Yapay zekâ, su istiyor, elektrik istiyor, arazi istiyor, soğutma istiyor, iletim hattı istiyor. Ve bütün bu altyapı büyürken kamuoyuna anlatılan hikâye hâlâ neredeyse bütünüyle soyut bir ilerleme hikâyesi. Teknoloji şirketleri geleceği satıyor; ama o geleceğin belediye suyu, yerel şebeke ve bölgesel kaynak baskısı gibi son derece dünyevi maliyetleri çoğu zaman dipte kalıyor
İşin elektrik tarafı daha da çarpıcı. Uluslararası Enerji Ajansı’na göre veri merkezleri 2024’te dünya elektriğinin yaklaşık yüzde 1,5’ine denk gelen 415 TWh tüketti. Aynı kurumun baz senaryosunda bu tüketimin 2030’da yaklaşık 945 TWh’ye çıkması, yani kabaca ikiye katlanması bekleniyor. Başka bir deyişle, yapay zekâ yalnızca dijital kapasite istemiyor; devasa bir enerji rejimi talep ediyor.
Savunma hazır: verimlilik artıyor, yenilik geliyor, telafi mekanizmaları kuruluyor. Fakat asıl soruyu bu savunma geçersiz kılamıyor: Toplam sistem büyümeye devam ederken, iyileşme dilinin mutlak çevresel yükü gerçekten düşürüp düşürmediğini kim net biçimde gösterecek? Yapay zekâ insanlığa hizmet eden bir ilerleme diliyle anlatılıyor, ama doğayı çoğu zaman sadece lojistik bir girdi gibi görüyor. Bu yüzden yapay zekâ meselesini artık yalnızca teknoloji başlığı altında okumak yetersiz.