Kontrol çoğu zaman güçle karıştırılır. Kendini tutabilen, duygularını taşırmayan, hayatını rayında götüren insan ‘sağlam’ sayılır. İç disiplin, ruhsal olgunluğun doğal bir kanıtı gibi sunulur. Oysa kontrol, pek çok durumda olgunluk değil; ruhsal dağılmayı geciktirme çabasıdır.
Zihin, tahammül edemediği belirsizliğe karşı dünyayı hizaya sokar. İçeride bir çatlak varsa, dışarıda bir düzen kurulur: Duvar boyanır, eşya yer değiştirir, ışık ayarlanır; sanki düzen, içerideki sarsıntının sesini bastırabilirmiş gibi.
Bu düzen ilk bakışta sakinlik hissi verir. Her şey yerli yerindedir; ihtimaller daraltılmış gibidir. Ama bu sakinlik dinlenmiş bir hâl değildir. Daha çok hiç susmayan bir alarmın zamanla arka plana düşmesine benzer: Ses hâlâ oradadır, yalnızca duyulmaz olur.
Kontrol eden zihin rahat değildir; tetiktedir. Çünkü kontrol huzur üretmez; yalnızca dağılmayı erteler.
Burada mesele planlı olmak değildir. Mesele, planın hangi ihtiyacı tutmak için kurulduğudur. Kontrol, davranıştan önce gelen bir niyettir: belirsizliğin açabileceği iç boşluğu kapatma niyeti. Ve bu niyet o gün doğmaz; kökleri, dünyayla ilk temas edilen o kelimesiz döneme kadar iner. Kontrolü anlamak istiyorsak, onu ‘şimdi’de değil; ilk ‘Güvende miyim?’ hissinde aramak gerekir.
Belirsizlikle erken karşılaşma
İnsan belirsizlikle ilk kez yetişkinlikte karşılaşmaz. Çok daha erken bir yerde, henüz kelimeler yokken, ‘Dünya güvenilir mi’ sorusuyla tanışır. Bu soru çoğu zaman sorulmaz; hissedilir. Bir gecikmede, bir yoklukta, bir bakışın değişmesinde.
Ağlayan bir çocuğun sesine bazen biri gelir, bazen gelmez. Bazen kucağa alınır, bazen bekletilir. Buradaki mesele çoğu zaman kötü niyet ya da dramatik bir ihmal değil; öngörülemezliktir. Çocuk yalnızca sevgiye değil, sevginin sürekliliğine yaslanır. Güvenli bağlanmanın omurgası olan tutarlılık, çocuğun dünyaya dair ilk sezgisini kurar: Bir şey olduğunda biri gelir; dünya az çok tahmin edilebilirdir.
Öngörülemezlik tekrarlandıkça çocuk dünyaya yaslanmayı değil, dünyayı okumayı öğrenir. Ortamı izler, ses tonlarını ayırt eder, gecikmeleri tartar. Talep etmenin mi yoksa geri çekilmenin mi daha güvenli olduğunu sezgisel olarak kavrar. Winnicott’un ‘yeterince iyi‘ bakım dediği şey burada anlam kazanır: mükemmellik değil; bir ritim, bir süreklilik, bir toparlanma kapasitesi. Ritmin olmadığı yerde çocuk, kendi ritmini kurmaya çalışır.
Kontrolün kökeni
Kontrol böyle başlar. Sert bir karar gibi değil; sessiz bir ayarlama gibi. Amaç her şeyi yönetmek değil; hazırlıksız yakalanmamaktır. Çünkü hazırlıksızlık yalnızca bir aksaklık değil; içeride çözülebilecek bir zeminin işaretidir. Zihin o zemini kaybetmemek için önce dikkati keskinleştirir, sonra düzen kurar, ardından da ‘Kendime hâkim olmalıyım‘ dilini üretir.
Belirsizlik erken dönemde tehlikeyle eşleştiyse zihin açıklıkla değil temkinle çalışır. Merak geri çekilir; yerine kontrol geçer. Merak bir ihtimali taşımayı göze alır. Kontrol ihtimali susturur. Açmak yerine kilitler. Ve bu kilitleme yalnızca içeride kalmaz; kişi dünyayla temas etmeye başladığında çoğu zaman işe yarar, hatta ödüllendirilir.
Tam da bu noktada kontrol, bireysel bir savunma olmaktan çıkar; daha geniş bir zemine yayılır.
Kontrolün toplumsal olarak normalleşmesi
Bireysel olanın toplumsal bir kıyafet giydiği yer burasıdır. ‘Uslu’ çocuklar erken fark edilir: sorun çıkarmayan, yük olmayan, hatta yük alan çocuklar. Yetişkinlikte bu övgü başka kelimelerle sürer: planlı, disiplinli, güvenilir. Kontrol, kişisel bir savunma olmaktan çıkar; toplumsal olarak makul bir hâle gelir.
Modern hayat bu eğilimi özellikle besler. Performans kültürü belirsizliği zayıflık gibi kodlar. Hata payı daraltılır, aksama tolere edilmez. İnsan artık yalnızca çalışmaz; kendini yönetir, kendini optimize eder, kendini sürekli ölçer. Kontrol burada bir karakter özelliği değil; neredeyse bir vatandaşlık görevi gibidir. Sanki gevşersen düşersin, düşersen silinirsin.
Bu noktada kontrolün başka bir yüzü belirir: Dışarıdaki gözetim azalırken, içerideki artar. Foucault’nun ‘disiplin’ dediği şey yalnızca kurumlarda değil, insanın iç sesinde de çalışır. Kendi kendinin bekçisi olmak önce bir erdem gibi görünür; sonra yavaşça bir yaşam biçimine dönüşür. İnsan kendine rapor verir, kendini cezalandırır, kendi üstüne sürekli bir denetim kurar. Ve tuhaf bir şekilde, bunu ‘irade‘ diye adlandırır.
