İçkiyi hep sevenlerin, çok sevenlerin adresi
İ

Behzat Şahin
Behzat Şahin
Sosyoloji okudu. 18 yıl gazeteciydi. 2001’de meyhaneciliğe geçti. Cibalikapı Balıkçısı’nı kurdu. ‘Cibalikapı Balıkçısı’ndan’ adlı bir kitabı var. İndirim bile kabul etmez, hesabı tam öder.

“Zaten müdavimiydim, her akşam uğrardım. Rakı masasında devraldım burayı. İçkiyi hep severim…”

Ben de… Hemen kanım kaynadı zaten. Bir kere ‘alkol‘ demedi, ‘içki‘ dedi. Ama az daha bir kazaya kurban gidecekti burası. İyi ki atlamamışım.

Yine en baştan anlatayım…

Hazır Ataşehir’deyim, İçerenköy’de listemde olan bir meyhaneye gideyim dedim. Notlarıma bakacağıma, en son güvenmem gereken şeye, hafızama güvendim.

İsmihan yakınlarda bir yere arabayla bıraktı.  15-20 dakika yürür, etrafa bakınırım; henüz erken. Buraları pek bilmem, sağ olsun Google. 20 dakika sonra kapının önündeydim, tam içeri girecekken birden her şey fazlasıyla tanıdık geldi; ben buraya gelmiş, dahası yazmıştım. Ayaküstü eski yazılarımı taradım, evet, neredeyse bir yıl önce, geçen ocak ayında yazmışım.

Eyvah! Hemen B planı yaratmalı, çok da uzağa gitmemeli. Notlarıma baktım hızlı hızlı, bulamadım. Eminim, burada bir başka meyhane daha önerilmişti bana. Ne yapacağımı düşünerek yürürken ileride bir bira firmasının kurumsal rengi olan mavi tabelaları gördüm. Tekel bayii olmalı, onlardan tavsiye alırım nasıl olsa. Değilmiş. Daha da iyisi, tam benlik bir yere benziyor. Üç cephesindeki tabela bolluğunda ‘Dilara Ocakbaşı‘ diye bas bas bağırıyor, üstelik bu isim bana hiç yabancı gelmiyor. Neyse ki görsel hafızam daha iyi, daha önce gelmediğime eminim. Yoksa aslında aradığım yer burası mıydı? Hele bir nefesleneyim, notlarımı didik didik eder, varsa bulurum artık.

Mavi tabelalar ilk sinyali verdi: Buldum!

Dışarıdan hiçbir şey görünmüyor. Tabelalardan kalan boşlukları da bitkiler kapatmış. İki kanatlı kapıdan girdikten sonra kaldırım ile mekân arasında küçük bir avlu var, oradan asıl salona geçiliyor.

Girişin hemen sağında, barın önündeki boşlukta birleştirilmiş iki dörtlü masa, bardan sonra daralan salonun sol tarafında yedi sıra sekizer kişilik masa var. Beş masa şimdiden dolu. Bardan itibaren de tuvalete kadar dört sıra dört kişilik masa bulunuyor. Henüz boşlar.

Tek kişi olduğumu söyleyince garson bu sıradaki masaları işaret etti, ikincisine oturdum. Yerleştikten sonra da tuvalete gittim. Neyse ki henüz kalabalık değildi de tuvalet dönüşü yüzümdeki engel olamadığım sırıtmamı kimse görmedi.

Kadın tuvaleti bira deposu olmuş

Önce bunu anlatayım. Erkekler tuvaletinde bir pisuvar bir de alaturka taşlı kabin var. Gittiğim çoğu yerdeki gibi. Bir kadın arkadaşımız benim meyhane yazılarıyla ilgili mevzu açılınca, “Yav, Behzat’ın yazdığı yerlere gitmek istiyorum da pisuvarı nasıl kullanacağım?” diye espri yapmış. Oysa burada kadınlar tuvaleti de var. Var, var olmasına da ağzına kadar bira kasası dolu. Bunu görünce aklıma geldi, kahkahamı zor tuttum. En son kadın müşteri ne zaman gelmiştir kim bilir?

Tepside 15 çeşit meze var, porsiyonlar oldukça büyük. Beni aşar.

35’lik istedim. Soğuk suyla beraber geldi, buzu geri gönderdim, ziyan olmasın. Meze tepsisi geldi, 15 çeşit var. Porsiyonlar büyük, çeyrek istesem yeridir ama o kadar da değil tabii. Yarımşar porsiyon talebim garson Nejat bey (Yalçın, 38) tarafından onaylanınca kereviz (o bölünemeyeceği için tam), pırasa, acılı ezme, atom, zeytin salatası, pancar, fasulye pilaki istedim. Meze önermedi “Hepsi taze” diyerek. Öyle de görünüyor.

