Gazetecilik: Dünyanın en iyi işi
G

Mustafa Alp Dağıstanlı
Mustafa Alp Dağıstanlı
Gazeteci. Kitapları: 5Ne1Kim? - Gazeteciliğin Mutfağından Sansür - Otosansür Hikayeleri, Bildiğin Gibi Değil - Osmanlı, Anekdotlar: Edebiyat Tarihimizden Anılar, Tanıklıklar

MUSTAFA ALP DAĞISTANLI

mustdagistanli@gmail.com

Bu hafta kürsüyü Gabriel Garcia Marquez‘e bırakıyorum.

Adamın biri Kolombiya’da bir üniversitenin yetkililerine, gazetecilik okumak isteyen bir öğrencide ne gibi nitelikler ve yetenekler aradıklarını sormuştu. Cevap netti: “Gazeteciler sanatçı değildir.” Bununla birlikte, ben bugün matbu gazeteciliğin kesinlikle edebi bir sanat olduğu görüşündeyim.                                                            

50 yıl kadar önce gazetecilik okulları yoktu. İşi haber merkezinde öğrenirdi insan, matbaada, civardaki kahvede ve cuma akşamı meyhanelerinde öğrenirdi. Tüm gazete, gazetecilerin yetiştirildiği ve ıvır zıvır tartışmalar olmaksızın haberlerin basıldığı bir fabrikaydı.

Haber merkezindeki hava mesleğin moralini yükselten cinstendi. Biz gazeteciler daima omuz omuza dururduk, ortak bir hayatımız vardı ve öylesine tutkuyla bağlıydık ki işimize, başka hiçbir şeyden konuşmazdık. İş, kişisel hayata çok az yer bırakan sıkı arkadaşlıklar geliştirirdi.

Rutin editoryal toplantılar yoktu. Ama her akşamüstü saat beşte tüm gazete haber merkezinin bir köşesinde kahve molası için toplanır, günlük gerilimlerden sıyrılıp bir nefes alırdık. Bu, gazetenin her bölümündeki günün konularını tartıştığımız ve ertesi günkü gazeteye son rötuşlarımızı yaptığımız açık bir toplantıydı. Bu spontane toplantılarda birşeyler öğrenemeyenler ya da hep aynı şeylerin konuşulmasından sıkılanlar, gazeteci olduğunu ya da olmak istediğini sanıp aslında olmayanlardı.

Gazete o zamanlar üç büyük bölüme ayrılmıştı: haberler, izlenimler/röportajlar ve editor yazıları. En hassas ve prestijli bölüm editör yazılarıydı. En alt iş ise muhabirlikti, bu işe stajyerlik ve ayak işleri dahildi. Zaman ve mesleğin kendisi, gazeteciliğin tam tersi yoldan ilerlediğini gösterdi. İtiraf edeyim: Ben 19 yaşında, hukuk fakültesinin en kötü öğrencisiyken, kariyerime editör notları yazarı olarak başladım. Değişik bölümlerin merdivenlerini aşındırarak ve çok çalışarak kıdemli muhabirliğin en üst seviyesine ulaştım.

Meslek, kendimizi kültürel olarak yetiştirmemizi gerektiriyordu. Çalışma ortamı da bu ihtiyacı teşvik ediyordu. Okuma, işle ilgili bir bağımlılık oldu. Kendini yetiştirenler genellikle istekli ve çabuk öğrenenlerdir ve o günlerde biz de tam öyleydik, kendi deyişimizle, hayatımızı dünyanın en iyi işini yaparak geçirmeye çalışıyorduk. Hayat boyu gazeteci, iki kez Kolombiya cumhurbaşkanı seçilmiş Alberto Lleras Camargo liseyi bile bitirmemişti.

Gazetecilik okullarının kurulması, mesleğin akademik destekten yoksun olmasına karşı bilgiççe bir tepkiydi. Artık bu okullar yazılı basın için değil, icat edilmiş ya da edilmemiş, akla gelebilecek her tür haber mecrası için eğitim veriyor.

