
MUSTAFA ALP DAĞISTANLI
Dilbilimci Goichi Kojima aşağı yukarı 6 bin dilin gramerini biliyor. Zaten dünyada da aşağı yukarı 6 bin dil var. (Bunların pekçoğu bir iki kuşakla ölecek.)
Goişi’ye “Kaç dil biliyorsun?” diye sorduk, sorumuzun ne kadar muğlak olduğunu öğrendik, anladık. “Dil bilmekten kastınız nedir?” diye sordu. Gramerini bilmekse, işte 6 bin.
Yok, çarşıda pazarda alışveriş edip günlük ihtiyaçları halletmekse (Kapalıçarşı satıcıları gibi diyelim), “Bir sıfır atmak gerekir: 600” diye cevap verdi.
Okuduğunu anlamak, bir meseleyi konuşmak, bir sohbeti yürütmekse dil bilmek, “Bir sıfır daha atmak gerek: 60.”
Sadece konuşmak, tartışmak, okumak değil de yazmayı da becermek demekse, “Herhalde 10, 12.” (Goichi Kojima, Türkçe yazışırken adını, olması gerektiği gibi, ‘Goişi’ yazıyor. Ben de çoğu yerde öyle yazdım.)
Goişi’nin iyi bildiği dillerden biri Zazaca; yedi yıl çalışmış, köylerinde yaşamış. “Zazaca, Kürtçenin bir lehçesi değil, ayrı bir dil” diyor. Komşu Kürt ve Zaza köyleri kendi dilini kullanıp birbiriyle anlaşamıyor; ancak Türkçeyle. Goişi, Zazacanın ayrı bir dil oluşunu bir tek bu gözlemine dayandırmıyor, iki dilin yapısında farklılıklar var, mesela fiil çekimlerinde farklılıklar var. Bazı Kürtler pek hoşlanmamış Goişi’nin vardığı sonuçtan. Devlet de hoşnut değil, Türkçeden başka dil mi var yani!
Goişi 1985’te Ovacık’ta üç gün hapiste kalmış. Yüksekte demir parmaklıklı bir pencere var, Goişi oradan bugün de hatırladığı şu türküyü duyuyor (Goişi ezgisiyle söylüyor):
Dıye, dıye, dıye, dıye
Dıye emser biyâ k’öyü
Tsay berbenay? Tsay jibenay?
Kami dôtoro? Mıré ne vânay?
(Acıklı) Oy, oy, oy, oy
Köyümüz yeşerir,
Niye ağlıyorsun?
Kim sana vurdu?
Niye söylemiyorsun?
Goişi aç, onu içeri atanlar yiyecek vermiyor. O parmaklıktan bir kase aşure sallandırılıyor hücreye her gün. Muharrem ayındayız. Goişi üç gün sonra çıkınca bir kız çocuğu geliyor yanına:
“Aşure güzel miydi?”
“Çok güzeldi. Kim yaptı?”
“Hepimiz.”
Goichi Kojima daha lisedeyken bir sürü dil biliyormuş, dile özel bir yeteneği olduğu aşikar. Japonya’da üç yıl okuduktan sonra 1968’de bursla Fransa’ya, Strasbourg Üniversitesi’ne gitmiş; dilbilim, fonetik ve etnoloji okumuş. Etnoloji masteri yapmış. Doktora tezi de yine Strasbourg Üniversitesi’nde Türkçe’nin şiveleri üzerine.
Türkiye’ye ilk kez 1970’te gelmiş turist olarak. Batı bölgelerini dolaşmış o zaman. Doktora tezi Anadolu’daki Türkçe şiveleri olduğu için sonra heryere gitmiş. Ama tezi için gezip araştırma yaparken bir yandan da azınlık dillerini araştırmış, tabii kimseye bir şey demeden, çünkü o zamanlar Türkiye’de azınlıkları, dillerini araştırmak demek ne demek!
1970’lerin ortalarında yolu Hopa’ya düşmüş, bir kahvede otururken iki adam Türkçe olmayan, hiç de duymadığı bir dilde konuşuyormuş. Nece konuştuklarını sormuş. “Lazca” demişler. Goişi, birkaç kelime öğretmelerini istemiş. Bunun üzerine Laz adam telaffuzu zor Lazca bir kelime söylemiş, tekrarlasın diye. Goişi gayet güzel tekrarlamış. Adam bir kelime daha söylemiş, Goişi onu da layığıyla seslendirmiş. Goişi’nin özel yeteneğinin yanısıra Japoncadaki bazı seslerin Lazcadakilere benzemesi de işe yaramış. Bunun üzerine Laz kararını vermiş: “Tamam, sen Lazca öğrenebilirsin.”
