Güzel tedirginlik
G

Mustafa Alp Dağıstanlı
Mustafa Alp Dağıstanlı
Gazeteci. Kitapları: 5Ne1Kim? - Gazeteciliğin Mutfağından Sansür - Otosansür Hikayeleri, Bildiğin Gibi Değil - Osmanlı, Anekdotlar: Edebiyat Tarihimizden Anılar, Tanıklıklar

Okurumuz Serpil Kürçe-Bardot’dan şu mektubu aldım:

“Bugünkü yazınızı okudum ve sonraki yazılarınızdan biri için ‘istek’ yapabilir miyim? Moby Dick dışında girişlerini en çok beğendiğiniz bir kaç kitap söyleyecek olsaydınız hangileri olurdu?

(Bu arada size yazmak sanırım bende stres yaratıyor, kendinizi ‘düzgün imla’ konusunda konumlandırarak yazar-okuyucu ilişkilerinizi baltalamış olabilir misiniz? Büyük olasılıkla böyle hisseden sadece ben değilimdir.)”

Yalnız değil Serpil Hanım gerçekten de, bana yazarken hata yapma tedirginliği yaşadığını söyleyen okurlar oldu daha önce de. Ama buradaki soruyu kimse sormamıştı, böyle bir sorun benim de aklıma hiç gelmemişti.

Bu köşede dil yazıları yazıyorum, daha doğrusu dilin dikenleri üzerine. Yanlış kullanımlardan söz ediyorum tabii ama kendimi ‘dil yanlışları komiseri’ gibi konumlandırmayı hiç istememiştim. Amacım, yanlışları ve çirkinlikleri başa kakmak değil, bilebildiğimce ve dilim döndüğünce o yanlışların doğrularını, o çirkinliklerin güzellerini göstermek, daha da önemlisi, kullandığımız dil üstüne, yazdığımız her kelime ve koyduğumuz her işaret üstüne düşünmeyi teşvik etmek. Bunun da yazar-okur ilişkilerini baltalayabileceği hiç aklıma gelmedi.

Nasıl gelsin? Ben de dille ilgili sorunları dert eden birçok bilgin ve yazar gibi, dikenlerinden arınmış temiz bir dilin, güçlü ifadelerin insanlararası ilişkileri geliştireceğini, fikirleri berraklaştıracağını düşünürüm.

İktidarlar, politikacılar ve bilimum madrabazlar da dili kullanır, bildiğiniz gibi, bütün ideolojik şeytanlıklar, hırsız aldatmaları, yalancı palavraları da dile gömülüdür. Dile dikkat kesilen biri bu madrabazlara pabuç bırakmaz, mandepsiye basmaz. Dille döndürüyorlar dünyayı, dünyayı dillerinde oynatıyorlar. Bu durumda en çok titizlenmemiz gereken nesne dil değilse nedir?

Hem zaten dil kuru bir dilbilgisi kuralları ortamı değil, bir mantık örgüsüdür; yazarken kuracağımız, okurken çözeceğimiz mesele de budur işte, bu örgüdür. Bir metni ele verecek, dilin foyasını ortaya çıkaracak ipuçlarının bazıları bu örgüye gömülüdür. Cümlenin kendisi ve cümleler dizisi de bizatihi bu örgüdür. Geri kalan ipuçları da kelimelerde/kavramlardadır.

Yani ben aslında ‘düzgün imla’ kovalamıyorum, aklımın erdiğince mantık örgüsü arıyorum, gördüğüm örgüyü sorguluyorum, kullanılan kelimeleri didikliyorum. Zaten benim imlam da ‘düzgün’ değil, imla kılavuzlarına uymuyorum bazı bakımlardan. Eksik, yetersiz, çirkin anlatımları, iyi yazılmamış metinleri iştahla eleştiriyorum, çünkü bunlar, isteyerek olmasa da, yalana dolana, onun bunun suyuna gitmeye hizmet eder. Yazı kimsenin suyuna gitmemelidir.

Orhan Veli’nin şu sözü hepimizin kulağına küpe olmalıdır: “… şair okuyucuyu dürtmek, basmakalıp sözlerin içine attığı gaflet uykusundan uyandırmak istiyor.”

