ONUR ÖNCÜ
@oencueeonurr
PKK 12’nci kongresinin sonuç bildirgesini yayınladı. 1978’de kurulan örgüt 47 yıl sonra kendini feshetti. Böylece ‘Kürt meselesi‘ ileri bir noktaya evrildi.
Sosyolog Prof. Dr. Mesut Yeğen, PKK’nın silah bırakma meselesinin artık bittiğini, asıl şimdi Kürt meselesini konuşacağımızı ifade etmişti.
Peki süreç bundan sonra nasıl ilerleyecek?
PKK metnindeki Lozan vurgusu şimdiden muhalefet cephesinde tartışma konusu oldu. Kamuoyunun ve muhalefetin kaygıları giderilecek mi? Mesele yeni anayasa mı?
Tüm bunları siyaset bilimci Doç. Dr. İsmet Akça’yla konuştuk.

Önceki ‘süreçler’de PKK’nın silah bırakması uzun vadeye yayılmıştı ama bu süreçte önce silahlara ‘veda’ edildi. Bu durumu nasıl görüyorsunuz?
Türkiye süreçler ülkesi. Cumhuriyet tarihinin son 25 yılını domine eden AKP belki de birbirinin devamı iki sürece soyundu Kürt meselesinde. 2008-2011 Oslo Süreci ve Demokratik Açılım ve Çözüm Süreci olarak adlandırılan 2013-2015 dönemi… Bu süreçler de aslında önce kamusal alanda bir barış ihtiyacının tartışılması ve bunun koşullarının oluşması üzerinden ilerlemiyor; daha ziyade devletin en tepesi ile örgütün en tepesinin arka planda yürüttüğü süreçler olarak yürüyordu. Bu hep böyle oldu. Süreçler daha sonra toplumsallaşmaya doğru açılıma dönüştürülmeye çalışıldı.
Üzerine konuştuğumuz bu son süreci ise biz 1 Ekim’de öğrendik. TBMM açılış konuşmalarından itibaren bu Suriye’yle ilgili konuşulan meselelerin arka planında Kürt meselesindeki gelişmeler olduğu açıktı. Ancak 22 Ekim’de (MHP Genel Başkanı) Devlet Bahçeli’nin bu kadar üst perdeden bir açılım yapacağını öngörmedik tabii. Ama şimdi görüyoruz ki bu süreç çok daha geriye gidiyor. Bu süreç ekimde kamuoyuna ilan edildi ama tabii ki bunun arkasında uzun bir hazırlık döneminin olduğunu tahmin etmek yahut varsaymak güç değil.
Şu anki durum geçmişe göre nasıl? Daha mı pozitif yoksa negatif mi?
Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla toplanan kongrede ‘örgütsel yapının feshedilmesi ve silahlı mücadele yönteminin sonlandırılması‘ kararı alındı ve açıklandı. Devamında da “Kararların uygulanması önder APO’nun süreci yürütüp yönlendirmesini, demokratik siyaset hakkının tanınmasını ve sağlam bütünlüklü bir hukuki güvenceyi gerektirir” diye eklendi. Ne olursa olsun bu kararın alınmış olması, daha önceki süreçlere baktığımızda, ulaşılamamış bir noktaydı. Bu açıdan hızlı ve ileri bir nokta.
2000’li yıllardaki süreçlere göre şöyle farkları var; o yıllarda iyi kötü AKP kendisini Türkiye’nin siyasal reformun öznesi, ‘demokratikleşmen‘nin öznesi olarak tarif ediyor ve Kürt meselesinde çözümü de bunun söylemsel çerçevesi içine sokuyordu.
O dönem bu ‘başarılı’ olmuştu…
Evet, o dönem bu söylemsel çerçeve kayda değer bir karşılık bulmuştu…
Şimdi de olur mu?
Ama şimdiki vaadi bir demokratikleşme çerçevesi üzerinden gitmiyor. Şu anki siyasal rejimin niteliğine baktığımızda bu en hafif tabirle otoriter-otokratik bir rejim. Şimdi bu mesele ‘terörsüz Türkiye‘ söylemiyle çerçevelendi. Burada genel bir demokratikleşme söylemi yok.
Yurttaş da genel olarak sonuca bakıyor. Yurttaş diyor ki “Terör bitti.” Bu da iktidar hanesine artı puan yazıyor.
