Davos ve 'öfke'
D

Göksun Yazıcı
Göksun Yazıcı
ODTÜ Ekonomi mezunu. Yüksek lisansını kültürel çalışmalar (Bilgi) ve antropolojide (Columbia) tamamladı. Antropoloji doktora öğrencisi (California, Davis).

Tarihçi Eric Hobsbawm, 1960’larda Büyük Britanya Komünist Partisi’nde dilden dile dolaşan bir espriden söz eder: “Sosyalizm diye bir şey var, çünkü kendine sosyalist diyen insanlar var. Kapitalizm diye bir şey yok çünkü kimse kendisine kapitalist demiyor.”

Bu espri, bir yandan, bir düşünce olarak sosyalizmin ancak insan aktörlerle hayat kazanacağını söylerken, diğer yandan kapitalizmin insan aktörleri saklayan sistematik özelliğini vurguluyor. Aynı zamanda, örgütlü sosyalist hareketler karşısında ‘insan’ kapitalistlerin gizlendiğini dile getiriyor. Kapitalistler sanki tepkiden korktuğu için, ‘Kimse bizi görmezse kimse bize karşı çıkmaz‘ gibi bir temenni içinde.

Davos’ta kapitalist elitler uzun zamandır toplanıyor. Kapitalizm, şiddeti bir yandan görünmezleştiren, kendi kendine işleyen uçsuz bucaksız bir sistem olarak işlese de Davos’ta kendisine kapitalist demekle kalmayıp çok büyük kapitalist olan beyaz Batılı erkekler boy gösteriyor. Demek ki kapitalizm diye bir şey var!

Çatlak sesler

19- 23 Ocak’ta Davos’ta toplanan Dünya Ekonomik Forumu’nda ‘çatlak’ sesler vardı. BlackRock küresel yatırım firması CEO’su Larry Fink, Berlin Duvarı yıkıldığından beri tarihin en büyük serveti yaratıldı ama bu para, toplumsal barışı bozacak kadar küçük bir azınlığın cebine girdi. Bu kadar adaletsiz bir dağılımı hiçbir toplum uzun süre kaldıramaz, sonunda sistem çatırdar” dedi.

Fink’e göre ‘sürdürülemez uçurum‘ olarak nitelediği bu durumu düzeltmenin tek yolu ise ‘halkı büyümenin sadece kurbanı veya seyircisi olmaktan çıkarıp bu yeni zenginliğe ortak etmek‘. Aksi takdirde, diye uyardı Fink, “Adaletsizliğin yarattığı öfke tüm dünyayı sarsacak”.

1960’lardaki parti üyeleri 2026’da bir kapitalistin, kapitalizmin sürdürülemez olduğunu haykıracağını öğrenselerdi ne düşünürlerdi? CEO’nun ‘sürdürülemez’ tespitine katılırlardı ama bunu kendilerinden birinin değil de bir kapitalistin söylemesine belki de şaşırırlardı.

Aslında belki de şaşırmazlardı bile, çünkü kapitalizm içinde kazancı yeniden bölüştüren ‘restoratif’ eğilimler her zaman olmuştu. 1929 Büyük Buhranı ardından Keynes, kamu harcamalarıyla işçi sınıfına refah sağlayarak kurtarmıştı kapitalizmi. Bunu bilen partililer Fink’in sözlerini ‘restorasyon’ çağrısı olarak okurlardı sanırım; kapitalizme dokunmadan kapitalizmi kurtarmak.

Küresel düzen

Dünya Ekonomik Forumu’ndaki çatlak sesler Fink’le sınırlı kalmadı. Küresel entegrasyonun artık işlemediğini vurgulayan Kanada Başbakanı Mark Carney, “Bir geçiş döneminde değiliz, bir kopuşun tam ortasındayız” dedi. Aşırı küresel entegrasyonun ülkeler üzerinde baskı yarattığını söyleyen Carney, gümrük vergileri ve finansal altyapının bizzat baskı aracı olarak kullanıldığını ekledi. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan ABD liderliğindeki dünyanın vaat ettiği herşeyin yok olduğunu anlattı diğer yandan.

İşler yolunda

Davos’ta çatlak sesler elbette azınlıktaydı. ABD Başkanı Trump’ın Grönland sevdası etrafında süren bir gürültü vardı ama bu aslında Avrupa – ABD ilişkilerinin tamamen değişmesi demek. Bu gürültünün arasında duymamız gereken çok önemli birkaç nokta daha var. 

Aslında işler çok yolunda gidiyor, birileri için. Bu sadece Trump’un propagandası değil. ABD borsasında geçen sene gelmiş geçmiş en yüksek 52 rekorun kırıldığını yani finans kapitalin kazancının arttığı dile getirildi. Aynı zamanda, ‘hane halkı’nın refahının 9 trilyon dolar arttığı da açıklandı. Bu ‘hane halkı’ ilginç bir terimdir, sanki bütün haneleri temsil ediyormuş gibi görünse de aslında kazancın sadece birkaç ‘hane’ye girdiğini gizler. Trump ailesinin geçen sene yatırımlardan 1.4 milyar dolar kazandığı düşünülürse hangi hane halkından söz ettiğimiz anlaşılabilir.

Ama bence Davos’un en önemli ve geleceği belirleyen mesajı, Trump’un büyük sermayeyi ABD’de yatırım yapmaya çağırmasıydı. Bunu iç siyasette uzun zamandır yapıyor aslında, seçim vaatlerinden biriydi. Sermaye ABD’ye dönecek ve küreselleşmeyle kaybedilen işler geri gelecek. Sermaye dönse bile işlerin büyük bir kısmının dönmeyeceği açık oysa. Hem teknoloji çok ilerledi ve emeğe ihtiyaç azaldı,  hem de Amerikan vatandaşlarının emeği ‘Üçüncü Dünya’ ülkelerine göre hala pahalı geliyor küresel sermayeye.