Şu arka sağda gördüğünüz zeytin salatası var ya, işte o yanılttı beni.

Nejat bey, Mardin Artuklulu. 1999’da İstanbul’a, daha doğrusu İçerenköy’e gelmiş.  Mesleğe 20 yıl önce burada, komi olarak başlamış. Mesafeli, ama ilgili bir servisi var. İşini tebessümle yapıyor. Naifliği pek etkiledi beni. Bazı mekânlarda çalışanların da müdavimi olur, Nejat bey tam o tarz biri.

Beklerken telefonumdaki notları tekrar daha dikkatle okumaya başladım. Tabii ya, gözümden kaçmış. Varmış notlarımda. Ama daha enterasanı, burayı bana kurumsal rengi sarı olan rakip bira firmasının sahadaki elemanı genç arkadaşım önermiş. Zaten pek severdim kendisini, şimdi bir de saygım arttı. Sadece kendi markasına değil, bütün bir ekosisteme sahip çıkan bir duruş sergilediği için. İsim vermiyorum, ya yöneticileri onun kadar açık görüşlü değilse?

Mezeler gelince, çatalı önce ezmeye daldırdım. Taze değilse hemen kendini ele verir. Taze. Pancar, pilaki idare eder. Atomun süzme yoğurdu ekşimtrak, bana uyar. Zeytin salatasında mısır taneleri var, tepsideyken fark etmemişim, yoksa almazdım. Herhangi bir salatada mısır tanelerinin ne işi var? Üstelik hepsi konserve. Baştan beri bizim dükkânlara asla sokmadığımız malzemelerden biri. Salatasına mısır isteyen müşteriye de hiç iyi gözle bakmadık, yanlış yere geldiğine yorduk hep.

Salonun her yerine dağılmış altı ekran, ekranda Antalya’daki at yarışları açık. Atatürk’ün ilk meclis önünde, ilk mebuslarla fotoğrafı, bir başka yerde portresi, yanında da mekân sahibinin babası olduğunu sonradan öğrendiğim, vesikalık fotoğraftan büyütülmüş bir portre var. Başka bir sütunda amorftan bir kadının siyah beyaz fotoğrafı asılı. Fonda Alevi türküleri dinliyoruz ama ne dinlediğimizi anlayamayacağım kadar yetersiz ses düzeyinde. Havalandırma idare eder.

Müdavimler dökülmeye başladı. Herkes birbiriyle selamlaşıyor. Burası havasını buluyor artık.

Salon doldu bile.

Bütün masaları gezip bana bile “Hoşgeldin” diyerek elimi sıkan beyefendi, olsa olsa sahibi olmalı. Henüz yoğun değilken kendimi tanıtıp davet ettim. Rakı ikramımı “Erken” diyerek geri çevirdi.

Metin Bey (Gelirli, 45), Malatya Arguvan’dan.

Metin beyle çok ortak yönümüz var. En önemlisi ağzımıza alkol sürmeyiz, biz içki içeriz.

1994’te çalışmak için gelmiş İstanbul’a, tam da İçerenköy’e. O da benim gibi, başladığında meslekten değilmiş.

Göztepe SSK Hastanesi’nde kantin işletiyordum. Sonra Beltur kantinleri elimizden aldı. Ben zaten buranın müdavimiydim, sahibi Hüseyin Karakuş devredeceğini söyledi, o saat rakı masasında devraldım. 2011’den beri bende.”

Üçüncü sahibiymiş. 1995’ten beri açıkmış burası.

O zaman çocuktuk, yaşımız tutmazdı, almazlardı bizi içeri. İçkiyi hep severim. (Meze dolabı üstündeki portreyi işaret ederek) Babam da severdi, alemciydi. Adı Mahmut’tu, yetmişinde rahmetli oldu. Astım portresini, gözümüzün önünde olsun bari.”

Başta da söyledim ya, Metin beye kanım hemen kaynadı. “Ben içkiyi çok seviyorum” vurgusuna bayıldım. Ben de. Alkol dememesi ayrıca takdire şayan. Neredeyse 15 yaşımdan beri meyhaneye giderim ama alkolü ağzıma sürmem. Alkol ihtiyacım olsaydı eczaneye giderdim. Çünkü, bunun adı içki. Hadi bilemedin alkollü içki.

