Irkçılık çoğu zaman yalnızca “farklı olana” tepki değildir; daha derinde, eşitlik talebine verilen bir tepkidir. Irkçılık, çoğu zaman yalnızca bir yabancı düşmanlığı değil, aynı zamanda eşitlik talebine karşı geliştirilen savunmacı bir tepkidir. Almanya’da özellikle 1980’li yıllarda fiilen kabul gören bazı siyasal ve toplumsal tutumlar, bunu açık biçimde gösteriyordu: işte, konutta ve toplumsal kabulde öncelik önce Almanlara, sonra Avrupa’dan gelenlere, ardından da Almanlarla kültürel ya da ekonomik bakımdan daha “yakın” görülen gruplara tanınıyordu.
Bu yakınlık çoğu zaman evrensel bir insanlık ölçütüne değil; zenginlik, teknolojik gelişmişlik, dinsel akrabalık ya da kültürel benzerlik gibi hiyerarşik kriterlere dayanıyordu. Bu nedenle örneğin bir Japon göçmen, ekonomik gelişmişlik ve “uyumluluk” varsayımı üzerinden bir Türk’ten daha kolay kabul görebiliyordu; Latin Amerika’dan gelenler ise kimi zaman dinsel yakınlık üzerinden daha “anlaşılır” sayılıyordu.
Burada söz konusu olan şey kültürel farkın kendisi değil, farkların hiyerarşik olarak düzenlenmesidir. Türklerin Almanca öğrenmesi, eğitim yoluyla yükselmesi ve kamusal alanda daha görünür hâle gelmesi de benzer biçimde ırkçı tepkileri azaltmamış, aksine birçok durumda artırmıştır. Çünkü sorun çoğu zaman yalnızca “yabancılık” değildir; asıl sorun, aşağıda konumlandırılan grubun yukarıya doğru hareket etmesi, yani eşitlik talep etmesidir.
Irkçılık, ötekine ancak kendisine ayrılmış sınırlar içinde kaldığı sürece tahammül eder. O kişi hizmet eder, uyum sağlar, minnet duyar, sessiz kalırsa “iyi yabancı” olabilir. Ama hak talep ettiğinde, eşitlik istediğinde, temsil istediğinde, söz söylediğinde çatışma başlar.
Bu dinamik Türkiye’de Kürtlere yönelik tutumlarda da açık biçimde görülür. Sünni Türklüğün belirlediği sembolik alan içinde kalan, sisteme itiraz etmeyen, Türkçe konuşan ve “vatanına milletine faydalı” olduğu düşünülen Kürt figürü daha kolay kabul görür. Buna karşılık Kürtlüğünü siyasal, kültürel ya da kolektif bir eşitlik talebiyle görünür kılan özne hızla tehdit olarak kodlanır.
Dolayısıyla ırkçılık yalnızca nefretten değil, aynı zamanda yerini kaybetme korkusundan beslenir.