Gündelik hayatta kontrolün yayılması
Kontrol çoğu zaman büyük kararlarla değil, küçük düzeltmelerle görünür olur. Hayat fark edilmeden bir dizi ayarlamaya dönüşür: “Şunu şimdi yapayım ki sonra sıkışmayayım”, “Oraya erken gideyim ki sürpriz olmasın”, “Bunu önceden yazayım ki unutulmasın”… Tek tek bakıldığında bunlar normaldir; hatta akıllıcadır. Sorun bu ayarlamaların yapılması değil, ne zaman bırakılabildiğidir.
Kontrol, plan yapmak değildir. Plan araçtır. Zihin planla rahatlamaz; yalnızca ‘Henüz bir şey olmadı’ duygusunu uzatır. Bu yüzden kontrolcü zihin planladığında dinlenmez. Bir ihtimal kapanır, bir diğeri açılır. Çünkü mesele düzen kurmak değil, belirsizliği susturmaktır.
Zihin böylece durmaz; sürekli yoklar. Olasılıkları tarar, ihtimalleri ezer, riskleri küçültmeye çalışır. Anlamak için değil, hazırlıksız yakalanmamak için çalışır. Her yeni fikir bir ferahlık getirmez; yeni bir kontrol noktası açar. Zihinsel faaliyet artar, ama genişlik artmaz. Aksine alan giderek daralır.
İlişkilerde kontrol
Hayat bu noktada bir deneyim olmaktan çıkar; yönetilmesi gereken bir operasyona dönüşür. İnsan kendi hayatına bir hikâye gibi değil, bitiş tarihi olmayan bir proje gibi bakar. Bu proje dili, en görünür ve en kırılgan hâlini belirsizliğin en yoğun olduğu yerde alır: ilişkilerde.
İlişkiler belirsizliğin en yoğun hâlidir: başka bir zihin, başka bir ritim, başka bir ihtimal. Bu yüzden kontrolün en çok devreye girdiği yer çoğu zaman burasıdır. İlişkide kontrol, sıklıkla ilgi, netlik ya da açıklık kılığına girer. Ne hissettiğini bilmek istemek, boşluk bırakmamak, belirsiz kalan yerleri hızla kapatmak…
Tek tek bakıldığında bunlar sorunlu değildir. Sorun, bu çabanın temas için değil, belirsizliği susturmak için yapılmasıdır. Her şey konuşulur, tanımlanır, açıklanır. Ama bu açıklık her zaman yakınlık üretmez. Duygular yaşanmadan çözümlenir. Yakınlık anlaşılmakla karıştırılır; oysa yakınlık çoğu zaman dayanılmaktır. Bir duyguyu hemen düzeltmeden yanında kalabilmektir.
İlişki güvenli bir mesafede tutulur. Ne çok yakın, ne çok uzak. Her şey vardır; ama kimse kimseye değmez.
Kontrolün bedeli ve kırılganlık
Kontrol arttıkça hayat daha güvenli görünür; ama daha az hissedilir. Duygular düzenlenir ama derinleşmez. Hayat taşınır; ama gevşek bir avuçta değil, kilitli bir yumrukta. Yumruk sıkıldıkça dolaşım azalır; canlılık kaybolur.
Bu yüzden birçok insan nedenini koyamadığı bir yorgunluk taşır. Her şey yolundadır; ama içeride bir şey eksiktir. Kontrolün ironisi buradadır: Büyük felaketleri önlemeye çalışırken küçük sevinçleri de boğar. Çünkü sevinç belirsizlik ister; planla gelmez. Neşe risklidir: Hazırlıksız yakalar, taşar, fazlalaşır. Kontrol ise fazlalığı sevmez.
Bu noktada yapılabilecek çağrı romantik bir ‘Bırak gitsin‘ çağrısı değildir. Kontrol bir keyif değil, bir güvenlik düzenidir. Güvenlik düzeni ancak daha güvenli bir şey bulunduğunda gevşer. Bu yüzden meselenin adı gevşemek değil; kırılganlıktır.
Kırılganlık zayıflık değildir. Belirsizlikle temas edebilme kapasitesidir. Kontrol azaldığında her şey dağılmaz. Çoğu zaman yalnızca sertlik çözülür. Sertlik çözüldüğünde insan şunu fark eder: Meğer yıllardır bir şeyi tutmuyormuş; kendini tutuyormuş.
Kontrolün kör noktası
Güven, dünyanın kusursuz olacağına inanmak değil, kusur ortaya çıktığında da içeride bir yerin ayakta kalacağını bilmektir. Kontrol “Hazırlıksız yakalanmayayım” der. Kırılganlık ise daha sessiz bir cümle kurar: “Yakalanabilirim; yine de toparlanırım.”
Kontrol yalnızca bir davranış biçimi değil; bir var olma tarzıdır. Dünyayı düzenleyerek güven hissi üretmeye çalışırız. Ama insan deneyimi, ne kadar düzenlenirse düzenlensin, bütünüyle denetlenemez. Çünkü yaşam doğası gereği hareket hâlindedir.
Bu yüzden belki de asıl soru şudur:
Her şeyi kontrol etmeye çalışırken, neyi hiç yaşamıyoruz?
Ve çoğu zaman fark etmeden şu noktaya geliriz:
Dağılmamak adına kurulan düzen işler, sürer, aksatmaz; ama temasın yerini alır.
Dağılmamak için kurduğumuz düzenin içinde, çoğu zaman temas etmediğimiz şey bizzat hayattır.