Disiplin ve zorbalık
D

Haftalık yazılarım konusunda yorum ve eleştirileri gündelik olarak alıyor ve elimden geldiğince her birine tek tek ve özenle cevap yazmaya çalışıyorum.

Allah var, bugüne kadar terbiye sınırlarını aşan bir tek mail dahi almadım, okuyan ve yazan herkese tek tek teşekkür ederim.

Üç gün evvel Oğuz beyden (iznini almadığım için soyadını yazmıyorum) ‘170 bin lira maaş’ başlıklı yazım hakkında aldığım bir yorumda, özellikle “Disiplinin bu kadar yüceltildiği bir sistemin nelere yol açabildiğini okuyunca aklıma direkt sizin yazınız geldi” cümlesini okuyunca içim cız etti ve acaba başkaları da bu şekilde düşünebilir mi diyerek kendisine doğrudan cevap yazmaktansa mesajı hakkındaki düşüncelerimi bir yazı haline getirmeyi tercih ettim.

Oğuz bey genel olarak yazımdaki ‘sabah beşte güne başlamak’ ve ‘disiplin’ vurgularına itiraz ediyor ve “Burada insani bir düzen göremiyorum” diyordu.

O içimi cız ettiren cümleyi, Reyhan Ülker’in Kopenhag’ın ünlü restoranı Noma’daki suistimalleri anlattığı yazıya not olarak eklemişti.

Olayı yakından takip ediyordum zaten, yine de Reyhan hanımın yazısını dikkatle okudum ve yazı konuyu somut bir yere taşıdığı için fikirlerimi sizinle farklı katmanlarda paylaşmak istedim müsaadenizle.

Ama önden şunu söylemem lazım: Oğuz beyin yorumuna eklediği için yazıdan bu yana hikaye epey ilerledi ve yazmak istediklerim öncesinde olayların bugün geldiği yere kısaca değinmem gerek.

Yazının yayınlandığı gün, yani 7 Mart 2026’da, The New York Times’ta da gazeteci Julia Moskin’in bayağı kapsamlı bir araştırması çıktı.

Gazete 35 eski Noma çalışanıyla tek tek görüşmüş ve 2009 ile 2017 arasında Noma’nın kurucusu ve baş şefi René Redzepi’nin çalışanlarına yumruk attığını, mutfak aletleriyle dürttüğünü, duvara çarptığını ve insanların önünde aşağıladığını ortaya koymuş.

Zaten bu yazıdan birkaç gün sonra da (11 Mart) René Redzepi kurduğu ve yıllardır yönettiği Noma’nın başından istifa etti.

Redzepi istifasında, “Anlatılanların bütününe katılmıyorum, ama geçmişte çalıştığım insanlara zarar verdiğimi biliyorum” gibi bir şey dedi.

Yani adam da söylüyor zaten yaptığı şeyin disiplin olmadığını.

Aslına bakarsanız Redzepi bunu daha 2015’te Lucky Peach dergisine de söylemişti:

“Kariyerimin büyük kısmında bir zorba oldum, bağırdım, insanları ittim.”

Yani konu sadece bir restoranın bir günlük skandalı değil anlayacağınız, 10 yılı aşan ve sonunda da dünyanın önünde itiraf edilen uzun bir hikaye bu.

Şimdi gelelim Oğuz beyin mailine…

Reyhan hanımın Noma’da yaşadıkları ve anlattıkları korkunç.

Hiçbir mükemmel tabak, yemek ya da servis bunu meşrulaştırmaz, bunda tartışılacak bir durum dahi yok.

Ama bizim asıl konumuz bu değil.

Doğru anladıysam, Oğuz bey bir restoranın/şefin suistimallerini okudu ve sonra benim yazımı hatırladı ve “Demek ki disiplin yüceltilince böyle olur” diye düşündü.

İki konu arasında kurduğunu anladığım bağlantı bu.

İzninizle düşündüklerimi birkaç başlıkta sıralayayım.

Birincisi…

Tek bir korkunç örneği önümüze koyup, “Demek ki bütün disiplinli restoranlar, mutfaklar, okullar ya da işyerleri böyle” demek pek mantıklı bir çıkarım gibi gelmedi bana, bilmem herkes ne düşünür?