Öğrenmiş. Hem de nasıl! Her Laz kasabasında ayrı Laz lehçesi konuşulduğu için Goişi bütün Laz coğrafyasını, birçok köyü de kapsayacak şekilde, adımlamış -adımlamış gerçekten, bugün arabayla tırmandığımız bazı köylere patikalardan çıkmış.
Temmuz başında Çamlıhemşin’in Laz köylerini dolaşıyoruz, Arhavi’den arkadaşım Hasan Sıtkı Özkazanç’la ben Goişi’ye mihmandarlık ediyoruz, Meǩalesǩiriti’li (Dikkaya) arkadaşımız Ramazan Kosanoğlu’nun kılavuzluğuyla. Beyija’dayız (Behice), yıllar önce ölen Ömer Seçer’in evini arıyoruz. Goişi çok zaman geçirdiği o evi görmek istiyor, Ömer Seçer’i öyle anacak belki, büyük oğlu Ayhan’ı iyi hatırlıyor, belki onu görecek. Bulamadık. Fırtına vadisine kondurulan 7 bin bungalovun şişirdiği turizm balonunundan saçılan parayla yapılmış ve yapılmakta olan dev gibi binalar köyün çehresini tanınamayacak şekilde değiştirmiş.
Dolanırkan bir balkondan bir kadın seslendi: “Goişi! Sensin değil mi? Hatırlıyorum seni, konuşmuştuk.”
İşte tanıdık bir çehre. Kadın Ömer Seçer’in evini tarif etti. İki yeni çirkin binanın arasında biçimsizleşmiş merdivenden inip sola döndük, köyün eski halinden bir parça önümüze serildi. Goişi evi tanıdı, yürüyoruz, biraz yukardaki bir balkondan bir adam seslendi: “Goişi! Goişi, dur geliyorum.” İsmail Kalay uçar-adım geldi.
Ömer Seçer’in evinin önünde torunları oynuyor. Kapıya bir kadın çıktı, geliniymiş, içeri davet etti bizi. Genişçe bir odaya oturduk. Ömer Seçer’in karısı, kızı, büyük oğlu Ayhan da geldi. Goişi’yle sarmaş dolaşlar.
Goişi 22 yıldır hiç Lazca konuşamamış; yazmış, yazışmış ama konuşacak kimse yok Strasbourg’da. Biraz pratiğe ihtiyacı var açılması için. Yine de hangi Laz köşesine gitsek, sorulara o yerin şivesiyle cevap veriyor, hepsi kafasında. Zaten yeni çıkan Lazca-Türkçe Sözlük‘ünün bir özelliği de bu; her kelimenin her şivedeki hali, kullanımı, açıklaması var. Sözlük 2072 sayfa, 50 bin kelime. Hazırlanmasında Goişi’ye 15 kişi eşlik etmiş, kendi Lazca lehçelerine hakim kişiler bunlar.
Birkaç gün sonra Pazar’a gittik, Goişi’nin sohbet toplantısı var. Biraz erken vardık, vakit geçireceğiz, Marina Cafe’ye attık kendimizi, ağaçlar altında, serin bir çay bahçesi. Tenha bir köşede bir masa bulduk, sandalyesi yok. Goişi’nin sigara dumanına, kokusuna karşı acayip alerjisi var, 20 metre ötede sigara içen biri bile boğabilir onu, rüzgar bu yöneyse. Bir adam geldi. Durumu anlattık. “Bekleyin” dedi, aksi. Sandalyeleri getirdi. “Goişi” diye seslendi, “Beni tanımadın mı?” Goişi gözlerini kıstı, başını geriye çekti, dikkatle baktı.
“Cahit ben, Goişi, Caahit. Ben seni hemen tanıdım, daha merdivenleri çıkarken, ama ses etmedim, bakalım sen beni tanıyacak mısın diye.”
Goişi’nin sigara hassasiyetinden bahsettim, “Sigara içenlere dikkat kesilmiştik” dedim.
“Bilmez miyim?” diye cevap verdi. Goişi’nin sigara alerjisi eskisinden bin beterdi şimdi.
Cahit devam etti: “Sen hep buraya gelirdin, bana bir sürü şey sorardın. Bahri bey vardı bir de, onunla çok konuşurdun. Öldü.”
