Ekonomik belirsizlik daha erken yaşta hissediliyor. Aileler daha fazla çalışmak zorunda, birlikte geçirilen zaman azalıyor. Büyük şehirlerde yaşayan gençler kalabalık içinde daha yalnız. Evde ebeveynin zihni işte, okulda öğretmenin gözü sınıfta, dışarıda herkes kendi telaşında. Genç ise kendini anlatacak, duyuracak, tutunacak bir yer arıyor. Tam burada sosyal medya devreye giriyor.
Bir gruba dahil olmak kolay, bir kimlik edinmek kolay, bir taraf olmak kolay. Ama bu aidiyet çoğu zaman karşıtlık üzerinden kuruluyor. “Biz” ve “onlar.” Bu konumlanma, çoğu zaman güçlü bir duygusal heyecan da üretiyor. Birlik hissi, görünürlük, adrenalin, risk ve meydan okuma aynı anda çalışıyor. Özellikle şehir hayatının içinde kendini geri planda hisseden gençler için bu tür dijital gruplar, gerçek dünyada elde edemedikleri görünürlüğü sağlıyor gibi görünüyor.
Bu yüzden tartışma yalnızca sosyal medyanın sınırları değil. Tartışılan şey, gençlerin kendilerini nerede ve nasıl var ettikleri. Bu nedenle sosyal medyayı yasaklamak ya da sınırlamak, ilk refleks olarak anlamlı görünebilir ama tek başına çözüm değil. Çünkü sorun yalnızca platform değil; platformun bulduğu zemin. Gençler kendilerini ifade edecek, ait hissedebilecekleri başka alanlar bulamıyorsa, o alanı dijital dünyada kuruyor. Bu alan kurulduğunda da, şiddet o alanın içine sızabiliyor. O yüzden asıl soru şu: Gençler neden kendilerini göstermek için bu yolu seçiyor?