Bazı tıbbi müdahalelerde dezenfektan olarak vücuduma alkol uygulandı. Kolonyada da var ama kimse kolonya dökerken “Alkol dökeyim” demez. Eskiden ispirto ocakları vardı, annem bakkala ispirto almaya gönderirdi, alkol almaya değil.

Her şey gibi alkol de politik

Alkol” diyerek dil kirletiliyor, tu kaka edilmeye, müptezellerin işiymiş gibi algı oluşturulmaya çalışılıyor bence. Her şey gibi, bu da politik. Üstelik bu muhteşem kültür, zaten atalarımızı hayatta tutan, dolayısıyla insanı bugüne ulaştıran önemli araçlardan biriymiş de.

Birkaç gün önce ilgiyle okuduğum bir yazı yayınlandı haftalık Oksijen Gazetesi’nde. İlk günden beri severek okurum, yazı yazmışlığım da vardır. İlgiyle takip ettiğim yazarlardan biri de Evrim Ağacı köşesini kaleme alan Çağrı Mert Bakırcı. Bu haftaki (5-11 Aralık 2025) yazısının başlığı Zehir olduğunu bile bile neden alkol tüketiyoruz? Katılmadığım bazı ifadeleriyle ilgili muhalefet şerhimi saklı tutarak alıntılıyorum:

“Çünkü bu bize atalarımızdan kalan bir miras. Beynimizdeki ödül mekanizması hâlâ milyonlarca yıl önceki gibi çalışıyor ve bize ‘Bu nadir bir kalori kaynağı, bulabildiğin kadar tüket!’ diyor.

(…) Hikayemiz, yaklaşık 10 ila 20 milyon yıl önce başlıyor. O dönemde primat atalarımız, ağırlıklı olarak meyveyle besleniyordu. Muhtemelen bildiğiniz üzere, tropik ormanlarda olgunlaşan meyveler, nem ve sıcaklığın etkisiyle doğal mayalara (İng: ‘yeast’) ev sahipliği yapar. Bu mayalar, meyvedeki şekeri tüketir ve yan ürün olarak da etanol (yani ‘alkol’) üretir. Bir meyve ne kadar olgunsa, o kadar şekerli demektir ve dolayısıyla o kadar yüksek alkol potansiyeline sahip oluyor.

İşte ormanın derinliklerinde yiyecek arayan bir maymun için etanolün kokusu, adeta bir ‘akşam yemeği zili gibi: Etanol kokusu rüzgarda çok hızlı yayıldığından, meyvenin en olgun, en kalorili ve en besleyici olduğu zamanı etraftaki hayvanlara haber verir. Dolayısıyla da bu kokuyu en kolay tespit eden ve onu takip edip de o meyveleri bulmak konusunda en başarılı olan atalarımız, daha kolay hayatta kalıp kendilerine bu hayati yeteneği veren genleri gelecek nesillere daha çok aktarmış olmalıdırlar.”

Ağaçta yaşayan bu sevgili atalarımız, yaklaşık 10 milyon yıl önce başlayan buzul çağının etkisiyle küçülen ormanlarda yere inmek zorunda kalmış, bu kez yere dökülen, ağaçtakine oranla daha fazla fermente olup, daha yüksek alkol oranına sahip meyveleri tüketmiş. Ve evrimin temeli mutasyon devreye girip, atalarımızın ADH4 (Alkol Dehidrojenaz 4) geninde, alkolle ilişkisindeki etkisini pozitif yönde güçlendirmiş. O sayede toleransım yükseldi ki bugün bir 35’liği deviriyorum. Akrabalık bağına çok önem vermesem de atalarıma bakışım değişti, Çağrı Mert Bakırcı’nın bu makalesi sayesinde.

Kimyada alkol türlü türlü, Çağrı beyin kastettiği, konumuzla ilgili C2H5OH tabii ki. 

Açılmasını kapıda bekleyenler var

Kulağım yeniden Metin beyde.

Mekânın ismi hep aynı, Dilara’ymış.

İsmi değiştirmedim, onun da bereketi vardır. Bir de adres olmuş burası. Niye Dilara, bilmiyorum ama.”

12:00’de açarlarmış, bazen müşteri kapıda bekliyormuş açılsın diye. Gece 01:00’e kadar servis devam ediyor. Devletin zorunlu kıldığı, seçim, sayım gibi günler dışında hep açık. Aynı kafadayız.