Bence de böyle olacak. Bu süreçte hep (Cumhurbaşkanı Tayyip) Erdoğan ile Bahçeli arasında bir çatışma olduğu söylendi. Erdoğan ile Bahçeli arasında bir iş bölümü var diye düşündüm ben baştan beri. İkisinin de siyasal alan ve devlet içindeki farklı temsiliyetlere sahip olmasından kaynaklı, doğal, kaçınılmaz bir rol ayrışması, bir açı var. Bahçeli’nin MHP’si toplumdan aldığı seçmen desteğiyle var olan bir parti değil. Hiçbir zaman da böyle olmadı. Zaten Bahçeli, devlet içinde büyük ve geniş bir kanadı temsil edebilme kapasitesiyle sürecin politik çerçevesini belirginleştiriyor. 22 Ekim konuşmasından beri de bunun gücüyle konuşuyor ve perdeyi istediği tondan açabiliyor.
Erdoğan’ın bütün alametifarikası, ne olursa olsun gücünün seçmenden aldığı desteğe dayanması. Devleti Erdoğancılar mı kontrol ediyor? Çok öyle diyemeyiz ama devlet gücünü devlet içindeki çok çeşitli ağlarla kurduğu ittifak sayesinde kullanıyor. Erdoğan’ın asıl gücü seçmenden geliyor. Bu süreçte Erdoğan bir adım geride durduysa bunun sebebi, bu iş kendisine mi kazandıracak yoksa başkasına mı ona bakıyor.
7 Haziran 2015 seçimine giderken ve seçimin hemen sonrasındaki kararı da böyleydi. Suriye’de Kürt hareketinin kazandığı yönetsel özerklik ve iç siyasette (eski HDP eş genel başkanı Selahattin) Demirtaş’ın ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ siyaseti, Erdoğan’a o sürecin kendisine kazandırmadığını gösterince, masayı dağıtmayı tercih etmişti. Şimdi de bekliyor. PKK’nın silah bırakma işi pratiğe döküldüğü zaman bence Erdoğan sahne önüne çok daha fazla çıkar ve “Terörsüz Türkiye’yi ben yarattım” der. Bu tabii toplumda belirli bir destek kazanmasını da sağlayacaktır. Ama yine geçmiş süreçlere göre bugün demokratikleşme meselesini söylem olarak dile getiremiyor. Çünkü bugün aynı anda odağında CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu ve yakın çevresi olmak üzere, ana muhalefet partisine ve onun ötesinde demokratik-sol muhalefete yönelik baskı, hapis ve abluka politikası mevcut.
Muhalefet kısmına geleceğim. Bugünkü süreç ‘demokratikleşme’den ziyade biraz zorunluluk gibi… Sizce de böyle mi?
Geçmişten günümüze bizim açılım dediğimiz bütün hamleler her zaman hem bir fırsat penceresi hem de zorunluluktan kaynaklandı. Sonuçta burada tam anlamıyla ‘yenişemeyen’ iki taraf var. Bu süreci de ekim ayından beri temel olarak İsrail’in Gazze’ye, ardından Lübnan Hizbullahı’na yönelmesi, sonra İran’ın bölgedeki bütün gücünü dağıtması, Esad rejiminin devrilmesi çerçevesinde okumak gerekiyor. Türkiye devletinin bunu öngördüğünü düşünüyorum. Zaten fiili olarak Kürtlerin de Suriye’de özerk yönetimi olduğu bir noktada, askeri olarak da Amerika’yla bir ittifak ilişkisi olduğu, İsrail’in de Kürtlerin Suriye sahasındaki güçlerini destekleyen bir pozisyon aldığı ortada. Türkiye açısında bu durum bir tehdit olarak görüldü.
Tehdit olan nedir?
Birincisi Türkiye’nin kendi güneyinde istemediği ve askeri olarak zaten savaştığı bu yapı, daha da güçlenebilir diye düşündü devlet. Sonuçta Esad rejiminin ortadan kalkılmasıyla bu mümkün olabilirdi… İkincisi Türkiye’nin bölgede alt emperyalist güç olma hayalleri, arzuları açısından da bu durum bir sıkıntı yaratacaktı. Dolayısıyla, ben bu kaygılarla Türkiye’nin bu süreci gördüğünü ve bir hamle yaptığını düşünüyorum. ABD’nin de iki tarafı da kendi bölgesel politikası çerçevesinde, böyle bir sürece teşvik ettiğini ve hatta zorladığını söylemem lazım. Haziran 2024’te Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin (Rojava’daki bölgelerde Kürtler dışında Araplar, Hristiyanlar hatta Türkmenler de var ve ENKS seçimlere katılmayacağını açıklamıştı) seçimi olacaktı. Türkiye ne yaptı etti bunu erteletti. Ben sürecin de büyük ihtimal ekim ayından önceye en azından Haziran 2024’e kadar dayandığını düşünüyorum.
