2025 kendini affeder mi?
2

Ayhan Tinin
Ayhan Tinin
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ‘Pupa Yelken Koçluk’ ve ‘Söz Gelir Yazı Olur’ kitaplarının yazarı. Yönetim danışmanı, senarist, oyuncu koçu, dramaturg.

2025’in sonu.

Adettir, yılın son yazısında yılın değerlendirmesi yapılır. Ama biraz geriden başlayalım.

Modernizm kaleleri 2. Dünya Savaşı’yla yıkıldı.

Auschwitz aklın, atom bombası bilimin, yaşanan kitlesel yıkım ilerleme diye bir şeyin olmadığını gösterdi insanlığa…

Büyük soru soruldu ‘Akıl buysa, biz neye inanacağız?’ Postmodernizm çağı başlıyordu…

Her yeni akım gibi Postmodernizm de sanat ve mimaride nefes alanı buldu. Kırılmanın eşiğinde Robert Venturi vardı. Gerçekten büyük anlatıların sonu gelmiş miydi?

Andy Varhol pop art, kavramsal sanat, ironik kolaj ile Postmodern estetiğin erken sembolü olarak ortaya çıktı.

1970’lerin ortasına doğru Jean François Lyotard adını koydu. ‘Postmodern Durum’ kitabını yayımladı.

Artık yalnızca sanat ve mimaride değil; felsefe, sosyoloji ve edebiyatta; hatta bilgi, hakikat ve dilde bu yeni kavram kullanılmaya başladı.

1980’lerin sonu ve 90’larda Postmodernizm akademik alanlardan kültüre sıçradı.

Jean Baudrillard, Michel Foucoult ve Jaques Derrida kimlikler, medya dili gibi alanlarda sıçramalar ortaya koydu.

1990’lar bittiğinde sanat ve ideolojide, bilinen bütün kavramların sonunun geldiği söylendi.

Sosyalizm çözülmüştü. Liberalizm tek seçenek olarak sunuldu. Hakikat yerini algıya bıraktı.

Sosyal medya, dijital kimlikler, popüler kültür çağıydı; çünkü kitlenin onayladığı ve moda olan bunlardı.

Sürekli yıkıyorsunuz da yerine ne kuruyorsunuz?’ diyenler, eski zaman budalaları ilan edildi.

2025’i tek bir şey üzerinden anlatmak zor. Henüz ortalık çok flu… 2025 Postmodernizm sonrası ve adı henüz konulmamış bir geçiş yılı oldu.

Bazılarının isimlendirdiği gibi Metamodern bir çağ mı? Belki.

Tamam, hakikat tartışmalı da ama ne yapacağız? Sorunun yanıtını bilen kimse var mı?

Sanat üretenlerin ve düşünenlerin temel kaygısı şu; inanmak istiyoruz ama kandırılmak istemiyoruz! Umut arıyoruz ama naif olmak istemiyoruz! Büyük anlatılardan şüpheliyiz ama anlamsızlıktan da yorulduk!

Ortak değerler anlamsızlaştı. Doğru ile yorum arasında bir fark kalmadı!

Benim doğrum sana ne!’ diyen; cılız mı cılız ama bir o kadar da ahlaksız bir tavır ortaya çıktı.

Özgürleşmek isteyen birey dağıldı. Derinlik yerine imaj, aidiyet yerine bilgisayar klavyesinde yalnızlık!

İçerik üretmeye çalışan insan, kendini içerik yapıp tüketmeye başladı.

Sanat, ustalık ve disiplin; elitist damgası yiyerek tarihin çöplüğüne sürüklenmek istedi.

Her şey sanattır, o halde hiçbir şey sanat değildir!’ çığlıklarıyla sanatı yok etmeye çalıştılar. Sistemi yıkmak isteyen postmodernler, sistemin en sadık çalışanı oldular.

Hiçbir şeyi ciddiye almayan, nezaketi zayıflık zannedenler; saygısızlık ve duygusal çoraklıktan başka bir şey üretemediler.

Sanatta insani acılar; estetik bir tema, bir deneyim referansı olarak değerlendirildi.

Ben bir şeye ait değilim sen de olma! Dediler! Ve kitlenin aklı o kadar boşalmıştı ki hiç zorluk çekmediler!

Çok şey söylenilen ama az şey kastedilen derinliksiz bir sanat üretimi dünyayı sardı.

2025’in gerçekten ses getiren birkaç sanat olayına bakmak yeter.

Batı Hollywood’da ‘Art in Odd Places’ – Şehir Performans Sanatı Festivali… Festivalin adındaki -odd- tuhaf ya da alışılmadık olan anlamında… Ne vaat ediyor festival? Yolda yürürken performansı göreceğin bir deneyim! Ne deneyim ama…

Amerikan Sanat Müzesi ‘Sixties Surreal’ isimli sergisiyle en postmodernist eleştirmenleri bile mutlu edemedi. Sergi anlamsızca büyük ve tutarsız olarak değerlendirildi.

Sanatçı Ellery Neon, trene atlamaktan, çöpe dalmaya kadar toplumun kenarından gelen bir yaşam deneyimini sanatla bütünleştirdi. Sokak sanatını queer kültür ve punk direnişiyle harmanlayan bu biyografik/performatif sanat, ‘tuhaf’tan öteye geçemedi.

İnsanlık daha iyi bir dünya arayışında oldu her zaman, sanat da buna yardımcı olmak istedi… Bir zamanlar sanat, dünyanın ve insanlığın acılarını aynalayıp, iyinin peşinde koşulmaya bir vesileydi.

Şimdi yalnızca bir deneyim.

Hiçbir önermesi yok. İnancı yok. Doğrusu yok. Etiği yok. Erdemi yok.

‘Sixties Surreal’ sergisinden… Fotoğraf: Whitney Museum of American Art

2026 dileyelim ki ‘Biliyorum kırılgan ama yine de deniyorum’ tavrıyla gelsin. Duygusal samimiyet geri dönsün. Yalnız ironi değil, çözüm de arıyoruz. Tutunacak şeylere ihtiyacı var insanlığın…

Şüpheyle de olsa umutlu olmaya zorunlu olduğumuz 2026. Umarım ki yapay zekâ fetişizmine mağlup olmadan; yeniden etik, anlam ve insanla buluşur.

Biz eski kafalıların Metamodernizm çağında da hala söyleyecek sözümüz var.

Hoş geldin yeni yıl!