Aşk, rüşvet, Küllük
A

C. Hakkı Zariç
C. Hakkı Zariç
Şair, yazar ve editör. 1999’dan bu yana yazıları ve kitapları yayımlanmaktadır. Türkiye Yazarlar Sendikası ve Türkiye PEN Yazarlar Derneği üyesidir. Manos Kitap ve Yeni e dergisinde editörlük çalışmalarını sürdürmektedir.

Yazıya ‘ayakkabı kutusu’ ya da ‘lüks saat’le başlasam herkesin aklına belli bir gösterge, 17 ve 25 tarihleri, ‘kumpas’, ‘sıfırlama’, ‘Senin önüne yatarım’, ‘Faturası var’ gibi bir dizi ayrıntı gelecek.

En iyisi bir Orhan Veli şiiriyle başlamak.

TAHATTUR

Alnımdaki bıçak yarası

Senin yüzünden;

Tabakam senin yadigârın;

“İki elin kanda olsa gel” diyor

Telgrafın;

Nasıl unuturum seni ben,

Vesikalı yârim?1

Bu şiiri yıllar boyu kırgın bir aşkın unutulmaz dizeleri olarak anımsayıp okuduk. Bıçak yarası var, armağan var, yadigâr var, unutmama var, çağrı var… Bu arada, ‘Tahattur’ sözcüğünü merak edenler için Nişanyan Sözlük’ten aktaralım: Hatırlamak, yad etmek.

Kısacık şiirde bir bütün geçmiş, aşk, özlem ve ayrılık adına neredeyse her şey var. Sanki Orhan Veli, İstiklal Caddesi boyunca bir zargana gibi yürüyüp Lambo’nun Meyhanesi’ne gitmiş, orada adına yazılı telgrafı meyhaneci Lambo’nun elinden almış ve ilk kadehin getirdiği efkârla bu şiiri döşenmiş… Fiyakalı olurdu ama dönem farkından kaybederdik.

‘Tabakam senin yadigârın;‘ dizesindeki ‘tabaka’ üzerine dönüyor aslında bütün hikâye. Bir ‘ayakkabı kutusu’ kadar olmasa da 1940’larda dile düşen bir sözcük olarak ‘tabaka’ büyük gürültü çıkarıyor. Bizim aşk şiiri diye okuyup yad ettiğimiz dizeler de bir derginin daha ilk sayısında kapatılmasına neden oluyor.

Orhan Veli Kanık (1914-1950)

Küllük Kahvesi’nden Külük Mecmuası’na

Beyazıt Camii’nin önündeki Küllük Kahvesi’ne gidip gelinir ve oradan mezun olunurdu. Eğitimciler kadar öğrencilerin, yazarlar kadar şairlerin gidip geldiği kahvenin akşamlarına işçiler ve gurbetçiler konuk olurdu.

Edebiyat Anıları’ndan öğrendiğimize göre “Orayı ilk keşfeden Abidin Dino idi. Abisi Arif Dino ile buranın eski gediklisiydiler. Onlar, özellikle Abidin Dino günde sekiz-on kez buraya gelir giderlerdi. Küllük Kahvesi’ni büro gibi kullanırlardı.”2

Suat Derviş, Güzin Dino, Muazzez Kaptanoğlu (Aruoba), Cahit Uçuk, Neriman Hikmet, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Zahir Sıtkı Güvemli, Ali Nihat Tarlan, Mahmut Yesari, Peyami Safa, Osman Cemal Kaygılı, Arif Dino, Asaf Haslet Çelebi, Abidin Dino, Fikret Adil, Rıfat Ilgaz, Suphi Taşhan, Samim Kocagöz, Hasan İzzettin Dinamo, Arif Damar, Sait Faik, Neyzen Tevfik, Deli Salih, İlhan Berk, A. Kadir, Burhan Arpad, Nuri İyem, Agop Arad, Orhan Veli, Cahit Sıtkı, Reşat Nuri Güntekin, Reşat Ekrem Koçu, Necip Fazıl, Mithat Cemal Kuntay, Ahmet Muhip Dranas, İbrahim Çallı, Niyazi Berkes, Şevket Rado, Adnan Adıvar ve daha ismini sayamadığımız nice kişi Küllük’e gidip gelenler ve müdavimler arasında yer almaktadır.

Attila İlhan’ın sanatçı ve edebiyatçıların Küllük’te toplanma nedeni olarak Beyoğlu’na nazaran Beyazıt’ın daha ‘ucuz’ olduğu iddiası vardır.

