'Eğitimli' bir feminizm tartışması
'

Mustafa Alp Dağıstanlı
Mustafa Alp Dağıstanlı
Gazeteci. Kitapları: 5Ne1Kim? - Gazeteciliğin Mutfağından Sansür - Otosansür Hikayeleri, Bildiğin Gibi Değil - Osmanlı, Anekdotlar: Edebiyat Tarihimizden Anılar, Tanıklıklar

Arhavi’nin güzel meyhanesi Taraça’da kafa çekiyoruz, yandaki masada heyecanlı bir tartışma alevlendi, başını kaçırmışız: Feminizm.

Masada dört kadın, altı erkek var. Herhalde 40’larında insanlar; belki bir ikisi 30’larında… Saat gecenin 11’i.

Fotoğraf: Pexels

Tartışmanın körüğü, birasını tatlı dille ısmarlayan, konu kadın meselesine geldi mi duruma göre ısıran biri, masanın gençlerinden bir kadın. “Aynı işleri yapıyoruz da aynı parayı niye almıyoruz?” sorusunu tekrarlıyor.

Kulağımız kem kümlerle doldu.

“Söylesenize” diye yüklendi kadın. “Feminizm işte bunu istiyor örneğin. Eşitlik istiyor.”

Nerden düşmüşlerse yılın bu saatinde Taraça’ya, iki de akademisyen var masada, biri daha kıdemli. “Hocam hocam” deyip duruyorlar bu ikisine.

Kıdemli olan, kendisine gösterilen saygıyı ve sevgiyi hak eden bir yumuşaklıkla söze girdi:

“Ben kadın olsam…”

Birkaç kişinin sesi birbirine karıştı, gülüşler bunlara katıldı: “Hocam, olsam ne demek, olmuşuz işte, kadınız biz, oradan konuşuyoruz, kadın olarak yani…”

“Ben kadın olsam” diye cümlesini baştan alıyor hoca, “Ben kadın olsam, siyasetteki, istihdamdaki falan kadın kotalarını kendime, kadınlığıma hakaret sayardım. Ne yani, erkeklerle eşit olamayacak mıyım, onlarla rekabet edemeyecek miyim de böyle bir yapay destek sağlıyorsunuz? Eşit rekabet ortamı var…”

‘Körük’ kadın köpürdü: “Ne eşitliği hocam, hiçbir şeyde eşit ortam yok ki…”

Erkeklerden biri “O kotalara ‘pozitif ayrımcılık‘ diyorlar. Herşey erkeklere göre ayarlandığı için…” diye açıklamaya girişmişti, lafını tamamlayamadı, ama diyeceği de anlaşılmıştı.

Masanın gediklisi gibi oturan adam rakısından derin bir yudum alıp arkasına yaslanırken vurdumduymaz bir edayla açtı ağzını: “İyi bir ortam, güzel şartlar, olması gereken durum neden hep rekabet, rekabet ortamı oluyor. Rekabet hiçbir zaman eşit olmadı, olmaz da. İşbirliği diye bir şey var, ordan yürüyelim.”

Başka bir kadın lafını masanın ortasına sapladı: “Ne eşitliği! Canımız güvende değil. Hergün kadınlar dövülüyor, öldürülüyor, öldürülüyor.”

‘Körük’ kadın masaya saplanan bu lafı çekip hocaya fırlattı: “Hocam, senin de kızın var, büyüyünce, hatta şimdi bile işte böyle bir tehlikeli ortamda yaşıyor. Razı mısın yani buna? Değişmesin mi bu durum?”

“Razı olur muyum?” diye karşıladı hoca, “Çocuklarımızı korumalıyız.”

Kadın yine körükledi: “Hocam, feminist olmanız gerekir bu durumda…”

Hoca: “Hayır, değilim tabii, niye feminist olmak gereksin ki?”

Sessiz sakin oturan bal gözlü adam, onun da küçük kızı varmış, “Ben zaten feministim” diye mırıldandı.

Daha genç olan akademisyen, nezaketle ve hürmetle, “Hocam, kişisel bir mesele değil bu, toplumsal cinsiyet diye bir şey var” dedi.

Kadınlardan biri destek verdi, “Zaten sorun bu, toplumsal roller, yüzyıllarca altında yaşadığımız eril, erkek koşulların, koşullanmaların kadına ve erkeğe biçtiği roller.”

Hocanın yanında oturan adam “Feminizm çözmez sorunları, bütün sorunları çözemez” diyecek oldu, ‘Körük’ lafını kesince küstü: “Tamam, ben daha konuşmuyorum.”

