Fail, erkek ataerkinin sağlıklı oğludur
F

Feministlerin sık sık bağırdığı bu slogan çoğu kişiye çok sert geliyor. Ancak artık bu buz gibi cümlenin anlamı üzerine oturup iyi bir düşünmemiz gerekiyor. 

Kabul edelim ki toplum şiddet olaylarına sadece ‘kadına şiddet’ perspektifinden baktığında/baktırıldığında artık canı o kadar da yanmıyor. ‘Mağduriyet’ adeta bir kadın özelliği, ‘kadın cinayetleri’ de bir kadın sorunuymuş gibi görülüyor/gösteriliyor. Hakkını arayan, eşitlik ve adalet için ses çıkaran, meydanlarda, adliye koridorlarında, sokaklarda bas bas bağıran kadınlar ise en iyi ihtimalle ‘bir avuç radikal feminist’, ‘başına talihsiz olaylar gelmiş olan kız çocukları’, ‘münferit olayların kurbanları’ olarak sunuluyor.

Toplumun her kesimi için bir tehdit

Biz feministler tüm bu erkek şiddetinin patriyarkal sistemin bel kemiği olduğunu söylediğimizde ‘erkek düşmanı’ olarak etiketlenip susturulmaya, öfkemiz nedeniyle -yine en iyi ihtimale- itibarsızlaştırılmaya çalışılıyoruz. Oysa birkaç gündür görüyoruz ki eşit, adil, güvenli yaşam hakkının derdine düşmüş her insanın kalbine düşen ateş aynı.

Patriyarkal düzenin yetiştirdiği, eline silah, beline kuvvet, arkasına kapı gibi güç, ne yaparsa yapsın herhangi bir bedel ödemeyeceğine dair garanti alan ‘erkekliğin’, kendisini dünyadaki canlı cansız her şeyin üstünde tutan zihniyeti, sadece kadınlar için değil toplumun her kesimi için bir tehdit. 

Çünkü ‘erkeklik’ bir güç dengesi üzerinden tanımlandığında ve en üstte konumlandığında altındaki herkes ama herkes otomatik olarak tehlikeye giriyor. Sadece ‘erkek’ olduğu için kendisine hak görülen kontrolsüzlüğün, öfkenin, gücün, serbestliğin, dokunulmazlığın, anlayışın, avantajın nerede kimin üzerine kullanılacağı da maalesef kestirilemiyor. Trafikte mi karşısınıza çıkar, işte mi, evde mi, parkta mı, yatakta mı, miras paylaşımında mı yoksa okulda mı bilemiyorsunuz. Her an bir erkek, erkekliğinin ona verdiği gücü üzerinizde kullanabilir.

Sorunun temel kaynağı

Peki ‘erkeklik’, ataerkinin kendisine doğuştan ve sorgusuzca verdiği böyle bir güçten vazgeçmek ister mi?

Ya da şöyle soralım: Sadece güç dengesi üzerinden tanımlandığınız ve bu tanım üzerinden değer gördüğünüz bir dünyada kim bundan vazgeçmek ister?

Tüm varlığını güçlünün zayıfı ezmesi üzerine kurmuş kapitalizmin büyük dişlisi patriyarkal sistemin devamlılığı bu yüzden elzem. Kapitalizm yaşamak için sağlıklı oğullarını korur ve canları azıcık sıkılmasın, kirpikleri yere düşmesin diye de elinden geleni yapar. Erkeklerin ağzına bir parmak çaldığı bal gibi tatlı bu sahte ‘erkeklik gücü’ sayesinde de gemisini yürütmeye devam eder. 

Ancak son dönemde kapitalizmin girdiği krizden, sağlıklı oğullarının nasiplenmemesi mümkün değil. Dişliler birbirinin işleyişini etkiler. Yakın zamanda ‘erkeklik krizi’ olarak olarak tanımlanan ve çıktısı ‘incel’ erkekler yani Türkçesi ‘istemsiz bekar’lar olan sorunumuzun temel kaynağı için de buraya bakmak gerekiyor. 

Kim bilir kaçıncı kere aynı döngü

Kapitalizmin takkesinin düşüp kelinin görünmeye başladığı, yaldızla kapladığı sömürüsünün altından çıkan tenekenin parladığı bu dönemde yaşanan kriz, erkekliğe kendiliğinden verilen gücü de zayıflatıyor. Çünkü kapitalizmin erkekliğin yanına hazırladığı dolu dolu hediye paketinde ciddi kesintiler var. 