Bu coşkunluk içinde, mesleğin 15’inci yüzyıldaki başlangıcından beri sahip olduğu mütevazı ismi bile çöpe attılar. Artık adı gazetecilik değil, iletişim bilimi veya sosyal iletişim. Bu değişikliklerin genel etkisi iç açıcı değil. Bu akademilerden mezun olan genç öğrenciler hayallerle dolu ve önlerinde uzun bir hayat var. Ama çoğunun gerçeklikle veya hayatın can alıcı sorunlarıyla bağı yok gibi görünüyor. Ünlü olma hayalleri önde geliyor mesleklerinden ve yeteneklerinden, özellikle de en önemli iki koşul olan yaratıcılık ve pratikten.

Mezunların çoğu bariz eksiklerle geliyor. Doğru dürüst dilbilgisi ve sözdizimi bilgisinden yoksunlar ve karmaşık kavramları anlamakta zorlanıyorlar. Bazıları bir bakanın masasında bulduğu gizli belgeleri tersten okuyabildiğini, sıradan konuşmaları muhatabına haber vermeden kaydedebildiğini ve mahrem bir görüşmede öğrendiği bilgileri yayınlayabildiğini söyleyip övünüyor.

Bu etik ihlallerinin en tehlikeli yanı, mesleğin bile bile yanlış anlaşılmasından kaynaklanması; böylelikle haber atlatma ihtiyacı, öbür tüm ihtiyaçların önüne geçmiştir. En iyi hikayenin, çoğunlukla, daha iyi anlatılan hikaye olduğu temel gerçeğinden etkilenmezler de ilk önce anlatmanın peşinde koşarlar. Bazıları kendi eksikliklerinin farkındadır, okulun onları yüzüstü bıraktığını düşünür ve şimdi ihtiyaç duydukları meziyetleri,  özellikle de merak duygusunu öğretmediler diye öğretmenlerini suçlamaktan çekinmezler.

Doğru, bu eleştiriler genelde eğitime de yöneltilebilir; öğrencileri yetiştirmek yerine malumata boğma kısırdöngüsüne kapılmış hantal bir okul sistemiyle bozulan eğitime. Ama özellikle gazetecilik söz konusu olduğunda anlaşılıyor ki meslek, çalışma araçları kadar hızlı gelişmedi ve gazeteciler kontrolsüz bir şekilde mesleği deli gibi geleceğe sürükleyen bir teknoloji labirentinde kayboldu. Başka bir deyişle: gazetecilik işi, kendi neferlerini, muhabirlerini yetiştirmeyi boşverip meslek ruhunu güçlendiren eski katılım mekanizmasını bir yana bırakarak maddi modernizasyon için kendini gözü dönmüş bir rekabetin içine soktu. Haber merkezleri, yalnız yürüyenler için antiseptik laboratuvarlardır, orada okurların kalplerindense dünya dışı fenomenlerle iletişim kurmak çok daha kolay görünür. İnsanlıktan çıkış dörtnala.

Hayatımız boyunca hayalini kurduğumuz teknolojik parıltıların ve iletişimin başdöndürücülüğünün, gazetelerin sonunu nasıl hızlandırdığını ve bunun günlük acısını nasıl arttırdığını anlamak kolay değil. Acemi muhabirler editörlerinden yakınıyor, altı saatte bitirilmesi imkansız bir haberi bitirmeleri için sadece üç saat veriyorlar diye. İki sütunluk metin yazmaları isteniyor, sonunda sadece yarısı kullanılıyor. Daha da kötüsü, gazeteyi çatmanın paniği içinde, kimsenin onlara bunun nedenini açıklayacak zamanı veya sabrı yok, hatta bir teselli sözüne bile zamanı yok. “Nasihat bile çekmiyorlar” dedi genç bir muhabir, patronlarıyla kişisel bağ kurmak istiyordu. Hiçbir şey yapmıyorlar: Eskiden bilge ve iyiliksever bir baba olan editörün, teknolojinin kürek mahkumu olarak kendisini kurtaracak gücü ve zamanı bile yok.