Ama değinmeden etmeyelim, Küllük Kahvesi için en önemli gözlemi Neriman Hikmet aktarır. Neriman hanım bilindik edebiyat, sanat, meraklılar, akademisyenler, müdavimler dışında insanlardan bahseder ve Küllük’ün akşamlarına dair gözlemlerini aktarır:

“Küllük’ün gece hayatını bakırcılar yaşar. Küllük gece oldu mu, artık bambaşka bir hüviyete bürünür. Tıpkı bir köy odasına benzer, köy kahvelerini andırır. Bakırcıların bir küçük okur yazar çocukları vardır. Ona gazete okuturlar ve hepsi çocuğun etrafını alarak onun okuduklarını dinleyerek dünyadan, memleketten haberdar olurlar.

Onların da burada kendilerine göre bir hayatları var. Daima 66 oynarlar. İşte Küllük sistemi bununla tamam olur. (…) Küllük bütün müşteriler, boyacıları, çalgıcıları, dilencileri, önünden geçen ölülerile hergünkü hayattan kopmuş canlı parçadır.”3

Neriman Hikmet’in Küllük üzerine yazısı. Vatan Gazetesi, 28 Ekim 1941.

Küllük Mecmuası’na doğru

Küllük Kahvesi’nin içinde dolaşmaktan Küllük Mecmuası’na gelemiyoruz bir türlü.

Dönemin genç edebiyatçı ve sanatçıları yazılıp çizilenden, dünyadan, memleketten, gidişattan memnun değildir. Geleneğin dışında çağdaş bir üretimin pek tabii mümkün olacağını ve bunun olanaklarını düşünürler.

Kahvede bir araya gelen edebiyatçılar yazdıklarını ve yazılanları tartışır, edebiyatta yeni bir çağın açılması gerektiğini düşünerek bir dergi çıkarmaya karar verirler. Çıkacak dergide Sait Faik ve Sabahattin Kudret ön planda tutularak, genç edebiyatçılar, geleneğe karşı sözlerini söylemek istemektedir.

Derginin çıkmasını Abidin Dino üstlenecektir. Üstelik yakınlarda bir yurt işleten Alaeddin Hakgüder derginin masraflarını karşılamayı kabul etmiş, gönüllü olmuştur.

Ama dergiye bir ad lazım. Hasan İzzettin Dinamo girer araya ve Küllük Kahvesi’nin gediklisi Yahya Kemal’e durumu anlatır, çıkaracakları dergi için bir ad önermesini ister. Pek de üstünde durmaz üstad, ‘Kayık’ diye önerir ama genç edebiyatçıların aklına yatmaz.

Madem bir kahvede buluşuyorlar ve dergi fikri burada hayat bulmuş, o halde derginin adı da ‘Küllük’ olsun önerisi Hasan İzzettin Dinamo’dan gelir ve kabul edilir.

Bir fikir ve sanat mecmuası olan Küllük, 1940’ın eylül ayında nihayet ilk baskısını yaparak okurun karşısına çıkar. 6 aylık aboneliği 75 Kuruş eden Küllük’ün, yıllık aboneliği 1 Lira olarak belirlenir.

Nihayet, herkes derginin geleceğinden emindir.

Küllük mecmuası kapağı.

Kapakta Abidin Dino’nun kahvenin müdavimlerini çalıştığı bir resim vardır ki 2. Dünya Savaşı’nın bütün karmaşası, yıkımı, yalnızlığı, tedirginliği görülebilir. 15 Kuruş’luk Küllük, bir de Sadri Ertem’in kaleminden çıkma beyanname yayınlar.

Dünya savaşının tüm hızıyla sürdüğü sırada bir dergi çıkarmak kolay olmamakla birlikte, derginin içini doldurmak da zordur. Bir sayı çıksa da kapağı, sayfa uygulaması ve içeriğiyle edebiyatımızda her zaman anılmayı hak eden dergilerin başında gelmektedir Küllük.

Dünyanın değişmekte olduğunu gören edebiyatçılar, edebiyatın ve sanatın da değişmesini istemektedir. Toplumun iyiye ve güzele dair umudunu sanat ve edebiyatla yeşertmek gerektiğini düşünen genç edebiyatçılar, eserlerini bu yönde vermek için çaba göstermektedirler; Küllük de bu çabanın bir dergisi olarak var olur.

Ayakkabı kutusu değil sigara tabakası, hem de altın

Başta alıntı yaptığımız Orhan Veli şiiri de Küllük’ün üçüncü sayfasında yer almaktadır.

‘Yılların İçinden’ kitabında Abidin Nesimi şiirden, ‘Tahattur’dan bahseder ve bu şiirin bir yolsuzluğa gönderme yaptığını vurgular.

