Yazın hayatımız yine verimli bir yıl geçirdi çok şükür. Fuarlar dolu dolu geçti, imza günlerinde bol bol fotoğraf çektirdik. Arkasından konuştuklarımızın yüzüne karşı samimiyetle gülümsedik ve hatta sımsıkı sarıldık. Okumadığımız kitapları alıp raflarda seyretmeye doyamadan yıl bitti. Ödüller üzerine epeyce salladık.
İşin doğrusu bu yıl kitaptan çok para konuştuk. Hepimiz artık katlanılmaz düzeydeki geçim sıkıntısı ve ‘tasarruf tedbirleri‘miz için nedenler oluşturduk. Daha az kitap aldığımıza, daha az okuduğumuza, edebiyata ve sanata daha az zaman ayırdığımıza, en azından kendi çevremden gördüğüm kadarıyla, ikna oldum.
Kitabın içeriğinden çok kapağının konuşulduğu bir yıl oldu. Yazan kişi nasıl gösterildi, sosyal medyada nasıl ya da kimlerle fotoğraf verdi, burası da çok önemli. Alıp okumadığımız kitaptan ayıp olmasın diye kısa cümleler paylaştık, kapağını hikâyemize koyduk ve yazanını etiketledik. O da kendi hikâyesine koydu ve bizi etiketledi. Bitmeyen döngüde görünmenin bütün hallerini sömürmekten bıkmadık.
Alkışlayamadığımızı beğendik, tasarruflu kullandığımız ‘like’ için birbirimizi tebrik ettik ve çoğumuz takibe takiple karşılık vermedik. Hem zaten adımıza ve adresimize imzalı gelen kitapların dışındakilere tenezzülümüzde abartıya kaçmadık.
Tutuklandıysa efkarlandık ama bazılarımız artık cezaevinde olanla çekilmiş fotoğraflarımızı sosyal medyamızdan kaldırdık. Çoğumuz arkadaşımızın gözaltına alınmasına bir neden ararken, davası sürmekte olanları neredeyse bir başına ve yalnız bıraktık. Serbest kalanlarla karşılaştığımızda kaldırım değiştirdik.
Masalar uzadı. Masaların ve kederin boyu uzadı. Bu yıl da hüzün ile keder arasında gidip geldik bazı sabahlar buzlu rakılardan kalan kırgınlıkla uyandık güne. Su içmeden önce geceden kalan masada hangi fotoğraflar çoğalmış ona baktık. Tabii zıbardığımız yerden kalkamadığımızı, uyanmak için kahve içmemiz gerektiğini zırvaladık geniş geniş.
Reels videolarıyla mesaj kutusunda bir heyecan yarattığımızı sanıp karşı tarafı usul usul bezdirirken, yanıt gelmeyince silmeyi marifet saydık. Yazımızı, kitabımızı paylaşmadı diye rehberden kazıdıklarımızın yanına, kitabımız hakkında tek satır yazmayanları da koyup selamı sabahı kestik.
Merkezdeyiz. Merkezin kalbindeyiz hatta. Taşrada yazma cesareti gösterenlere içten içe öfkelendik, yetmez gibi iyi yazmalarına sinirlenip görmezden geleceklerimize her geçen gün yenilerini ekledik. Eşitlik ilkesiyle uyanıp bizden olmayana, bizim gibi düşünmeyene, en çok da yazdığı yere erişmeyeceğimize sırtımızı dönmekte çekince duymadık. Hayatı yolunda gidene bilendik!

İnfluencer diye bir yazar tipi türedi. Çok takipçili sosyal medya kullanıcılarının yaptığı her şeyin çok göründüğünü fark eden yayıncılar bu yıl da fırsat kaçırmadı. Kimin yazdığı meçhul gölge yazarların karın tokluğuna türettiği metinler, sevinç çığlıklarıyla okuruna ulaştı. Bu kişisel marka yatırımcılığı adı üstünde ‘genç yazar’ ya da ‘genç şair’ popülasyonunu yükseltti. İyi yazanların sosyal medyadaki takipçileri çok olmadığı için kitapları ya yayımlanmadı ya da zaten para getirecek işler olmadığı için kimse umursamadı onları. Bundan dolayı metnin edebi değerini değil daha ziyade kaç kişiye ulaştığını, imza günündeki kalabalığı, ilk baskısının bilmem kaç günde tükendiğini falan konuştuk.