Trump’un Davos’taki “ABD’ye yatırım yapın” çağrısı, iç siyasetteki ‘Size iş gelecek’ propogandasından farklı. ‘Üçüncü Dünya’ ülkeleri ‘yabancı sermaye’yi nasıl davet ediyorsa Trump da küresel sermayeyi ABD’ye öyle davet ediyor. Bizde ‘yabancı sermaye’ gelsin diye  ücretler düşürülür, işçi örgütlenmeleri dağıtılır, doğa ve emek sonuna kadar küresel sömürüye açılır ya, işte böyle sömürü koşullarının varolacağını müjdeleyerek çağırıyor uluslararası sermayeyi ABD’ye.

De-regülasyon, yani varolan standartların bozulacağını vaat ederek yapılan bir davet bu. Trump kendi yoksullarını küresel sermayenin sömürüsüne açarak pazarlıyor. ABD emek pazarının küresel sermayeye açılımı, ABD’nin kendi içinde ABD yoksulluğu ötesinde ‘Üçüncü Dünya ülkesi’ yoksulluğuna sebep olacak.

Sağlık ve emeklilik sistemi tamamıyla özelleştirilmiş, reel ücretlerin 1947’den beri pek de artmadığı ABD’de yerleşik sermaye kendi yoksullarını yeterince sömürmüyor muydu, diye sorulabilir. Evet sömürüyordu, ama küresel sermaye herhangi bir yerleşik sermayeden çok farklı. Bu sermaye asla kaynakların ‘yeniden üretim’i için alan ve kaynak bırakmıyor. Doğa ve işçi sonuna kadar sömürülüyor. Tabiri caizse, ‘dibini sıyırıyor’ içine girdiği alanın.

ABD emek ücretleri ülkedeki yerleşik sermaye için düşük olsa da küresel sermaye için hala pahalı ve haklara sahip bir emek, fakat Trump bu pazarlıkta uygun birşeyler düşünecektir.

Trump’un ABD’yi küresel sermayeye ‘Üçüncü Dünya’ ülkesi gibi pazarlamasının ilk örneğini Kasım 2025’teki açık deniz sondajı teklifinde görmüştük. Bu teklife göre, Kaliforniya, Alaska ve Florida açıklarındaki 1.3 milyar acrelik okyanus alanı küresel petrol şirketlerine beş seneliğine kiralanacaktı.

Açık deniz sondajı okyanuslarda büyük kirlilik yaratıyor ve doğayı öldürüyor. Şimdiye kadar ABD ve Kanada gibi ülkeler bu sondajı kendi ülkelerinden uzakta ‘Üçüncü Dünya’ ülkelerinin kaynaklarını kirleterek yapmışlardı, ama şimdi Trump sömürgeci küresel sermayeyi ‘ev’e davet ediyor. Bu, şimdiye kadarki ‘evi’ koruyan, yabancı toprakları sömüren sömürgeci anlayışın tam tersi. Teklif şimdilik reddedildi ama niyet hala orada.

‘Adaletsizliğin yarattığı öfke’

Davos… Fotoğraf: AA

BlackRock CEO’su Larry Fink refah dağılımındaki sürüdürülemez uçurumun yarattığı adaletsizliğin ürünü öfkeden korkuyla söz ediyordu, çünkü bu öfkenin eşitsiz düzeni yıkabilecek bir potansiyele sahip olduğunu görüyordu. Fakat her sömürü makinesine eşlik eden propaganda makinesi bu öfkeyi başka yerlere kanalize ediyor. Bu makine adaleti sağlayabilecek öfkeyi zehirleyerek yönetici sınıfa yönelmemesini sağlıyor, oyuncak bir düşman sunuyor. Örneğin, 1930’larda Yahudiler Almanya’nın tüm dertlerinin sorumlusu düşman olarak sunulmuştu.

Trump kendine oy veren yoksullara ekonomik olarak bir şey vermeyeceği için onlara sadece ırkçı ve cinsiyetçi üstünlük hediye ediyor. Eşitsiz refah dağılımının öfkesini, ABD’ye gelip ‘işleri çalan’ göçmenler hedefine akıtıyor. Yaşlanan nüfus ve bakım emeğinin kamu kaynaklarıyla karşılanamaması Trump’un kadının aile içindeki emeğine el koyan cinsiyetçi politikalarının ateşi oluyor.

‘Düzensiz’ göçmenler kadar kadınların da ‘düzenlenmesi’ni dayatan söylemlerle ırkçılık ve cinsiyetçilikten başka sermayesi kalmamış kesimleri kendi arkasına alıyor. Bu kitlenin ‘düzensiz’liğe karşı oldukları duygusu, kaos içindeki hayatlarına ‘düzen’ duygusu getiriyor.

ICE sadece göçmenlere yönelik bir ‘görev gücü’ değil, aynı zamanda ‘karşı taraf’ı nasıl hırpaladığını sergileyen, hatta onları sokak ortasında öldüren büyük bir gösteri. Başkalarının hırpalanmasından zevk alan hınçlı beyazların ‘yüreklerinin yağları eriyor’. Trump’un yoksulları bu gösteriyi iştahla izliyor.

Böylece adaletsizliğin yarattığı öfke, adaletsizliği besleyen öfkeye dönüşüyor!