Her zaman nihai gazetecilik standardı olarak gördüğümüz haber içeriğinin önemini azaltan şey, inanıyorum ki zaman sıkışıklığı ve alan kısıtlamaları. Ama bu öyle bir hedef ki daha fazla zaman, daha fazla araştırma ve daha fazla düşünmenin yanısıra belli bir yazma sanatı bilgisi de istiyor. Aslında, bu bir olayın ayrıntılı ve gerçeğe uygun bir şekilde yeniden inşa edilmesi. Başka bir deyişle: okur sanki olay anında oradaymış gibi öğrenebilsin diye gerçek hayatta meydana geldiği şekliyle anlatılan gerçek bir hikaye.

Teleks icat edilmeden önce bir adam ilahi görev aşkıyla radyoyu dinleyip gaipten gelen fısıltılar gibi havada uçuşan dünya haberlerini yakalardı. Bilge bir yazar, sanki tek bir omurdan yola çıkıp bir dinozorun iskeletini yeniden kurar gibi, geçmişini ve ilgili başka ayrıntıları ekleyerek dağınık parçaları biraraya getirirdi. Bir tek editoryal yazmak yasaktı, çünkü o yayın yönetmeninin kutsal hakkıydı, o yazmamış olsa da herkes editoryalleri onun yazdığını varsayardı ve bu elyazısı metinler daima karışıklıklarıyla ünlüydü. Eski yayıncılar, bu yazıyı çözsün diye özel bir dizgici tutardı.

Bu yarım asırda varılan aşamada, artık haber ve röportajlarda yorum ve kanaat yer alıyor, editoryal yazılar verilerle bezeniyor. Gelgelelim, ortaya çıkan sonuç hiç de iyi değil, çünkü bu meslek hiç bu kadar tehlikeli olmamıştı. Yalan ya da gerçek açıklamalarda aşırı alıntı kullanımı, bilmeden ya da bile bile hatalara, kötücül manipülasyonlara ve zehirli çarpıtmalara yol açıp haberi ölümcül bir silaha dönüştürüyor.

Haber kaynaklarından veya adının açıklanmasını istemeyen hükümet yetkililerinden veya herşeyi bilen ama kim olduklarını kimsenin bilmediği gözlemcilerden alıntılar cezasız kalan her tür ihlali örtbas eder. Ama suçlu taraf, ahmakça alet olup olmadığını, bilgiyi haber kaynağı tarafından seçilen biçimde aktarırken manipüle edilip edilmediğini kendine asla sormaksızın kaynağını açıklamama hakkını elinde tutar. Ben kötü gazetecilerin haber kaynaklarını, hele bu bir resmi kaynaksa, kendi hayatları gibi benimsediğine ve onlara mitik nitelikler bahşettiğine, onları koruduğuna, beslediğine, sonunda da ikinci bir kaynak ihtiyacını reddetmeye yol açan tehlikeli bir suç ortaklığı geliştirdiğine inanırım.

Su oyundaki bir suçlu da ses kayıt cihazı. O icat edilmeden önce iş sadece üç şeyle gayet iyi yapılıyordu: not defteri, şaşmaz bir etik ve kaynakların söylediği şeyleri duyan bir çift kulak. Kayıt cihazı için mesleki ve ahlaki kılavuz henüz icat edilmedi. Birilerinin genç muhabirlere öğretmesi gerekiyor, kayıt cihazı hafızanın yerini tutacak bir şey değil, mesleğin doğuşunda gayet iyi işe yarayan not defterinin geliştirilmiş bir türü.