Yetmediği yerde elbette çeviri kitap yayımlayarak zevahiri kurtarmanın peşindeydik. Akmaz kokmaz içerikler üretip sömürmekte sakınca görmediğimiz çevirmenlere iş verir gibi yaptık. Satan yabancı yazarın sülalesini çevirtip üçlemeler, beşlemeler, teklemeler, imzalamalar yaptık. Yanına bir çevirmen iliştirdiğimiz ünlü yazarı lüks otellerde ağırlayıp imza günlerine sınırlı sayıda okuyucu katılabileceğini ilan ettik.
Bu yıl da herkesin canı sıkıldı. Okuduğumuz her şeyde bir can sıkıntısı aradık. Tanımadığımız insanlar Bekçi Murtaza ya da İnce Memed‘le dalga geçti. Birbirine benzeyen kahramanlar birbirinden ödünç alınmış kurguda adları değişerek kentin merkezinde dolaşıp durdu yıl boyu. Bu insanların gecekonduda yazdıkları gerçeğini değiştirmediyse de müteahhide verilen arsadan herkes payını aldı ‘netekim‘. Politik olandan kaçıp verili olanı tekrar etmenin bütün yollarını denedik affedersiniz. ‘Bu kitabı oku iyi hissedeceksin’ anksiyetesi yakamızı bırakmadı hamdolsun.
Kısa metinlere alışmış okuyucu bizi daha fazla okusun diye üstüne para verip mavi tik aldık. Başımızdan eksik olmasınlar kitap tanıtımları bu yıl da eleştiriden habersiz yapıldı; demem o ki Sait Faik’in Abasıyanık kitabı bu yıl da okuruyla buluştu. Listeler uzadı. Listeler kısaldı.
Mesela 1951 yılı deyince aklına dört rakamdan başka bir şey gelmeyen insanlar 1951 Tevkifatı’nda hapis yatan yazar adına jüri üyeliği yaptı. Uzun listeler paylaşıldı. O uzun listelerden doğan kısa listeler paylaşılırken hepimiz iftihar ettik. Aslında uzun ya da kısa liste fark etmeksizin daha başında o ödülün kime verileceğinden hepimiz haberdardık ama yüzümüzdeki o bit yavrusu gülümsemeyle bunu aklımıza getirmek istemedik.
Teliften düşmüş yazarları ısıtıp güncelleyerek yeni edisyonlar halinde pazara tekrar sunmanın dayanılmaz hafifliği bu yıl da iyi geldi. Yine de batan yayıncının göl kıyısındaki evine inanmak istedik. Sahtekarlıkla bir yere kadar gidildiğine alayımız tanık olduk.
Çok sorunsuz geçti belediye fuarları, halkımız birkaç televizyon kanalının ekranlarında gördüğü gazetecileri kitap fuarlarında yazar niyetine ağırladı. Ekrandan yetmeyen ve yetişmeyen sözcükler yüz yüze alındı ve vitrindeki kitaplara bir yenisi, imzalı olmak kaydıyla, eklendi. Başka dilden konuşanlar, bilinmeyen bir dille yazanlar bu yıl da uzaktan yakından takip edilmedi, ne yazdıkları, nasıl yaşadıkları ya da ağaç kabuğu yemek zorunda kalıp kalmadıkları umursanmadı.
Alkışlayanlarla alkışlananlar geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da volta atmayı, mektup ve görüşçü beklemeyi akıllarından geçirmedi. Askerî okuldan yazanlar ranzada yattığı için içimizi dağladı. Hapishanede yatanlar ranza sözcüğünden dolayı linç edildi.
İyi şeyler de oldu tabi. İyi şeyler de olmuştur. İyi şeyler de olur.