Yazar da bunu istemeli, okuru silkelemeli, sarsmalı, tedirgin etmelidir. Hem zaten kimi tedirginlikler iyidir, tetikte olmayı gerektirir. Dil konusunda da tetikte olmak gerekir. Bazı okurlarla mektup ilişkileri kurduk bu yazılar dolayısıyla, bazıları dikkat etmediğim, yeterince özenmediğim bazı konular için uyardı beni, bazılarıyla yazının dışına çıkan sohbetlere giriştik, arkadaşım Zeynep Rona’yla bu yazılar sayesinde tanıştık, sonra görüştük…

Şu da var: Tedirgin olan sadece okurlar değil ki, ben de diken üstündeyim. Okurların benim istediğim özeni benden talep ettiğini, özensizliklerimi yakalayacaklarını biliyorum –en azından kafamdaki Okur böyledir. Bilgili, bilinçli, beğenisi gelişmiş okurların da karşısındayım yani, tedirgin ve tetikte olmalıyım. Acaba iyi anlatabildim mi? diye içim içimi yer. Genellikle yazdıklarımdan memnun olmam. Kendim için ayırdığım çuvaldızı elimden bırakamam. Editörlerimden de yazılarımı şeytan uyanıklığıyla okumalarını isterim ve beklerim.

Geçen gün en sevdiğim arkadaşlarımdan İsmail Dursun iki hafta önceki yazımdan bir cümle üstüne şu uyarıyı gönderdi:

” ‘Mesela Feyza Hepçilingirler’in, Orhan Pamuk’un, benim eleştirdiğimiz ya da eleştirmediğimiz yanlışlara düşmekten kurtulamayışımızın sorumlusu dilbilimciler değil, ortak bir dil kavrayışı eksikliği de değil.’

Bu cümlede ‘benim’den sonra bir virgül olsa okurken anlaşılması biraz daha kolaylaşmaz mı? Cümleyi 3 kez okuduktan sonra burada duraksadığımda cümle düşüklüğü olmadığını görebildim.”

İsmail haklı. Aslına bakarsanız, o cümleyi yazarken bir iğretilik olduğunu görmüş, bir daha bakmam gerektiğini düşünmüştüm, ama ihmal ettim –bu erteleyip unutmanın allah belasını versin. ‘Benim’den sonra bir duraksama gerekiyor, ama virgül de yanıltıcı olabilir, çünkü cümle zaten virgüllerle geliyor, yeni bir virgül de aynı sıranın devamı sanılabilir. Cümleyi değişik kurmak daha iyi, şunun gibi:

“Mesela Feyza Hepçilingirler, Orhan Pamuk ya da ben eleştirdiğimiz ya da eleştirmediğimiz yanlışlara düşmekten kurtulamıyor olabiliriz, ama bunun sorumlusu dilbilimciler değil, ortak bir dil kavrayışı eksikliği de değil.”

Okurumuz Serpil Hanım’ın sorusu şunu aklıma getirdi: Acaba ben de dikenli, kötü ifadeli yazılar yazsam okuyucularımla ilişkim serpilir mi(ydi)? Ama zaten o zaman dil yazıları yazmazdım, yazamazdım. Hoş, bu ülkede olmayacak şey de değil özensiz yazılar yazıp dile özen gösterilmesini istemek.

Bu köşenin adı: Dili Seven Dikenine Katlanmaz. Asıl okurları da katlanmayanlardır herhalde, dikenden kaçınanlardır, kaçınmak isteyenlerdir, düşünmek isteyenlerdir. Haliyle bu insanlar da ister istemez nasıl yazdıklarına, imlalarına özen gösterirler –bakkala not yazarken bile.