Fiyat bilgisi alırken artan maliyetlerden konuştuk doğal olarak. Kuzu ciğer, eti geçti. Yine de fiyatları makulde tutmak için direniyor. Bira 150, 35’lik 1000, mezeler 100’er, Arnavut ciğer 350, tavada kuzu ciğer 450, pirzola, yağlı kara, küşneme, kaburga 500’er, tavuk çeşitleri 400’er lira. Tavuk incik pek tercih ediliyormuş. Ben tavuk yemesem de bunu yemek şart demek ki.

Garsonlarla şakalaşarak ocakbaşı önündeki masaya oturan beyefendinin masasına 100’lük şişesi sorulmadan kondu. Eksiği var, üstünden içilmiş biraz. Demek ki dün ya da önceki gün de buradaydı. Öğrendim ki, her gün buradaymış.

Zeynal bey (Şatıroğlu, 53) Malatya Arguvanlı ve evet, Aşık Veysel’in akrabası. 1989’da gelmiş İstanbul’a. Çalışmaya. Ataşehir Belediyesi’nde temizlik işlerindeymiş.

Zeynal bey (sağda) en geç 6’da kart basarmış buraya. Hem de her gün.

Her gün içerim. 30 yaşımdan beri. Her gün. 5’te işten çıkıyorum, 5,5 -6 gibi buraya kart basıyorum” dedi gülerek.“Açıldığı günden beri buradayım. İlk sahipleri Hıdır abi ile Doğan abi vardı, onlar da Arguvanlıydı.” Herkes müdavim, o en eskisi.

Hazır mutfağa yakınken mezeleri servis eden beyefendiyle de tanıştım. Ayhan bey (Karaca, 49) Burdurlu, 25 yıldır İçerenköylü. Meğer yardıma gelmiş. Oyuncuymuş aslında. 150 kadar dizide oynamış.

Meze dolabının başında oyuncu Ayhan Karaca var.

En son ‘Güller ve Günahlar’da iki bölüm oynadım. Polis memuruydum.” Rol çıktıkça iş varmış.

Ocakbaşının bir tarafında toprak güveçte demlene demlene pişen ‘garnitür’ bulgur pilavı, diğer yanında çuvaldan ateşi besleyen meşe kömürü. Başında da Mehmet bey (Kerim, 55) var. Kastamonulu. 30 yıldır burada, “Dört patron değişti, ben değişmedim” diyor.

Tavuk tercih etmesem de tavuk inciğin tadına bakmasam olmazdı

Tavuk incik istedim, yarım. Tavuk sevenler benden daha iyi değerlendirir. Ardından güveçte kuzu ciğer. O da yarım. Yarımları buysa eğer, porsiyonu dört kişi ortaya söyleyin. Tavuk inciği de kişi başı birer adet. Bence.

Kuzu ciğer. Düşünün, bu yarım porsiyon.

Karnım doydu, daha rakım var.

“(…) alkol, tıpkı bugün de olduğu gibi beyindeki inhibisyonu (baskılamayı) kaldırarak, stresi azaltıp sosyal bağları güçlendiren bir etkiye sahip” diyor yazıda.

İçki sosyal bağlarımızı tabii ki güçlendiriyor. Sayesinde toplumsallaşmamız daha kolay olmuş. Yeni arkadaşlarım (soldan sağa) Özay, Timur, isim vermeyen arkadaşımız ve ben.

Aldım kadehimi ocakbaşı önündeki masaya çöktüm. Timur’la (Şenol, 47) tanıştım. Almanya’da doğmuş. 15 yıldır buranın müdavimi. Turizm işinde. Özay (Bulut, 50) Gümüşhane kökenli ama doğma büyüme buralı. Alüminyum işinde. 30-35 senedir genlerinden gelen komuta uyup içermiş o da. Haftanın yedi günü burada.

Ekiple. Soldan sağa Metin Gelirli, Mehmet Kerim, Nejat Yalçın, ben, Yaşar Karabacakoğlu, Hüseyin Kartal.

Hesap vakti… 1850 lira ödedim.

Sayın atalarım nasıl fermente meyveleri buluyorduysa, ben de o kodlarla buldum bu meyhaneyi muhtemelen. Doğru atış.

Bostancı’ya giden 10 numaralı İETT otobüsüne yetiştim, oradan Marmaray’la karşıya. Yazının son paragraflarını okudum yol boyunca:

“Alkol, biyolojik olarak primat atalarımızın hayatta kalmasını sağladı. Sosyolojik olarak, ilk köyleri kurmamıza ve büyük topluluklar halinde yaşamamıza yardımcı oldu. Kimyasal olarak ise kirli su kaynaklarının olduğu çağlarda bizi hastalıklardan korudu.”

Meyhane başkenti İstanbul nasıl kuruldu buldum o saat. Mantıklı.