Mantık açısından söylüyorum bunu, savunma olarak değil.

Diyelim ki çok iyi bir hastanenin çok başarılı bir cerrahı, ameliyathanede asistanlarına bağırıp aşağılayan biri çıktı; biz bu olaydan yola çıkıp, “Demek ki cerrahi eğitim astlarını ezerek yetiştiriyor” der miyiz?

Ya da bir konservatuvarda bir hocanın öğrencisini sahne arkasında gözyaşına boğduğunu okuduk; “Demek ki müzik eğitimi insanı kıran bir disiplinmiş” diye düşünür müyüz?

Evet kötü örneği lanetleyelim ya da her ne yapacaksak yapalım ama diğer tarafta da yüzlerce, hatta binlerce iyi örnek var, onları çöpe mi atalım?

Hatta Oğuz bey gelsin ve bir gün misafirimiz olsun lütfen, MSA’nın Emirgan’da Sakıp Sabancı Müzesi içindeki restoranının disiplinine ve çalışma şekline bi’ tanıklık etsin, sonra bakalım bakalım aynı düşünceleri koruyacak mı kendisi?

Unutmamalıyız ki bu hikaye ne sadece Noma’ya ait, ne sadece bir restorana, ne sadece bir mesleğe. Aynı şey evde, okulda, sahada, sahnede, atölyede, ofiste, hatta orduda da olabilir ve oluyor da zaten; çünkü elimizdeki malzeme insan.

İkincisi…

Arada bir ağzımıza takılan bir söyleyiş vardır, “Disiplin var, disiplin var” diye. Yani disiplinin de türü var. İnsanı büyüten disiplin var, insanı kıran disiplin var. Kelime aynı ama içeriği bambaşka.

MSA’da sabah 9’da öğrenci sınıfta olur. Geç kalırsa derse alınmaz.

Fotoğraf: MSA

Tırnak kontrolü, üniforma kontrolü, ekipman kontrolü vardır. Ama bunların hiçbiri bağırarak, küçük düşürerek ya da korkutarak olmaz. Tam tersi, öğrenci arkadaşlarımızın önce kendisine sonra da mesleğine saygı duyması için böyledir bu. Disiplin onu korkutmak için değil, onu yüceltmek ve ileriye taşımak için vardır ve olmalıdır bir okulda.

Lütfen vaktiniz olursa bir de benim ‘Biz denedik sıra sizde’ başlıklı yazımı okuyun ve o yazımda nasıl muamele görüyormuş öğrencilerimiz, MESEM’li bir öğrencimizin kendi ağzından dinleyin.

Üstelik ben de büyürken ailemin, evimin ve sporumun (ve hatta iş hayatımın) bazı disiplin anlayışları vardı ama bunlar bana kendimi hiç kötü hissettirmediği gibi, seneler içinde hepsi bana ben olmayı öğreten değerleri kazandırdı.

Ha bir de tabii şu var: Reyhan hanımın anlattığı ve sonunda Redzepi’nin kendisinin de kabul ettiği o tablonun adı zaten disiplin değil, zorbalık.

Bu ikisini aynı sepete koymak ne disiplin kelimesine ne de Reyhan hanıma yapılan haksızlığa adaletli olur.

Üçüncüsü…

Hayatın bana öğrettiği şu ki hiçbir mükemmel iş disiplinsiz ortaya çıkmaz.

Tokyo’da bir suşi ustasının oğluna, balığa elini sürdürmeden önce 10 yıl boyunca yalnız pirinç ovdurması disiplinden gelir.

Cenevre’de bir saat ustasının dokuz ay boyunca tek bir saatin içine eğilip bir mikronluk kaymanın her şeyi bozacağını bilerek elini titretmemesi disiplinden gelir.

Bir matematikçinin yedi sene Princeton’daki odasından çıkmadan, kimseye haber vermeden, 358 yıldır kimsenin çözemediği bir teoremin peşinden gitmesi disiplinden gelir.

Bir astronotun Ay’a inerken yakıtı 25 saniyeye düşmüş halde paniklemeden manuel kontrole geçmesi disiplinden gelir.