Bakkala not dedim de … artık bütün notlar cep telefonlarıyla tabii, çok da özenilmiyor bu notlar yazılırken. Belki daha çok kısaltma biçimlerine, emojilere özeniliyordur. Eskiden bu kadar kolay değildi not işleri de, en azından benim ve arkadaşlarım için. Bakkala çakkala not kolaydı belki ama, mesela kalkıp bir arkadaşınızın evine giderdiniz, evde olmazdı, bir not yazıverip uygun bir yere iliştirir ya da kapı altından sürerdiniz. Yani bir not iletmek daha baştan bir emek işiydi. Bu kadar emekle eşiğine geldiğiniz nota da özenirdiniz. Kimi zaman cuk oturan kelime oyunları, kimi zaman muziplikler, kimi zaman sevgi ifadeleri, takılmalar…

Tamı tamına 40 yıl önce bir Pazar günü, öğle vakti İstanbul’da Cihangir’den kalkıp Göztepe’ye Gürsel’e (Göncü) gitmişim: Karaköy’e yürü ya da otobüse bin, gemiye binip Kadıköy’e geç, dolmuşa ya da otobüse bin, inince yürü… Ablası Barika açtı kapıyı, Gürsel evde yoktu. Aklına esmiş, sabah oturup “Günün Yazısı” diye bir yazı, “Günün Şiiri” diye bir şiir yazmış. Sonra sıkılmış, çıkmış evden. Masada duruyordu yazdıkları. Oturdum okudum, girişip yazıya ve şiire nazire yazdım. Gürsel hala yoktu ortada, yazdıklarımı masada bırakıp çıktım, eve döndüm: Durağa yürü, otobüse ya da dolmuşa bin, Kadıköy’den gemiyle Karaköy’e, Fındıklı’ya yürü ya da otobüse bin, inince yaklaşık 200 basamaklı merdiveni tırman…

Gürsel’in yazısı ve şiiriyle benim yazım kayıplara karıştı. Sonra birkaç kere konuştuk bu konuyu: Nerdedir bunlar acaba? Benim şiirim nasıl olduysa oldu duruyor. Serpil Hanım’ın mektubu beni 40 yıl önceye götürüverdi dolambaçlı yollardan. Size de göstereyim o günden elimde kalanı:

29 Aralık 1985, Pazar

Şiir-i Ebediyye

Yanlış Duruş

‘Bir başka’yı bırak, cennet asla olmadı.

Kadın ‘bir’ nasıl olur, bir tek olan kadın asla bulunmadı.

Üstelik damağımda likör tadı, ağzımda nane kokusu

Acaba aşk bir kere mi olur, bir daha olmaz korkusu.

Oh yoo! Lütfen bana bir başka şey sorma.

Bu bir duyuş meselesi, artık dokunuş olmuyor.

İmdi ölesiye trajik ki, gülerken biteviye

Patetik ve mahzun ve üstelik duygusuz bakmak gibi.

Güldüğü konular sınır tanımadıklarıdır

Acaba sınır nasıl tanınır?

İlm ü tebessüm filan…

Babam, biz her zaman komiğiz

Guşe-i uzletinde suratımızın hazan

Namütenahi hüzün ve figan.

DİLE GELENLER

İç-sessizlik

Bu iç-ses (ing. ‘endophasia’) konusunda benim ilgimi çeken şey, hiç de azımsanmayacak sayıda insanda hiç iç-ses olmaması. Pandemi dönemiydi galiba, bu işle ilgili bir uzman, böyle kişilerle internet üzerinden sohbetlerini yayınlıyordu. Bunlardan bazıları da insanın içinde ses
olmasına şaşırıyordu!

Bu konuda yapılan bilimsel çalışmalar, yanlış hatırlamıyorsam, savunma sanayii destekli. Muharebe esnasında kullanılabilecek iletişim teknolojileri peşindeler. Bulurlarsa, çıkacak reklam ve gözetleme
imkânları da cabası.

Alfred Bester’in “The Demolished Man” öyküsünde vardı böyle zihin okuyan bir teknoloji.
Kahramanımız da buna karşı kendini korumak için, özel sipariş ile yazdırdığı yapışkan reklam cingıl müziğini kullanıyordu. (Tipografiden faydalanması da ilk örneklerden galiba.)

Sertaç Ö. Yıldız

OYUN

Kurallar ve puanlama

* Kelimeler en az 4 harfli olmalı
* Aynı harf bir kereden fazla kullanılabilir
* Özel ad yok, mastar yok

Toplam 12 kelime bulacaksın.

4 harfli kelime = 2 puan
5 harfli kelime = 4 puan
6 harfli kelime = 6 puan
7 harfli kelime = 12 puan
Ortadaki harfe 5 puan hediye

İlave her harf 3 puan

7 harfin tümünü kullanırsan 7 puan da hediye.