Bir yandan süreç işliyor, PKK silah bıraktı, diğer yandan ise İmamoğlu tutuklandı. Hatta Şişli, Beylikdüzü, Esenyurt belediye başkanı da Kürtlerle ‘kent uzlaşısı’ nedeniyle tutuklu. Bu durumu nasıl tarif ediyorsunuz? Sizce çelişki mi, sonuç mu?
Bu bir paradoks. İktidar kendisi açısından hamleler yapıyor. Her siyasi iktidar günün sonunda kendi iktidarını güçlendirmek üzere hareket eder. Türkiye’de kontrol ve denge mekanizmalarının olmadığı, toplumsal ve siyasal muhalefete yönelik -parlamenter muhalefet de dair- ağır baskı mekanizmalarının olduğu bir başkanlık rejimi var. Bu, anti demokratik bir rejim. Böylesine bir rejim çerçevesinde bu kadar köklü bir sorunun çözülüyor olması, yani silahların konuşulduğu bir sürecin durduruluyor ve terk ediliyor olması önemli bir durum. Bu, bütün siyasal alanı yeniden yapılandıracak yepyeni zeminler açacak bir karar. Bu ikisi paradoksal bir durum yaratıyor. Yani bir taraftan Kürt meselesinin silahların sustuğu bir şekilde ele alınması ve nihayetinde ‘çözülmesi‘ istenen bir şey; diğer taraftan ülkedeki demokrasi güçleri başka demokrasi sorunlarının çözülmesini bekliyor. İktidar da zaten buraya oynuyor. Erdoğan her zaman bunu yapıyor. Sonuçta Erdoğan gücünü konsolide etmek, rejimin muhaliflerini, kendi iktidarına meydan okuyacak güçleri etkisiz hale getirmek, bölmek, nötralize etmek, siyaset dışına atmak istiyor. Erdoğan her zaman bunu yaptı.
Örneğin 2008-2009 sonrası açılım sürecinde de bir yandan kendilerinin vesayet rejimi dediği bir otoriter yapıya meydan okuyordu. Ergenekon, Balyoz operasyonlarını hatırlayalım. Ama 15 Temmuz’dan sonra kendilerinin de kabul ettiği, hatta direkt cumhurbaşkanlığına bağlı İletişim Başkanlığı’nın yayınladığı 15 Temmuz kitapçığında da var. Burada Ergenekon ve Balyoz için de “Bunlar FETÖ operasyonlarıydı” deniyor… Erdoğan her zaman muhalefeti bölüyor. Bugün de aynı şeyi yapmaya çalışıyor.
Erdoğan kendisine desteğin eridiğini görüyor. Yapabileceği tüm ittifakları yapıyor ama seçmen desteğinin sınırında. Bunun karşısında -istenen hızla olmasa da- büyüyen bir muhalefet ve ana muhalefet var. 2024 seçimlerinde AKP ilk defa ikinci parti oldu. Erdoğan, karşısındaki birleşik muhalefeti bölmek istiyor. Elbette 2019 ve 2024 yerel seçimlerinde CHP’nin yarattığı rüzgârda (2023 başkanlık seçiminde aldığı oyda da), son soruşturmalarda hedefe konan ‘kent uzlaşısı‘ kapsamında DEM Parti’nin, dolasıyla Kürt hareketinin yerel seçimlerde verdiği destek de var. Burayı birbirinden koparmak istiyor. En büyük rakibi İmamoğlu’nu da siyaseten diskalifiye edeceği hamleler yapıyor. Demokrasiyle hiçbir alakası olmayan, otoriterliğin çok daha ilerisine giden siyasi müdahaleler yapılıyor. Erdoğan’ın merkezindeki iktidar sağlı sollu hamleleriyle toplumu abandone etmeye çalışıyor, muhalefeti ciddi bir açmaza yönlendiriyor.
Tüm bunları muhalefet cephesi bilmiyor mu?