Goişi ikisini de hatırladı, Cahit’i omuzlarından tutup özenle yanaklarından öptü. (Sevdiklerine hep böyle yapıyor.) Cahit bana döndü, “Goişi” dedi, “herkesle çarçabuk yakın ilişki kurardı. Onlarla konuşur, notlar alırdı. Hergün buradaydı.”
Goişi gibi 79 yaşındaki Cahit Erdeniz 1981’de almış burayı, o zaman bu zaman işletiyor. Daha önce bu bahçenin bir yanında düğün salonu da varmış, zaten park da o zamanlar deniz kıyısındaydı, şimdi otoyol kenarında. Burada Goişi’ye Lazca türküler de söyletiyorlarmış.
Goichi Kojima aynı zamanda müzisyen; besteleri var, yıllardır koro yönetiyor. Lazcayla ilgilenirken Laz şarkılarını da toplamış, notaya döküp bir kitap çıkarmış: Laz Şarkıları.
1986’da işte buradaki düğün salonunda bir düğünde Lazca şarkı okumaya geliyordu ki bir görevli Goişi’yi zorla Ankara’ya götürdü. Dışişleri’nde nahoş davranışlara maruz kaldı ve sınırdışı edildi. Oysa Lazca, Kürtçe, Zazaca, Çerkesçe araştırmasına izin veren bir belge vardı elinde. İzni Dışişleri Bakanlığı vermişti ve araştırma boyunca teybe kaydedeceği seslerin tümünün kopyasıyla birlikte Kürtçe, Zazaca, Lazca hakkında ayrıntılı rapor vermesini talep etmişti. Goişi sınırdışı edildiği 1986’da Ovacık’tayken Dışişleri Bakanlığı Kürtçe ve Zazaca hakkında bir ara rapor istemiş, Goişi de hemen yazıp bu raporu vermişti, Zazacanın Kürtçe olmadığını söylüyordu. İzin beş ay için verilmişti ama daha üç ay dolmadan sınırdışı edilince Goişi de nihai raporu yazmadı.
Türkiye 1990’ların başında azınlık dilleri üstündeki baskıyı kaldırmaya başladı. (Başbakan Süleyman Demirel, 1991’de, “Kürt realitesini tanıyoruz” demişti.) 1994’te Japon bir dilbilimcinin hükümete verdiği rapordan bahseden bir haber çıktı gazetelerde. Rapor ve haber Türkiye’nin çok dilli bir ülke olduğunu teslim ediyor, azınlık dillerinin zenginliğini gösteriyordu. Raporu Goişi yazmamış aslında. Türkiye’nin Strasbourg başkonsolosu Özcan Davaz Aralık 1993’te Goişi’ye bazı sorular sormuş, aldığı cevaplarla da bir ‘rapor’ oluşturmuş. Bu kulaktandolma rapor yüzde 95 oranında Goişi’nin cevaplarıyla örtüşüyormuş ama Davaz’ın kendi kafasına göre yazdığı şeyler de varmış. Japonca Wikipedia, bunlara dayanarak Türkiye’deki dil politikasının Goişi sayesinde değiştiğini söylüyor.
Goişi’nin Türkiye hakkında Japonca yayınlanmış üç de kitabı var. 1991’de Türkiye’nin Öbür Yüzü çıkmış, 50 bin satmış, 2010’de Kaptansız Gemi Türkiye‘yi çıkarmış, 30 bin satmış. Daha sonra ilk kitabının devamını yayınlamış. (Kitapların adını Goişi’nin kendisi benim için çevirdi, internette bu kitapların Türkçe ve İngilizce isimleri biraz değişik.)
Goişi yasak süresi dolunca 1994’te tekrar Lazistan’a geldi. Laz diyarlarını dolaşmaya, toplamaya, çalışmaya devam. Köylerde, kasabalarda insanların açtığı evlerde, kucaklarda kalarak.
2002’de Ardeşen’de bir esnafın evinde kalıyordu. Akşam bir bakıyorlar evin bulunduğu bölge askerle jandarmayla çevrili. Ne bu! ‘Güvenlik güçleri’ bir evi basmış. Yanlış ev! Doğru evin sahibine haber geliyor. O zaman Goişi, “İnelim” diyor, “biz onları basalım”. İniyorlar. Evsahibi komutanın yanına varıyor.