Dışardan bakınca manzara daha net görünüyordu, ‘feminizm’ kelimesi erkeklerin dördünün takozdan atmasına yetmişti. Yani ne bileyim, belki kadınların söylediklerinin bazılarını kabul edebilirlerdi, ama ‘feminizm’i duyunca…

Masanın en şen şakrak kişisi olan adam sanki biraz da eğlencesine, sanki ateşi yelleme şevkiyle kışkırtıcı şaklabanlıklar yapıyordu. Ama ciddi olmayı da biliyordu, “Kadınlara davranış, kadınlara ve erkeklere ayrılmış roller kültürel bir şey.”

“Evet, tabii…” diyordu kadınlar, “…kültürel. İşte o kültürün değişmesi lazım.”

Şenşakrak: “Kültürel işte, feminizm de öyle. Gerçekten var mı gerek feminizme?”

“Kültürel dediğin şey değişmez bir şey değil ki” diye açıklamaya çalışıyordu kadınlar. “Töre de kültürel bir şey, töre cinayetleri de. Her kültürel şey iyidir diye bir şey mi var? Düpedüz kötü, zehirli bir kültür bu erkeklik kültürü.”

Şenşakrak: “Yarın eczaneden panzehir alacağım, tamam.”

Sessiz duran kadın onu hafiften silkeledi: “Senin eşini neden tanımıyoruz, seni tanıyoruz, burada kaç kez karşılaşmışızdır, eşini niye tanımıyoruz? Neden eşinle gelmiyorsun hiç?”

Adam bildik şeyleri sıraladı işte: çocuk var, yarın okula gidecek, yemeğini yedirmeli, derslerine bakmalı, yatırmalı, sabah kalkıp kahvaltısını vermeli, giydirmeli…

“Onları biliyoruz” diye çıkıştı kadın, “Bilmediğimiz, senin bu işleri neden hiç yapmadığın, çocuğunla neden hiç ilgilenmediğin?”

“İlgilenmez olur muyum?”

“O zaman daha çok ilgilen de eşin de eğlensin biraz senin gibi, haftada bir de eşin gelsin de onunla beraber içelim…”

Derin rakı içen adam heyecanlandı: “Evet kardeşim, karılarınızla beraber eğlensenize. Arhavi artık öğrensin şunu. Kadınların eğlendiği bir kent olmalı Arhavi, o zaman güzelleşir de. Erkekler bu çirkin kenti yaptı işte. Kadın eli değmeli.”

Kadınlardan biri hedefi büyüttü: “Çirkinlikleri alaşağı etmek için o zehirli erkekliği alaşağı etmeli.”

Şenşakrak yine yelpazeledi: “Hepimiz feminist olmazsak olmaz yani… Öbürleri olunca ben arada kaynarım, ben olmasam?”

Rakıcı: “Olun kardeşim, olun, rahatlarsınız, herkes rahatlar.”

Küskün dayanamadı: “Benim feminizme ihtiyacım yok.”

Saatlerdir içiliyordu tabii, masaya biralar gelip gidiyor, rakılar gelip gidiyor, viskiler, kokteyller gelip gidiyordu.

“Yok benim feminizme ihtiyacım. Ahlak yeter. İyi ahlaklı olmak yeter. Ahlaklı biriyim ben, yapmam kötü şeyler kadınlara, kimseye yapmam.”

Hocalardan genç olanı açıklamaya girişti: “Neyin ahlakı, kimin ahlakı, kime göre ahlaklı? Mutlak bir ahlak mı var? Sadece kadınların konumu, ilişkileri bakımından ele alırsak, mesela Japonya’daki ahlakla Türkiye’deki ahlak hiç benzemez birbirine.”

İki kadın laflarını birbirine örerek veryansın etti: “Saçmalık! Ahlak hiçbir şeyi çözemez. Herkesin aynı ahlakta olmasını bekleyemezsin, ahlakçılığa varır bu, büyük baskıya çıkar bu yol her bakımdan. Hem zaten demin de dediğimiz gibi, kişisel bir mesele değil bu, toplumsal cinsiyet meselesi.”

Eğitimli bir masaydı bu, güngörmüş insanlar, hepsi solcu, en gerici siyasi görüşü herhalde CHP olan bir topluluk.

Çıkarlarken iki kadın durumu değerlendiriyordu: “Konumlarını, ayrıcalıklarını kaybetmekten korkuyorlar, onun için feminizmden şeytan görmüş gibi korkuyorlar.”

Biri şöyle dedi: ‘Ya çocuklarımızla daha çok ilgilenmek zorunda kalırsak’ diye endişelenmiyorlardır umarım.”

Öbürü şöyle tamamladı: ‘Ya karılarımız da sokağa çıkıp bizim gibi eğlenmek isterse, eğlenirse’ diye de korkmuyorlardır sanırım.”