Tabii ki muhalefetin kendisi de bu hamlelerin farkında. Örneğin CHP bu hamleler karşısında, Kürt meselesinin demokratik çözümü ve barış tarafı olduğunu söyleyerek Kürt hareketinin ve seçmenin desteğini kendi cephesinde tutmaya çalışıyor. Ama aynı zamanda mevcut iktidara karşı genel bir demokratikleşme gerekliliğinin de altını çiziyor. Sosyalist solda da benzer bir pozisyonun olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Öte yandan DEM Parti de bu iktidarın niteliğini en iyi bilenlerden, bir taraftan bigâne kalamayacağı bir müzakere-barış sürecinde taraf olurken, diğer yandan bu sürecinin başarısının garantisi olarak, demokratik muhalefetin desteğinin ve genel demokratikleşmenin gereğinin de farkında. Kürt siyasal hareketinin taban, kadro yapısı dikkate alınmadan ‘sağa’, ‘Cumhur İttifakı’na doğru hızla yelken açacağını düşünmek de yaygın yanlış değerlendirmelerden biri. İktidar tabii ki böyle bir kaymayı zorlar, hiç değilse hareketi bu şekilde bölmek ister. Ama buna hem Kürt siyasal hareketinin direnci mevcut hem de demokratik, sol muhalefet de iktidarın bu hamlesini boşa düşürecek pozisyona sahip olmalı.
Muhalefet bu sürece ilişkin ne yapmalı?
Şu ana kadar muhalefet iyi gidiyor. Muhalefet, “Barış istiyoruz, Kürt meselesinin çözülmesini istiyoruz” diyor. Zafer Partisi ve İYİ Parti’nin olduğu milliyetçi bir muhalefet var. Bunlar tamamen sürece karşı. Bir de bunların yanlarında ulusalcılar var. Mesela medya anlamında da ağırlıkla Sözcü TV sürecin karşısındaki seslere zemin sunuyor. Bunlar bir pozisyon.
Bunun dışında Özgür Özel CHP’si gerçekçi ve düzgün pozisyon alıyor. Bir yandan Kürt meselesinin çözülmesini isteyip diğer yandan da Türkiye’deki demokrasi sorununa dikkat çekiyor.
Türkiye’de seçmen desteği nicel olarak görece zayıf da olsa direngen bir güce sahip sosyalist aktörler de barışı destekliyor. Sosyalistler, “Biz barış için her zaman söz söyledik, mücadele ettik, ama bu barışla ülkedeki genel anti demokratik iktidar yapılanmasının üstünü örtmek, bunu bize oylatmak işine gelirsek orada olmayacağız” diyor. Bu bir pozisyon şu anda.
Şu an bilmediğimiz, önümüze gelecek olan şu: Kürt meselesinin çözümü paketinin içine iktidar -hep yaptığı gibi- başka unsurları koyacak. Yani anayasa referandumu mu yapacak, başka tartışmalar mı yapacak göreceğiz…
İleride önümüze ne gelebilir mesela?
Bugünden siyasi falcılık yapmak doğru olmaz. Bunu o gün geldiğinde, çerçevesi çizildiğinde konuşmamız lazım.
Şu an konuşulan yeni bir anayasa hazırlığı. İktidar anayasayı mı konuşmamızı istiyor?
Ortada olmayan bir anayasa taslağı metni üzerinden tartışma yaptırmak istiyorlar. Bizim bugün şunu söylememiz lazım: Barışın gerçek anlamda toplumsallaşması ve Kürt meselesinin çözülebilmesi için, bu sürecin kapalı kapılar ardında yürütülen bir süreç olmaktan çıkarılması, kamusal hale getirilmesi gerekiyor. Bunun en önemli yerlerinden birisi de TBMM. Dolayısıyla Meclis’in, siyasal aktörlerin, demokratik kitle örgütlerinin ve toplumsal aktörlerin dahil olduğu sürece acilen çevrilmesi gerekiyor.
Ayrıca ülkede böyle büyük bir tarihi meseleyi nihayete erdirecek bir zemin yaratılabilmesi için siyasi bir özgürlük ortamının oluşabilmesi, dolayısıyla literatürde siyasi davalar olarak adlandırılan davalar çerçevesinde tutuklu bulunan bütün siyasi aktörlerin serbest kalması mühim. Zaten mevcut yargı kararlarına da uyularak serbest bırakılmaları gerekiyor. Yani Selahattin Demirtaş, (tutuklu eski HDP eş genel başkanı) Figen Yüksekdağ, (tutuklu insan hakları aktivisti) Osman Kavala, (tutuklu Türkiye İşçi Partisi Hatay Milletvekili) Can Atalay, HDK tutukluları Ercüment Akdeniz, Yıldız Tar gibi figürlerin serbest olması gerekir. OHAL işlemleri çerçevesinde hukuk ilkelerine aykırı şekilde işlerinden ve mesleklerinden edilen ‘barış akademisyenleri’nin görevine iadesi gerekiyor. Ülkede bu barışı gerçekten becermek istiyorsak bunu bütün toplumun kucaklaması gerekiyor. Bunun içinde ilk etapta bu kriterlerin olması gerekir.
