Son haftalarda beni epey keyiflendiren bir dizi izliyorum: ‘Mira: Her şey yolundaymış gibi’.
Dijital platformların büyük büyük paralar harcayıp sonuç olarak televizyon dizilerinden bile kötü işler ürettiği bir dönemde bu dizi çiçek gibi iyi geliyor insana.

Eşinin onu bir anda terk edip boşamasıyla yolunu şaşıran, ne yapacağını bilemeyen bir kadının öyküsü. Çok tanıdık, sahici ve zaman zaman komik.
Hikayenin baş kahramanı Nehir Erdoğan’ın canlandırdığı Mira. Evliliğinden başka hayatıyla pek ilgilenmemiş, ne yapmak istediğine kafa yormamış bir kadın. Hayatını üzerine kurduğu erkek birden gidince yaşam temelinden sarsılıyor sarsılmasına ama bir kendini keşif yolculuğu da başlıyor.
Erdoğan’a en yakın arkadaşı Melis rolünde Nezaket Erden ve Polat rolünde Yiğit Özşener eşlik ediyor.

Diziye kısa anlarda dahil olan oyuncuları saymazsak senaryo bu üç karakter üzerinden ilerliyor. Mekan olarak üç dört yer kullanılıyor. Mira’nın derdi belli: Ayakta durmak. Polat ve Melis’se ona yardımcı olmak için elinden geleni yapıyor.
Gelelim seyirciyi bu kadar çeken sahici ve tanıdık o unsura. Bence bu bir kadın işi (sadece kadınlara hitap eden) değil ama kadınların daha çok seveceği bir iş.
Her kadın kendisi için saçma bir partner veya hiç değmeyen biri için gözyaşı dökmüştür. Mira da ayrılık acısıyla perişan oluyor. İşi, maaşı, parası, amacı yok; kendi de olamamış, bastırmış hep yaşamını. Sırasıyla kendini gerçekleştirmek için bütün bu sorunları aşmaya çalışıyor. Engeller çıkıyor. Ve önemlisi hepimiz kadar güçsüz, kırılgan ve naif. Çoğu şeyi de beceremiyor zaten, vazgeçiyor, bırakıyor. Ama bir şekilde tutunuyor da. Kadınlara özgü bir yaşama sevinci de var içinde çünkü.

Kadınlığı, arkadaşlığı ve aşkı da yeniden deneyimlediği bu minimal hikaye yer yer absürt ve komik de. Özellikle Melis ve Mira dostluğu insana keşke böyle birlikte büyüdüğüm, her halimde beni ayağa kaldıran bir dostum olsa dedirtiyor.
Nezaket Erden ve Yiğit Özşener hikayeyi oyunculuklarıyla doldurabildikleri kadar doldurmuşlar. İlk başta gözün alışmadığı bir oyuncu üçlüsü gibi dursa da ekibin kimyası tutmuş, zaten izlerken veya yeni bölümü beklerken de sizi kendine çeken de bu kimya.
Hikaye, en büyük gücünü gündelik hayattan ve sıradan detaylardan alıyor. Mira’nın dertleri, travmaları, korkuları, hatta Melis’in kendisini yaşamında yardımcı rolde hissetmesi bile o kadar ki tanıdık ki…
Sık sık bahsettiğim bu sahicilik diyaloglarda da kendini belli ediyor.

Melis: İlişki derin canlı bir şey sonuçta. O senin hayatından bağımsız kendi yaşamını oluşturur.
Mira: İlişki canlı bir şeyse o zaman ölebiliyor da.
Melis: Eee herhalde yani.
Mira: O zaman ölünce yas tutmak gerekiyor.
Melis: Sen kötü biri ölünce arkasından yas tutuyor musun?
Mira: Hayır.
Melis: O zaman kötü bir ilişki bitince de yas tutmana gerek yok.
Dizi hakkında yazılanlar veya konuştuğum insanların bana söyledikleri üzerinden diyebilirim ki, bu dizide çok fazla insan yok, çok olay da yok, senaryonun geçtiği mekanlarda çok eşya bile yok.
Dizinin yönetmeni ve senaristi Meltem Bozoflu adeta bir yufka açar veya kilim dokur gibi hikayeyi yavaş yavaş önünüze seriyor. Hikayenin telaşı yok. Mira’nın içine işlemiş bu özgüvensizliği yenmesi bir sezonu buluyor.
İnsan kaygısıyla, korkusuyla, zaaflarıyla ve sevinçleriyle insan. Dizi bana Ahmet Güntan’ın ‘becerememek sana iyi gelecek’ dizelerini anımsattı, ki dizide ‘becerememenin’ iyi geldiğine dair emareler var. Cehennemde cenneti arayanlara ufak bir soluklanma molası olarak bu diziyi öneriyorum. Bir kere de her şeyi bombok eden, hiçbir şeyi beceremeyen, bizim gibi her işinde kendini sabote eden bir kadının öyküsünü izleyelim.