Kayıt cihazı dinler, dijital bir papağan gibi tekrar eder, fakat düşünmez; sadıktır fakat kalbi yoktur; ve sonunda harfi harfine kaydedeceği şey, konuşulan kişinin gerçek kelimelerine kulak kesilen ve aynı zamanda, o kelimeleri bilgisi ve tecrübesiyle ele alıp değerlendiren gazetecinin yakaladığı şeyden asla daha güvenilir olmayacaktır. Radyo mülakatları için teyp birebir ve anında sonuçlar sağlamada muazzam bir avantaja sahiptir, ama mülakatçıların çoğu bir sonraki soruyu düşündüğü için cevapları dinlemez.

Mülakatın aşırı büyütülmesinde suçlu kayıt cihazı. Radyo ve televizyon, doğası gereği bunu nihai hedef haline getirdi, ama artık yazılı basın bile gerçeğin sesinin gazetecinin sesi değil, röportaj yapılan kişinin sesi olduğu yanlış fikrine kapılmış görünüyor. Kayda alınmış mülakatların yazıya dökülmesi, birçok gazete muhabirinin foyasını ortaya çıkarıyor: Kelimelerin seslerini karıştırıyorlar, anlamı ifade etmekte zorlanıyorlar, dilbilgisinde boğuluyorlar ve sözdizimi yüzünden kalp krizi geçiriyorlar.

Belki de çözüm, gazeteci dinlerken zekasını kullanıp edit edebilsin diye o mütevazı not defterine dönmek ve kayıt cihazını değersiz bir tanık rolüne indirgemek. Günümüz gazeteciliğini yozlaştıran ve mahçup eden etik ihlallerin ve öbür sorunların her zaman ahlaksızlıktan değil, aynı zamanda mesleki beceri eksikliğinden kaynaklandığına inanmak rahatlatıcı.

Gazetecilik okullarının talihsizliği, belki de, meslek için faydalı şeyler öğretip mesleğin kendisi hakkında çok az şey öğretmeleri. Evet, beşeri bilimler derslerine devam etmeliler, ama belki o kadar hırsla ve öncelikle değil, böylece öğrenciler liseyi bitirdiğinde eksik olan kültürel donanımlarını geliştirebilir. Fakat okullarda her eğitim üç temel ilkeye dayanmalı: yatkınlık ve yeteneğin önemi; araştırmanın bir uzmanlık alanı olmadığı, tam tersine, tüm gazeteciliğin tanımı gereği araştırmacı olması gerektiği kesinliği; ve etik’in arasıra başvurulan bir meslek şartı değil, tıpkı vızıltının atsineğiyle gelmesi gibi, gazeteciliğe her zaman eşlik etmesi gerektiği bilinci.

Bununla birlikte, nihai hedef, mesleğin tarihini eleştirel bir bakış açısıyla inceleyen ve onu bir kamu hizmeti olarak orijinal çerçevesine oturtan küçük gruplar halinde pratik seminerlerle temel öğretim sistemine geri dönmek olmalı. Başka bir deyişle, her akşam 5’te verdiğimiz kahve molalarındaki ruhu eğitime yeniden aşılamak.

[Buradaki dört paragrafı çevirmedim, o zamanlar Latin Amerika için tasarladıkları deneysel bir eğitim programından bahsediyor.]

Gazetecilik, ancak gerçeklikle yüzleşerek özümsenebilen ve insanileştirilebilen doyumsuz bir tutkudur. Bu tutkuyla pişmemiş hiçkimse bu köleliğin hayatın belirsizliklerinden nasıl beslendiğini hayal edemez. Bunu yaşamamış hiçkimse haberlerin yarattığı olağanüstü heyecanı, haber kovalarken ulaştığı orgazmı ve başarısız olduğunda hissedilen moral çöküntüyü tasavvur edemez. Gazeteci olmak için doğmamış, sadece bu mesleği yaşamaya amade olmayan hiçkimse haber bittiğinde sanki herşeyin sonuymuş gibi görünen, ama insanı asla rahat bırakmayan bir hisle beş dakika sonra daha büyük bir şevkle yeniden başlayan bu akılermez ve doymak bilmez işi sürdüremez.

