Yapay zeka karşısında aslında neye ihtiyacımız var?
Y

Mustafa Alp Dağıstanlı
Mustafa Alp Dağıstanlı
Gazeteci. Kitapları: 5Ne1Kim? - Gazeteciliğin Mutfağından Sansür - Otosansür Hikayeleri, Bildiğin Gibi Değil - Osmanlı, Anekdotlar: Edebiyat Tarihimizden Anılar, Tanıklıklar

Meğer herkes Pamuk Prenses’in üvey annesindeki sihirli aynanın peşindeymiş: “Ayna ayna, söyle bana, geldi mi benden güzeli cihana?”

Bulmuşlar!

Yapay zeka. Üstelik kraliçeninkinden daha sadık, gönlü daha hoş tutucu. Kraliçenin sihirli aynası ağzından kaçırıyor çünkü: “Güzelsin ama senden güzel Pamuk Prenses var artık.”

Fotoğraf: Canva

Geçende okuduğum bir yazıdan öğrendiğime göre, yapay zeka, etkileşime girdiğinizde ve bir görüşünüzü paylaştığınızda, “Beni eleştir” diye yönlendirmezseniz, ne derseniz sizi destekliyormuş.

Zaten ‘dalkavuk’ deniyormuş bunlara. Yazıyı yazan Ozancan Özdemir “Kanıtlanmış bir gerçek” diyor dalkavukluk için. (Bu yazıya dikkatimi çeken Prof. Ümit Şenesen’e çok teşekkür.) Stanford Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı 11 farklı yapay zeka modelini (GPT-4o, GPT-5, Claude, Gemini, Llama, DeepSeek…) test etmiş.

Şöyle yapmışlar: Reddit’in “Ben mi hatalıyım?” (Am I in the wrong here?) topluluğundan 2 bin vakayı almışlar, binlerce insanın oyuyla “Sen hatalısın” sonucu çıkan 2 bin vakayı. Sonra da bu vakaları yapay zekaya sormuşlar.

Sonuç: Yapay zeka modelleri insanlara oranla kullanıcıların eylemlerini yüzde 50 daha fazla onaylıyor. Bunda şaşılacak bir şey yokmuş, yapay zeka kullanıcıyı/insanı memnun etmeye ayarlıymış. E insan denen mahluku da tanıyoruz, o da okşanmaya, pohpohlanmaya bayılır. İğrendiğim deyişle ‘kazan-kazan‘ durumu. (“Bencillik en büyük bereket onlara.” – OR.)

Araştırmacıların bulgularından biri de şu: Katılımcıların hayatlarından gerçek bir kişilerarası çatışmayı tartıştıkları canlı etkileşim çalışmasının da dahil olduğu iki deney yapmışlar. Görmüşler ki, bu dalkavuk yapay zeka modelleriyle etkileşim, katılımcıların kişilerarası çatışmayı onarmak için harekete geçme isteğini önemli ölçüde azaltıyor, dahası, haklı olduklarına inançlarını arttırıyor. Yani kendini sorgulama, karşı tarafı anlamaya çalışma ya da tartma hak getire.

Zaten muzdarip olduğumuz sorunlardan biriydi bu, şimdi yapay zeka şişik özgüvenli, şımarık, düşüncesiz, erdem yoksunu, zeka düşkünü ve zekasız bir kalabalığı büyüterek azdıracak. Yakın gelecek berbat görünüyor ama zekadan ümit kesilmez, bizim zekamız da armut toplamayacaktır.

Eleştirel akıl daha da nadide hale gelecek.

Şu da var. Öğrendiğime göre, eleştiri istediğinizde dozunu da ayarlayabiliyormuşsunuz. Harika! Böylece, benim gibi yıkıcı, itibar suikastını elden bırakmayan, insanı üzen, hoyrat eleştiriler yazıp söyleyenlerden kurtulup ‘yapıcı eleştiri’ye kavuşacaktır gazetecilerimiz, yazıcılarımız.