Velhasıl bir barut ihalesi yapılmıştır, dönemin iktidarı, tek parti ve CHP bu ihaleyle barut almıştır. Fakat iş burada bitmiyor… İlgili bürokrat, barut ihalesini alan firmadan ‘altın tabaka’ rüşvet almıştır. İrtişa ya da yolsuzluk buradan kaynaklanmaktadır.

Sosyal medya yok tabii, 1940’larda insanlar fısıltı gazetesinden öğrendiği yolsuzluğu şiirde de okuyunca devlet, ‘milli menfaatler’ gereği olaya el koymuştur.

“Dergi kapatmanın ya da dergi, kitap toplatmanın yasal bir yöntemi yoktu o dönemde. ‘Küllük Mecmuası Sahip ve Neşriyat Müdürlüğüne’ Emniyet Müdürü Muzaffer Akalın imzasıyla gönderilen 26.09.1940 günlü yazıda kısaca, ‘Küllük Mecmuasının Dahiliye Vekâletinin’ buyruğuyla kapatıldığı belirtiliyor.”4

Kararlar Dairesi Müdürlüğü arşivinden ‘ücreti mukabilinde’ aldığımız karara göre derginin kapatılmasına dair aşağıdakiler yazılmakta, Reisicumhur ve İcra Vekilleri Heyeti’ndekilerin imzası yer almaktadır.

Yazıldığı gibi aktarıyorum:

“İstanbulda münteşir ‘Küllük’ mecmuasının Devletin umumî siyasetine aykırı neşriyatta bulunduğu görüldüğünden kapatılması; Matbuat Umum Müdürlüğünün 25/9/1940 tarih ve 3007/2430 sayılı teklifi üzerine Matbuat Kanununun 50 inci maddesine tevfikan İcra Vekilleri Heyetince 26/9/1940 tarihinde kabul olunmuştur.”

Küllük için kapatma kararı.

Altın tabaka rüşvetinin yer aldığı düşünülen şiire ‘Devletin umumî siyasetine aykırı neşriyat’ denilmesi günümüzde iyiden iyiye anlaşılır da, 1940’lar için ne diyeceğimi pek bilmiyorum. Gelenek devam ediyor, diyebiliriz. Tesellimiz odur ki kimse tutuklanmamış, ceza almamış ve hükmen tutuklu sıfatıyla içeride tutulmamıştır.

Bir de dedikodu var bu işte

Şimdiye kadar belgelerden, kaynaklardan yazdıklarımızla Küllük’ü ve Orhan Veli şiiriyle dönemi anlatmaya çalıştım, ama bir de dedikodu var bu işte.

Nerede, ne zaman okuduğumu anımsayamadığım için elimdeki kaynaklardan alıntı yapamıyorum ama aklımda kaldığı kadarıyla meselenin dedikodu kısmını aktarmaya çalışacağım.

Can Yücel’in ‘Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim’ şiirinde de dile getirdiği üzere ‘çapkın’ Hasan Âli Yücel’e dayanıyor söylentinin bir ayağı.

Efendim rivayet odur ki dönemin milli eğitim bakanı Hasan Âli Yücel, sevgilisine bir altın tabaka hediye etmiş, o hediye de memleketin diline dolanmıştır. Şiirde ‘tabaka’ sözcüğünü gören bakan bey sinirlenmiş, kendine ve sevgilisine gönderme yapıldığını düşünüp olaya el atmıştır. Derginin kapatılmasının sebebi olarak ‘tabaka‘ sözcüğünün bu ilişkiyi ve hediyeyi çağrıştırması gösterilmektedir.

Artık hangi nedenle olduysa edebi kazı gerektirecek bu durum için neyse ki elimizde devletin resmi kurumlarından alınmış bir belge ve kapatma kararı vardır.

Orhan Veli’nin şiirinde aşkın ve özlemin, saygının ve vefanın, çağırmanın ve beklemenin, ummanın ve sevmenin her adımı, her şeye rağmen sezilmektedir.

Şiir bu, ne ayakkabı kutusuna sığar ne de altın tabakaya.


[1] Orhan Veli, Bütün Şiirleri, İş Bankası Kültür Yayınları, 9. Basım Ekim 2024, Sf.95

[2] Hasan İzzettin Dinamo, İkinci Dünya Savaşı’ndan Edebiyat Anıları, de Yayınevi, Şubat 1984, Sf. 97

[3] Neriman Hikmet, Vatan gazetesi, 28 Ekim 1941

[4] Nevzad Sudi, Küllük Anıları, Mephisto Yayınları, 3. Baskı Eylül 2004, Sf. 37