
MUSTAFA ALP DAĞISTANLI
Teşekkür:
“Araştırma görevlileri Barış Tuna ile Cem Çakmaklı metni baştan sona okuyup düzeltmeler önerdi. Onların titiz dikkatleri olmasa gülünç yanlışlar önlenemezdi. Cem’in katkıları iki harf arasının fazla açık olmasından başlayıp Kafka’dan yapılan alıntının doğruluğuna kadar uzandı. (…) Kitabı öğrencilerine okutan meslektaşım Raziye Selim de güç anlaşılan yerleri belirterek yeniden yazılmasını sağladı. Öğrencilerim gördükleri yanlışları, kendini ele vermeyen kapalı söylemleri göstererek beni uyardılar. Hepsine gönül borcum var.”
Prof. Dr. Ümit Şenesen’in İstatistik – Sayıların Arkasını Anlamak (Literatür Yayınları) kitabının önsözünden aldım bu teşekkürü. Bir editörün görevlerinin pek çoğunu gayet güzel sıralıyor bu pasaj. Geçen haftaki yazımda bahsettiğim Füruzun’ın kitaplarından editörlerin esirgediği işleri. Füruzan’ın kitapları için kimsenin düzeltme önermediği anlaşılıyor, gülünç yanlışlar önlenmemiş çünkü. Güç anlaşılan cümleler olduğu gibi duruyor, kapalı söylemler de.
Editörün görevleri listesine eklenmesi gerekenlerden biri de fazlalıklar. Bir metni fazlalıklar kadar öldüren şey yoktur. Cümleler o biçim, kurgu o biçim olsa bile fazlalık geçersiz kılar bunları. Şöyle diyelim: Einstein’ın E = mc2 formülünde bir fazlalık olsa ne olur? Sadeliği bozulur. Sade değilse yanlıştır, açıklamaz, bozuktur.
Diyeceksiniz ki, yazıda, sanatta matematik kesinlikler yoktur. Doğru, ama fazlalık yazıyı da, sanatı da bozar. Hani Michelangelo’ya atfedilen ünlü söz var ya: “Mermer bir blok alıyorsun, gereksiz ne varsa yontup atıyorsun.”
Şu heykelin E = mc2’den ne farkı var:

Bir mermer blok, bir kaya basittir, kabadır. Bir heykel sadedir, karmaşık olsa bile sadedir. Mermer emekle, yaratıcılıkla, beceriyle sadeleştirilmiştir. Yazı da böyle olmalı. William Strunk, The Elements of Stlye‘da şöyle formüle etmişti meseleyi:
“Bir cümle gereksiz kelimeler, bir paragraf da gereksiz cümleler barındırmamalı, bir çizimde gereksiz çizgiler, bir makinede de gereksiz parçalar niye olmamalıysa işte ondan. Bu, yazarın bütün cümleleri kısa tutmasını ya da bütün ayrıntılardan uzak durup konularına sadece ana hatlarıyla yaklaşmasını gerektirmez, her kelimesini anlamlı kılmasını gerektirir.”
Önceki yazılardan birinde de değinmiştim bu meseleye, biz zaten sadelik durağından kalktığımızı, sadeliğe sahip olduğumuzu sanıyoruz da onla yetinmeyip yazımızı şöyle bir güzelleştirmeyi, hünerler göstermeyi gözlüyoruz, özlüyoruz. Durum tam tersi oysa, zor olan, sadeliğe ulaşmak.
Behçet Necatigil, Bile/Yazdı‘da şöyle demişti:
“Sanatın ekleme değil, çıkarma olduğunu günden güne daha iyi anlıyorum.”
Peki, nasıl, nereyi çıkaracağız? Neyin fazla olduğunu nasıl nereden anlayacağız?
Bilmem ki. Kolay bir cevabı yok galiba. Zaten bilsem ben de öyle yazacağım, ne şaheserler üreteceğim! En iyi yol, iyi yazılmış metinler okumak, onların nasıl yazıldığı üstünde düşünmek, onları anlamaya çalışmak.
Ursula K. Le Guin yazarlık atölyelerini anlattığı yazısında (Zihinde Bir Dalga, Metis Yayınları), katılımcıların herşeyden önce eleştiriye katlanmayı, ama aynı zamanda başkalarının yazdıklarını okumayı ve sorumlu şekilde eleştirmeyi öğrendiklerini, birçoklarının gerçek okumanın tadına ilk kez vardıklarını söylüyor. Buradan demin konuştuğumuz meseleye geçiyor:
“Okumayı öğrenmek yazma konusunda yepyeni bir yaklaşım kazandırır insanlara. Yazdıklarını okumayı öğrenmişlerdir. Eleştirel işbirliği yeteneklerini kendi ürünlerine yöneltebilir ve, deneyimsiz çoğu yazarın sandığının aksine, gözden geçirme sürecinden yıkıcı veya hiç bitmeyen bir süreç olarak korkmadan, ürünlerini yapıcı biçimde gözden geçirebilirler.”
Yani, kendi editörün olabilirsin, olmalısın. Kesme, kısaltma, atma, ayıklama işini, Roy Peter Clark’ın Writing Tools‘ta dediği gibi, senden iyi kim yapabilir ki? Yazdığın metni senden iyi tanıyan var mı ki?
Fakat bu, editörleri görevlerini yapmaktan kaçıramaz. Editörlük hizmeti sadece yazar için değil, okur için de gereklidir; Şenesen’in teşekkürü bunu da anlatıyor. Füruzan’ın röportaj kitaplarını değerlendirirken, editörleri eleştirmiştim, işlerini layıkıyla yapmadıkları için. Belki ‘iyi bir yazara işini öğretme densizliği’ne düşmemek için. Halbuki, özellikle Yeni Konuklar‘ın epey sadeleştirilmesi, fazlalıklardan arındırılması gerekirdi. En basit örnek, Engels’in bir çift lafını iki yerde (s. 142 ve s. 308) kullanması.
Ernest Hemingway, F. Scott Fitzgerald gibi büyük yazarları keşfeden Amerikalı ünlü editör Maxwell Perkins, Thomas Wolfe’un amcasından bahsettiği dört sayfalık bir pasajını beş kelimeye indirmiş:
“En yaşlısı Henry şimdi otuzundaydı.”
Editörlük eksikliği fazlalık yaratıyor diyebiliriz.
OYUN
En az 5 harfli kaç kelime bulabilirsin? İki 8, bir 7 harfliyi kaçırma! Çıta 36’da.

Geçen haftanın büyük başları: taksonomi, monoksit, masonik, iskonto.