“Komutanım bu ne iştir böyle? Çağırdınız da gelmedik mi, sordunuz da söylemedik mi? Gizlimiz saklımız mı var? Esnafım ben, herşeyim ortada. Dilimizi araştıran bir bilimadamı… Nesi var bu çalışmanın?!”
Komutan, “Etnik ayrılıkçılık yapılıyor” falan diyor.
Evsahibi, “Goişi bir bilimadamı, bilimsel araştırma yapıyor, Laz dilini, kültürünü inceliyor. Üstelik hükümetten izni de var” diyor. “Gidip getireyim.”
“Sen gitme” diyor komutan, “başkası gitsin.”
Başkası eve gidip izin belgesini getiriyor. Böylece Japon işgal ordusu gelmiş gibi konuşlanan ‘güvenlik güçleri’ çekiliyor. Komutan şu bilgiyi veriyor ama: “Her zaman peşinizdeydik, nereye gitseniz sizi izliyorduk, yaylada, köyde, dağda…”
Goişi, İsmail Avcı Bucaklişi’yle beraber Lazca Gramer‘i çıkardı. Bu kitabı katkılarını aldığı bazı Lazlara dağıtırken Arhavi’de yakalanıp sınırdışı edildi. 2003.
Beyija köyündeki İsmail Kalay, sohbet sırasında, Goişi yakalandıktan sonra kendisiyle iki arkadaşının sorgulandığını anlatmıştı bize. Goişi bunları ta başından biliyordu, temas kurduğu insanlara başlarının belaya girebileceğini daha peşinen söylüyordu. Vazgeçen kimse olduğunu hatırlamıyor.
Goişi 22 yıl giremedi Türkiye’ye. Bütün bu zamanı Lazcaya hasrederek geçirdi yine de. Hazırladığı sözlüğü internete koydu önce, bir Lazca gramer sitesi de yaptı. Mektup yazan, soru soran, danışan herkese cevap verdi, muazzam bir titizlikle çalıştı, iğneyle kuyu kazdı, sonra kuyudan çıkardıklarını kullanıp yine iğneyle bir dağ üretti.
Bu emeğin internette gürültüye gitmemesi, cisimleşmesi için üç kişi kolları sıvadı: Kamil Aksoylu, Hasan Sıtkı Özkazanç, Ali Osman Öziskender. Bu üç cengaver bir imece örgütleyip bağışlar toplayıp bu devasa Lazca-Türkçe Sözlük’ün basılmasını sağladı. Sonra da Goichi Kojima’yı Lazistan’a davet ettiler.
Temmuzda geldiğinde beş Laz kasabasında sohbet toplantıları ayarlandı. Fındıklı, Arhavi, Hopa’da yapıldı. Ardeşen’in iptal edildiğini öğrendik. CHP Rize il yönetimi (Saltuk Deniz) iktidarın CHP’ye çullandığı bir dönemde böyle bir etkinliği belediyenin düzenlemesini uygun görmemiş. Kutlu olsun! Pazar sohbeti sallantıdaydı ama birkaç girişimle toplantı yapılabildi. Fındıklı ve Pazar belediyeleri salonlarını tahsis etti, başkanları da ilgilerini esirgemedi.
Arhavi Belediye Başkanı Turgay Ataselim aramalara, çağrılara cevap bile vermedi. Hopa’da ve Pazar’daki toplantılarda cehaletin cüretine, kötüniyetin küstahlığına, okuyup anlama zahmetine katlanmayışın şımarıklığına, 40 yıllık emeğe saygı göstermeyi önleyen hazımsızlığa dayanıp yavuz hırsızlık yapan (ve tabii ağızlarının payını dinleyicilerden ve moderatörlerden alan) bir iki kişi sayılmazsa Lazlar ölmekte olan dillerini ölse bile ölümsüzlüğe kavuşturan Goişi’yi sevgiyle sarmaladı.
Goişi gömlek cebinde kare şeklinde küçük renkli kağıtlar taşır. Bunlarla origami yapar. Origami ustasıdır Goişi aynı zamanda. Hopa’daki sohbet toplantısından önce 15 kadar çocukla iki saat geçirdi, origami öğretti, gösterdi onlara.
Günler bitti, dönecek, Rize havalanına götürdük, oturduk bir masaya çay içip uçak saatini bekliyoruz. Yan masada yedi sekiz yaşlarında bir kız çocuğu. Goişi elini cebine attı hemen, sarı bir kağıt çekti desteden, orasından katladı, burasından katladı, kanat çırpan bir kuş yaptı. Kızın yüzüne bir gülümseme yayıldı. Goişi kuşu kıza verdi, kız uçtu gitti.