Denedim de bunu. Yapay zekayla henüz ilişki kuramadığım için (utangaç biriyim ben, zamana ihtiyacım var) Nazlı’ya söyledim, benim eleştirip edit ettiğim bir haberi yapay zekaya sordu, “Eleştir bakalım” deyip. Söyledikleri içinde doğrular vardı tabii, ama yanlışlar ve eksikler de vardı, pek zeki bulmadım ben yapay zekayı, bilgili bile bulmadım.

Pohpohlanma ve eleştiri konusunda kulağıma ilk küpeyi babam takmıştı, “Övgülere kapılma, kulak asma, eleştirilere, yergilere kulak kesil” demişti. Üniversiteye başladığım zamanlardı. Az sonra benzer bir uyarıyı Shakespeare’de okumuştum. Nerede nasıl söylüyordu hatırlamıyorum şimdi de şunu diyordu mealen: Övgüyle çelersin insanın aklını, akıldan ve yoldan övgüyle çıkarırsın onu…

Yazı konusunda şöyle bir şansım oldu: Arasıra bir şey yazdığımda babama okuturdum. ‘Acımasızca’ eleştirirdi, kağıt bu ‘acımasızlığın’ işaretleriyle dolardı. Mantık hataları, kurgu kusurları, tutarsızlıklar, kötü deyişler… Böyle böyle aşılandım; bu ‘acımasızlıklar’ı yapan, beni çok seven biriydi, beni üzmek için demiyordu bunları, bir ardniyeti olamazdı. (Ardniyet aradığım yoktu zaten, şimdi eleştiri ardında başka bir niyet, bir kötülük arıyorlar ya, ondan diyorum.) Babam öldükten sonra da kardeşim Burak’a okuturdum, o daha da ‘acımasızdı’.

Aman da ne güzel yazıyorum, demek istemiyorum, yazıya gelen eleştiriyi saygıyla, neşeyle, iştahla karşılamayı öğrendiğimi anlatmak istiyorum. Eleştirilere kızmam, kızarsam kendime kızarım nasıl düşünemedim, bu salaklığı nasıl yaptım diye, içim içimi yer.

Eleştirilere köpürenlere çok rastladım tabii, bir örneği burada yayınlamıştım hatta. Tabii bana yazısını okutanlardan da kızanlar oldu eleştirilerime, çok sevdiğim yakınlarım da dahil. Eleştiriden zevk almak da öğrenilecek bir şey, belki ilk öğrenilmesi gereken şeylerden hatta. Zaten öğrenmenin yoludur eleştiri.

Bir de şunu öğrendim: Eleştiri sahibiyle çekişmek bir yere varmaz. Ne düşünüyorsa söylemiş işte, sizin gibi düşünmediği ortada. Onu ikna etmeye çalışmak saçma. Yazdığınızı yeniden düşündürtmesi yeter size, hak veriyorsanız alırsınız, hak verdiğiniz kadarını alırsınız, gerisini bırakırsınız, belki sonraki yazılarınız için bir uyarı değeri taşır, saklarsınız.

Benim anladığım, bizim yapay zekaya değil, Oktay Rifat’ta olan bir şeye ihtiyacımız var asıl. Memet Fuat şöyle diyor onun için: “Şairliği şaşmaz bir öznel eleştiri gücüyle donanımlıydı.” Yapay zekayı kullanırken de ihtiyacımız var buna.

Yukarda andığım çalışmaların sonuçlarıyla hadi şu şiiri karşılaştıralım, zekamıza bereket:

Vazife

Rengi üzümden kara

Beli iğneden ince

Bu yükle çıkılır mı

Yokuşlardan karınca

Nedir bu dünya hali

Nedir bu bozuk düzen

Dün çıktı yumurtadan

Bugün sevdalı kumru

Kaşla göz arasında

Şahin kapar kırlangıcı

Ceylan kanına girer

Su başında canavar

Bütün yük benim üstümde

Düşünmek lazım hepsini ayrı ayrı

Dünyasından habersiz

Dünyaya gelen yavru

Güneşin şarktan doğmasını sağlamalı

Şaşırmaya gelmez

Sonra bana düşer tasası

Çocuğu soksa arı

Ayağı kanasa tilkinin

Bir hal olsa kuzuya

Oktay şu kurdun kuşun

Sana lazım mı derdi