27 Şubat’ta Öcalan’ın “PKK kendini feshetsin” çağrısından sonra ‘Selahattin Demirtaş serbest bırakılabilir’ iddiası ortaya atıldı…
Benim öngörüm de o yönde. Ben haziran ya da temmuz gibi böyle bir gelişme bekliyorum. Kamuoyuna sızan bilgiler de İnfaz Kanunu üzerinde çalışmalar yapıldığı yönünde. Zaten AİHM’in kararı var, serbest bırakılması gerekir.
Toplumun kaygısı var mı?
Toplumun kaygısı var tabii, yok demek mümkün değil. Bir yandan süreci konuşuyoruz diğer yandan İmamoğlu tutuklu. İktidar karşısına çıkacak cumhurbaşkanı adayını belirliyorsa adil seçim yarışını ortadan kaldırıyor demektir. Seçme ve seçilme hakkına müdahale edilen bir süreç var. Böyle bir durumda toplumun en az yarısı da der ki “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu”! Toplumun yarısını ikna edemediğiniz zaman, bu barış sürecini de zedelersiniz. Burası tıkanır.
İktidarın önünde de bir açmaz var. Buradaki sıkışma sadece muhalefetin meselesi değil, iktidar da sıkışmış durumda. Muhalefetin de bu konularda iktidarı sıkıştırması gerekir. Ama bizim muhalefetin reflekslerinde kaygılar bazen çok fazla ön plana çıkabiliyor. Kaygılar yerine, muhalefetin, ‘Siyaseten bu meseledeki önemli adımı nasıl daha geniş bir demokratikleşme sürecine evriltirim’ diye siyaset üretmesi gerekir. Bunu demek, mevcut iktidardan bir demokratikleşme beklemek değil, toplumsal-siyasal mücadeleyle onu buna mecbur bırakmak, daha doğrusu, toplumsal desteği kazanarak iktidara gelip bu dönüşümü gerçekleştirmektir.
Muhalefetin kaygılarından birisi de PKK metnindeki Lozan vurgusu… Lozan tartışmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Haklı bir kaygı mı?
Metindeki Lozan göndermesinin yanlış anlaşıldığını düşünüyorum. Daha doğrusu bir kesim, milliyetçi ve müzakere-barış sürecine toptan karşı çıkan kesim, bunu açıkça manipüle ediyor ve “Sevr’e dönüş” diyor. Bir diğer kesim -barış ve demokratikleşmeye kategorik karşı olmayan ama mevcut iktidara karşı ve cumhuriyetin varlığı konusunda hassasiyetlere sahip kesim- ise kaygıları üzerinden “Türkiye Cumhuriyeti devletinin egemenliği mi sorgulanıyor?” diyor.
Lozan ve 1924 göndermesinin yeni Türkiye devletinin uluslararası arenadaki egemenlik hakkının sorgulanmasıyla alakası yok. İmparatorluk yıkılır ve yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulurken iki kurucu moment var. Birincisi, 1919-22 Milli Mücadele dönemi, 1’inci TBMM’nin yani Mustafa Kemal liderliğindeki hareketin ve 1921 Anayasası’nın bu dönem tutumu, etnik çoğulculuğun ve yönetsel özerkliğin tanınması yönünde. İkinci moment ise 1923-24 Cumhuriyet-Lozan-1924 Anayasası. Burada eleştirilen şey, özellikle Lozan’ın gayrimüslimler dışında azınlık (yani farklı kültürel kimliklerin varlığını) tanımaması, gayrimüslim topluluklar dışında Kürtler dahil herhangi bir topluluğun başta anadil olmak üzere kültürel haklarını kabul etmemesi, 1924 Anayasası’nın etnik çoğulculuğu tanımayan Türklük tarifi, aşırı merkeziyetçi ve demokratik olmayan yönetim yapısı. Dolayısıyla, bugün Kürt hareketi tarafından bu birinci momente yapılan referans, yeni Türkiye Cumhuriyeti devletinin egemenliğini tanıyıp sınırlarını kabul ederken bir taraftan da ‘Onun daha çoğulcu ve demokratik olmasını istiyoruz, en baştaki kurucu pozisyon da buydu‘ demek.