DİLE GELENLER
‘Titanik’ten kurtulan tek Türk’ yanlış bilgi kurbanı
Günlük hayhuyun yeknesaklığında boğulmuş, dikkati dağılmış, umudunu yitirmiş ama hala ümit edecek küçük yalanlar icat etmeye çalışan bir adamım ben. Üstelik kapana kısılmışım. Pessoavari bir ruh hâlim var, ama yazıya dökecek kabiliyetim yok. Kanunlar, yönetmelikler, gelen-giden yazılar, telefon konuşmaları ile mesaiyi dolduruyorum.
Bu yaratıcı olmayan zaman yıkımından sonra biraz edebiyatla, biraz da tarihle oyalanıyorum. Birileri sorarsa, kendimi mecburiyetlerimle değil tercihlerimle tanımlıyorum. Dünyanın –en azından benim çabamla– değişmeyeceğine kaniyim. Kendimce ortalığı kirletmeden, kimseyi kendimden iğrendirmeden, birilerini mutlu etme telaşına da kapılmadan, öylece ve sadece yaşamak derdindeyim.
İşte böyle, “ucu herhangi bir yere varmayacak işlerle meşgul”ken (Ümid Gurbanov, Ufak Tefek Çeviriler) ve bu işlerle hayatımı sürdürmeyi arzular haldeyken denk geldim Moby Dick üzerine yazınıza. Benim derdim gibi dertleri olan insanlar az değilmiş, diye düşündüm. “Hiçbir yayıncının, editörün aklına çeviriyi kontrol etmek gelmemişti.” Siz hariç.
Sabrınızı zorlayarak bandı biraz geri sarayım…Doktoramı tamamladıktan sonra, suda boğulmalarda yapılan ilk yardım yöntemlerinin tarihini araştırmaya başladım. Derdim, farklı ülkelerde neler uygulandığı, suni teneffüs pratiğine nasıl gelindiği ve bu bağlamda Osmanlı’nın sürece katkısı olup olmadığıydı. Risaleler, kitaplar, gazete haberleri ve arşiv belgeleri arasında gezinirken tanıştım Dr. Besim Ömer Akalın’la. Geç dönem Osmanlı ve erken Cumhuriyet’in en önemli hekimlerinden biri. Kızılay’ın kurucularından. 70’in üzerinde kitap yazmış.
Araştırma ilerledikçe ibre Besim Ömer’e döndü. Hakkında yazılmış metinlere baktığımda hem akademide hem popüler kültürde bilinen bir isim olduğunu gördüm. Hatta birçok kaynakta “Titanik’ten kurtulan tek Türk” olarak anılıyor. Ancak, bu iddianın kaynağı, ölümünden beş yıl sonra yayımlanmış ve bazı maddi hatalar içeren 1945 tarihli bir gazete haberi.
Daha fazla araştırınca, onun kendi sözlerine, bir röportajına ulaştım: “Uzun bir tren yolculuğundan sonra çok yorulacağım… Birkaç gün Paris’te kalırım, Titanik’ten sonraki vapura binerim, dedim. İki gün Paris’te kaldım. Dinlendim. Şerburga geldiğim zaman Avrupa’da kıyametler koptu: Titanik batmış.”
Peki, Titanik’e bilet almamış biri nasıl “Titanik’ten kurtulan tek Türk” olarak anılabilmişti? Bu sorular beni uzun bir yolculuğa çıkardı. Belgeler arasında, Besim Ömer’in Amerika’ya Nihat Reşat Belger’le gittiğini gördüm. Titanik’e binen ama kazadan sağ kurtulan Bingöl doğumlu Neshan Krekorian ve David Vartanian’a rastladım. Besim Ömer’in İstanbul’da bir vapurdan düştüğünü, arkadaşı tarafından suni teneffüs uygulanarak kurtarıldığını okudum. Sonuçta da Besim Ömer’in popülerliğinin -ne yazık ki- onun yeterince araştırılmasına yetmediğini tespit ettim.
Bildiride de belirttiğim üzere, tarihi diğer bilim dallarından ayıran şey, daha ilk kelimeden itibaren sorgulanabilir olmasıdır. Kimileri devlerin omuzlarında yükselip daha uzağı görmeye çalışırken, biz tarihçiler; devleri, omuzları, devliğin kendisini, uzaklığı, kendimizi ve bakış açılarını sorgulayarak yazarız – ya da yazmalıyız.