Verdiğim dört örnek de veremediğim milyonlarca diğeri de aynı şeyi söyler:

Kendi alanında bir noktaya gelmiş herkesin altında uyumadan, üşümeden, sızlanmadan kurduğu bir disiplin vardır.

Bu disiplin onları küçültmemiş, aksine büyütmüştür.

Noma’nın hikayesi de zaten bir disiplin değil biraz evvel yazdığım gibi bir zorbalık hikayesi.

Bence bizim ülkenin (aslında çoğunluk insanoğlunun) disiplin meselesinde iki cephede de büyük yanlışı var:

Disiplini oluşturması beklenenlerde de problem var, disiplini içselleştirmesi beklenenlerde de.

Birinci gruptakiler disiplini zorbalıkla karıştıran insanlar, kurumlar, makamlar ya da rütbeler, ikinci gruptakiler ise kolaycılar.

Birinci gruptakilerin disiplinin insanları kırmadan, utandırmadan ve küçük düşürmeden ileri taşıyan bir şey olduğunu kavraması, ikinci gruptakilerin ise disiplinin onları boğan değil, aslında kurtaran bir şey olduğunu anlaması gerekiyor bence.

Nitekim 170 bin lira maaş başlıklı yazımdaki Hollanda’dan Nilay’ın, İstanbul’dan Durukan’ın, İngiltere’den Alper’in hayatını disiplin değiştirdi, disiplinsizlik değil.

Dördüncüsü…

Olup bitenler ile yazılanlar arasında kaçırılan bir husus daha var: Tutku.

En az disiplin kadar önemli bir yol arkadaşı tutku.

Disiplin tek başına ayakta duramaz aslında, altında mutlaka bir tutku olması gerekir; inanın bilerek ve hissederek yazıyorum.

Tutkusuz bir disiplin az zamanda çatlar, ama tutkulu bir disiplin yıllar geçtikçe daha da sağlamlaşır.

Hiçbir insan sevmediği bir şey için 10 yıl boyunca her sabah beşte kalkmaz, kalkamaz.

Beşincisi…

170 bin lira maaş başlıklı yazımı yazmamın sebebi parayı yüceltmek değil, bir algının değişimini ve bir becerinin değerini ortaya koymak ve eğer becerebilirsem ‘aranan bir kişi’ olmanın güzelliğini genç arkadaşlarıma hissettirebilmekti.

Altıncısı…

Farklı bir bakış acısını da sona saklamıştım.

Oğuz beye ve Noma’da olanlar hakkında Oğuz bey gibi düşünenlere Lynn Zhu adında profesyonel bir gurmenin ‘Before You Judge, Read the Whole Story‘ başlıklı yazısını da okumasını tavsiye ediyorum.

Zhu 2016’dan bu yana Noma’da tam 54 kere yemek yemiş, mutfağı içeriden tanımış ve yıllar içinde restoranın nasıl bir dönüşüm geçirdiğine bizzat tanıklık etmiş.

Yazısında, sosyal medyada paylaşılan o korkunç tablonun yanında, Redzepi’nin daha 2013’ten itibaren kendi geçmişiyle yüzleşmeye başladığını, terapiye gittiğini, mutfak kültürünü baştan kurmaya çalıştığını ve son yıllarda gerçekten bambaşka bir yerde olduğunu anlatıyor.

Söylediği şey aslında basit:

Hiçbir şey sosyal medyadan ve dışarıdan içerideki gerçekliğinde anlaşılamaz.

Yani konuya ilgi duyanların Zhu’nun yazısını da okumasını öneririm.

Velhasıl kelam, aslında pek farklı şeyler düşünmüyoruz Oğuz beyle.

Bence disiplin kelimesi son zamanlarda biraz hırpalandı.

Bir uçta zorbalıkla ve kibirle karıştıranlar oldu, öteki uçta ise kolaycılığa kılıf yapanlar.

Disiplin iyi bir şey ve bence disiplini her anlamda hak ettiği değerde tutmak gerekiyor.

Çünkü disiplin var, disiplin var ve birini diğerinden ayırt edebilmek bile başlı başına bir disiplin meselesi aslında.

Sevgiyle…

Yazı önerisi: Londra gastronomisini şekillendiren üç kadın, üç mekan