Birkaç not:

20 yıldan çok oluyor, NTV dış haberler servisinde çalışırken bir arkadaşım bu konuşmanın The Independent gazetesinde yayınlanmış versiyonunu getirmişti. Gazeteden kesilmiş bu yazıyı okumuş, herkesin de okumasını istediğim için çevirmiş, Ümit Kıvanç’ın o zamanki sitesi haysiyet.com’a vermiştim. The Independent‘taki ve benim çevirimdeki başlık ‘Bir gazeteci olarak hayatım‘dı.

Geçenlerde bir şey ararken karşıma bu çeviri çıktı, bu sefer Ümit’in yeni sitesi Riya Tabirleri‘nde, şu notla:

“Gabriel Garcia Marquez’in Inter-American Press Association toplantısında yaptığı konuşmadan derlenmiş, Index on Censorship dergisinin 25. yıldönümü özel sayısında (Mart 1997) yeralmış metni, Mustafa Dağıstanlı çevirmişti, ben de haysiyet.com’da yayımlamıştım. Marquez artık yok. Haysiyet.com da. Ama yazı kalır.”

Marquez 17 Nisan 2014’te ölmüştü, Ümit de işte bu vesileyle yazıyı tekrar basmıştı. O arada gördüm ki 18 Nisan’da yazıyı Bianet de basmış, şu notla:

Ümit Kıvanç’ın Riya Tabirleri blogundan aktarıyoruz; her zamanki gibi en güncel ve en beklendiği gibi. Teşekkürlerle. Kıvanç’ın kısacık sunumu ve Marquez’in kısacık yazısı.”

Çeviriyi yapana da teşekkür etmeyi akıllarından geçirdiklerine emin olduğum için ben de ‘her zamanki gibi ve en beklendiği gibi’ emeğin değerini bilen Bianet’e teşekkür borçluyum, huzurlarınızda ödüyorum bu borcu.

Dediğim gibi, ben yazıyı Index on Censorship‘ten değil, The Independent‘tan çevirmiştim. Index, Marquez’in yazıyı kendileri için kaleme aldığını belirtiyor, ama bu yazı aslında bir konuşmanın metni, belki yazı istediklerinde yazarımız konuşma metnini gönderdi. Marquez bu konuşmayı 7 Ekim 1996’da Los Angeles’ta toplanan Inter-American Press Association’ın 52’nci genel kurulunda yapmış.

Bunun üzerine konuşmanın peşine düştüm ve Sage Journals’da (Mart 1997) buldum, İngilizcesini. Sonra İspanyolcasını da buldum. Marquez konuşmayı İspanyolca yapmış, El Pais de 20 Ekim 1996’da basmış.

Konuşmanın/makalenin İngilizce bir versiyonuna daha rastladım, Sage’le arasında çeviri farkları var. Index de, The Independent da konuşmanın tamamı değil.

Sonuç olarak eski çeviriyi elden geçirip eksik bölümleri tamamlayarak (dediğim gibi, sonlardaki eğitim programı bölümünü ben de atladım) burada yayınlıyorum. İngilizce çeviriyi gözden geçiren çevirmen arkadaşım Zeynep Rona’ya da, birkaç paragrafı İspanyolcasından kontrol edip daha anlaşılır kılan gazeteci arkadaşım Zekine Türkeri’ye de teşekkür.

OYUN

Kurallar ve puanlama

* Kelimeler en az 4 harfli olmalı
* Aynı harf bir kereden fazla kullanılabilir
* Özel ad yok, mastar yok

Toplam 12 kelime bulacaksın.

4 harfli kelime = 2 puan
5 harfli kelime = 4 puan
6 harfli kelime = 6 puan
7 harfli kelime = 12 puan
Ortadaki harfe 5 puan hediye

İlave her harf 3 puan

7 harfin tümünü kullanırsan 7 puan da hediye.

Ben 184 puan toplayabildim…

Bu oyunu Merriam-Webster’dan aldım, birkaç minik değişiklik yaptım.