Mesela kapitalizm, erkekliğe artık bir ev, bir gelecek satamıyor çünkü bu kaynak kıtlığında ona pahalıya patlıyor. E mülkiyet ve aile babalığı tehlikede… İşyerinde otomatik atanmış bir üst düzey pozisyon ya da garanti bir iş imkanı sunamıyor çünkü kadınlar da artık eğitimli ve çalışıyor. E patronluk, ekmek tehlikede…

Üstelik ‘patriyarkal’ düzene ayak uydurmayan kadınlar onunla iş birliği yapan erkeklerle üremek de istemiyor. E şanlı soy da tehlikeye girdi… Hayat eskisi gibi değil, fiziksel olarak bir araya gelip, güreşip, yarışıp, avlanıp güç gösterisi yapılacak alanlar da yok. E ‘adını hak etme’ ritüelleri de bitti. 

Önceki erkek nesillerine güç gani gani akarken, kendisine verilen bu dandik paket, kabul edelim ki her erkeği öfkelendirir. Ve böyle bir dünyada erkekliğin eline kalan tek güç ise bu öfkeyle beslenen şiddet oluyor.

Ve maalesef erkeklik bu öfkeyi ve şiddeti babası kapitalizme değil tabii ki elinden işini aldığını düşündüğü kadınlara, eksik, hatalı, zayıf, hasta gördüğü insanlara, güç gösterisi yapmakta hiç zorlanmayacağı kolay lokma bildiği çocuklara, kısaca kendinden aşağıda gördüğü herkese uyguluyor.  Üstelik şimdilerde bu şiddet sistem eliyle örgütleniyor. 

Kapitalizm ve aparatı patriyarkal sistem de düşen takkesini düzeltip bu şiddeti örgütleyip erkeklerin eline silah verip zihnini uyuşturup katliam yaptırıyor; toplumları kutuplaştırıp suçu birbirimize atmamızı sağlayacak medyasını harekete geçiriyor ve gözler kendisine dönmesin diye gerçeği bulanıklaştırıp işine bakıyor. Bu döngü kim bilir kaçıncı keredir sekmeden tekrar ve tekrar tamamlanıyor. 

Sorun erkek doğmak değil ‘erkek’ olmak

Kısaca esas düşmanın kim olduğunu anlamak konusunda kaybedecek bir dakikamız bile kalmadı. 

Ben bu yazıyı yazarken erkeklerin eşlerini ilaçla uyutup tecavüz ettikten sonra bu anları paylaştığı, birbirlerine yöntem anlattığı, ilaç dozu tavsiye ettiği bir sitenin ifşa haberleri düşmeye başladı. Bu siteyi bir ayda 65 milyon erkek ziyaret etmiş. Aciliyeti anlamamız için her günü bırakın artık neredeyse her saat başımıza bir iş geliyor.

Ancak gençliğimiz artık olmasa da inancımız tam. Bu inancı bu düzene şehit verdiğimiz herkese borçluyuz ve yılmadan, küsmeden anlatmaya devam edeceğiz. 

O yüzden ‘erkek şiddeti’ lafını duyar duymaz önyargıyla tıkadığınız kulaklarınızı lütfen artık açın ve bu şiddetin tek muhatabının kadınlar olduğu fikrini bir kenara bırakın. Erkek doğmak suç değil ve kimseyi suçlu yapmaz ancak sistemin dayattığı ‘erkekliği’ sorgulamamak ve bu erkekliğin yarattığı şiddete karşı gelmemek sizi suçun ortağı yapar. 

Biz feministlerin derdi hiçbir zaman sadece kız çocukları olmadı. Bu düzenin aklını çeldiği, geleceksiz, inançsız, umutsuz bırakıp eline silah vererek kurban ettiği, erkekliğini ispatla diyerek hayatını kararttığı erkek çocukları da derdimiz. Olay hiç bir zaman erkek nefreti olmadı. Öyle anlatılıyor. Çünkü bizim derdimiz sistemin ta kendisi ve sistem o yüzden bizi hiç sevmiyor ve sizin de sevmenizi istemiyor. 

Her canlının eşit şartlarda, adil ve güvenli bir dünyada yaşaması gerektiği fikrinde ve eyleminde acilen bir araya gelmek zorundayız.