Elbette bunları, içinde yer almak istediğim akademinin dışında kaldığım için daha rahat söyleyebiliyorum. Çünkü tarihçiliği mecburiyetle değil, bilinçli bir tercihle yapıyorum. (Çok istememe rağmen) akademik kriterlerin dışında, Hakan Kaynar’ın dediği gibi, yalnızca “yazdıklarımın bir gün benden hesap soracağı” ve beni şekillendireceği düşüncesiyle hareket ediyor; çok araştırıp az yazıyor, bir yere yetişme telaşı taşımadan ilerliyorum. Yolda sizin gibi dertleri olan dostları görmek yeni çalışmalara ilham veriyor. Sağlıcakla kalın.
Not: Besim Ömer hakkındaki bildiriye şu iki linkten ulaşabilirsiniz:
https://www.academia.edu/143053397/Besim_Ömer_ve_Titanik_Olmayan_Yolculu%25%0AC4%9Fun_Hikayesi
Aydın Bayarslan
Çevirideki ‘miçoz’
Moby Dick çevirisiyle ilgili yazınızı beğenerek okudum. Eyüpoğlu ve Urgan gibi iki önemli ismin, Mîna hanımın teslim ettiği gibi, medarı maişet motorunu işletmek için bir nevi zorunluluktan dahi olsa, bir klasiğin çevirisini hak ettiği özenden yoksun yapmış olmaları şaşırtıcı.
Ben de bir amatör denizci olarak ufak bir katkıda bulunmak isterim. Çeviri metninde ‘su deliği’ diye adlandırılmış ‘plug hole’ denizcilik diliyle en azından ‘tahliye deliği’, daha özgül tabirleriyle ‘tahlisiye deliği’, ‘firar deliği’ veya ‘miçoz’ diye tercüme edilmeliydi. Böylelikle okuyucuya ayrıntılara da önem gösterildiği belli edilebilirdi. Ali San
Demek büyük yayınevleri de…
Moby Dick yazınızı okudum. Genelde kitap çevirileri iyi olur, en azından kontrol edilir, çevirmene hakkı olan ücret ödenir ve iyi çevirmenlerle çalışılır diye özellikle YKY, İŞ Bankası ya da Can yayınlarından çıkan kitaplar alıyordum.
YKY’da 11 baskısı yapılmış bir kitapta belirttiğiniz hataların olması çok üzücü. Sizden sonra yorumlara baktığımda Can Yayınları’ndan çıkan aynı kitabın çevirisinde de okuyucular sıkıntı yaşamış. Demek ki büyük yayınevleri de hantallaşmış.
Çapraz okuma şansımız yok, zaten bu konuda ürkerek kitap alıyordum, iyice korktum. Ne yapmalıyız konusunda öneriniz varsa öğrenmek isterim. Umarım yazınızı ilgili yayınevleri de okumuştur. Aydın Kuş
MAD: Okurların yayınevlerini terbiye etmeye girişmelerinden başka çare göremiyorum. Şikayetlerini eleştirilerini duyuracaklar. İsterlerse bu köşeyi kullanabilirler. Belki daha etkili bir kanal bulurlar ya da oluştururlar. Nihayetinde para verip bir ürün alıyorlar, ürünler kalitesiz çıkıyorsa yayınevleri tazmin etmeli zararı, çürük mal satamamalılar. Hukukçular belki yardımcı olabilir: Tazminat davası açılabilir mi?
Eyvah!
(İzninizle:) Yaktın bizi!
Hocam şimdi biz bu Shakespeare’leri, Yunan klasiklerini, Moliere’leri yeniden mi okuyacağız? Eyvah ki Eyvah! Ümit Tan
Latifeli eleştiri
Biraz da size takılalım 🙂
“Birkaç minik değişiklik yaptığım bu yazı 11.6.2020’de Diken’de yayınlanmıştı” daha iyi olmaz mıydı?
[Benim cümlem şuydu: “Bu yazı birkaç minik değişiklikle 11.6.2020’de Diken’de yayınlanmıştı.” – MAD]
Bügün yazdığımız yazıyı değiştirip beş yıl önce yayınlamak mümkün değil zira.
(Amaç eleştiri değil latife bu arada.) Av. Melih Dağ
OYUN
En az 5 harfli kaç kelime bulabilirsin? Çıta 35’te. 9, 8, 7 harfli kelimeleri esgeçme!
