'Maskeli balo' devam ediyor…

 

 

KEMAL ŞAHİN*

AK Parti’nin seçim beyannamesindeki, ‘Son 12 yılda adalet sisteminde köklü iyileştirmeler yaptık, sorunları önemli ölçüde azalttık’ ifadesinin Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun dilinden dökülmesinin üzerinden henüz hepi topu 10 gün geçmedi  (Buradaki ‘köklü iyileştirme’ ve ‘sorunları önemli ölçüde azaltma’dan tüm yurttaşlar için değil, sadece ve sadece kendi mensupları ve 17-25 Aralık sonrasında ittifak yaptıklarına ilişkin aldıkları önlemlerin kastedildiğini bilelim). O AK Parti ki 12 Ekim 2014 tarihinde gerçekleştirilen Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) ‘seçim’leri sonucunda kurulu Cemaat’in elinden alıp ‘Yargıda Birlik Koalisyonu’na emanet etmişti.

Evet, daha 10 gün olmadan Abide-i Hürriyet Parkı’ndan Çağlayan’ı izleyen İttihatçıların ruhu ‘Avrupa’nın en büyük adliyesi’nde bir kez daha hortladı. Bir başka deyişle, adalet sistemindeki temel sorunun artarak devam ettiği hakikati AK Parti’nin seçim beyannamesini yalanlarcasına bir kez daha faş oldu.

Aşağı yukarı bir haftalık süreçte baş döndürücü biçimde olup bitenler* 100 yıla yakın bir süreden beri güç ve iktidarların işaretiyle yurttaşları özgürlüklerinden yoksun bırakıp yaşamlarını tarumar eden ‘yargıçlar’ın, diğer ‘yargıçlar’ı özgürlüklerinden etmeleriyle son buldu. Ama şimdilik…

Hukukun gereği mi hukuk skandalı mı?

Peki bütün bu olanları hukuksal açıdan nasıl değerlendirmeliyiz? Hangileri hukuka uygun ya da hukuka aykırı işlemler? Ya da hukuksal bir analize tabi tutmak mümkün mü? Veyahut da olanları hukukun bir gereği olarak mı değerlendirmek gerek, yoksa bir hukuk skandalı mı?

Şayet, hukuksal bir analize niyetiniz varsa, meşrebinize ya da tuttuğunuz safa göre bir haftalık süreç ve sonucu hukuka uygun olarak da değerlendirebilirsiniz, hukuk skandalı olarak da… Bunu somutlaştırırak anlatmaya çalışayım.

1997 yılında Adalet Bakanlığı’nda daire başkanı olarak göreve başlayan, kürsüdeki yargıç ve savcılar iş yükü altında ezilip yurttaşlardaki adalet duygusu zedelenmesi derinleşirken yargıçlık ve savcılıkla ilgisi olmayan, idare, maliye, inşaat, sağlık, iletişim, bilişim, teknik, nano-teknik vs. ıvır zıvır işlerle oyalanan 3-3 bin 500 yargıç ve savcının yaklaşık 750’sini ‘istihdam eden’ ve bir iki ay önce zorunlu ve arizi olarak Adalet Bakanlığı’na getirilen Kenan İpek’in HSYK’nın başkanı olarak yaptığı gibi, tutuklanan hakimlerin tahliye kararları için ‘mahkemeler eliyle ülkemizde bir hukuk kaosu yaratma, kamu düzeni, hukuk güvenliği ve toplumsal huzuru bozmaya yönelik girişim’ diyebilirsiniz.

Bir başka deyişle, siyasal-yargısal açıdan bu trajikomik tablonun birinci derecede sorumlusu olan kişinin yaptığı gibi, adli alanın bir ‘terör alanı’ haline geldiğini ileri süren zihniyetin tarafında yer alabilirsiniz.

Ya da… Hak ihlallerinin tavan yaptığı, hak ihlallerini gündeme getirmeye çalışan tek medya organı Özgür Gündem Gazetesi’nin 74 çalışanının katledildiği, hak ihlallerinin önünde durmaya çalışan onlarca yargıç ve savcının ‘terör örgütü sempatizanlığı’ suçlamasıyla meslekten ayrılmaya zorlandığı, binlerce ‘faili belli’ cinayetin işlendiği, zorla gözaltında kaybedilmelerin gerçekleştiği, 28 Şubat sürecinin yaşandığı 1990 ile 2000 yıllarını kapsayan dönemde mesleki kariyerini 4. Ceza Dairesi ve Yargıtay başkanlığıyla ‘taçlandıran’ ve bütün bu insanlık dışı süreci, üzerine tek kelam etmeden hukuk ve yargı varmışcasına izleyip zerre kadar eziklik hissetmeyen Sami Selçuk’un yaptığı gibi tahliye kararlarını sağlayan ‘yargıçlar’ın tutuklanmaları karşısında “40 yıl yargıya emek veren bir insan olarak yaşananlar altında eziliyorum. Bu durum karşısında ne söyleyeceğimi bilemiyorum, utanç verici böyle bir durumla hiç karşılaşmadım, yargı yası tutuyorum” da diyebilirsiniz.

Ahlaksızlığın ve cehaletin tavan yaptığı bir çağ ve coğrafya

Yani, ahlaksızlığın ve cehaletin tavan yaptığı bir çağ ve coğrafyada, tıpkı satranç tahtasının bulunmadığı bir yerde tarafların satranç kurallarına uygun davranıp davrandığını tartışmak gibi, hukukun olmadığı bir zeminde de her iki ‘hukuksal’ analizin taraflarından birisinin yanında yer alabilirsiniz, yeter ki bulanık zihin, ahlak ve vicdanınız elversin…

Peki ya zihni, ahlakı ve vicdanı bulanık olmayan ve gerçekten ne olduğunu anlamaya çalışan, başta hukuk dünyasına adım atmaya niyetlenen ya da hazırlanan hukukçu adayları olmak üzere adalet beklentisi ve özlemi her geçen gün daha da depreşen tüm yurttaşlar bu olanlardan ne anlamalı? Ya da biz onlara ne söylemeliyiz?

Onlara hakikatı anlatmaya çabalamak ve bir şeyler söylemek boynumuzun borcudur.

Schopenhauer’in maskeli balosu

Ne söylenmesi gerektiğini ‘Hukuk, Ahlak Ve Siyaset Üzerine’nin yazarı Alman filozof Schopenhauer’e bırakalım…

“Bir insanın hayata daha adım atar atmaz kendisini içinde bulduğu maskeli balodan haberdar edilmesi çok önemlidir. Aksi halde karşılaştığında anlayamayacağı ve tahammül edemeyeceği, hatta şaşkınlıktan donup kalacağı birçok şey vardır; ve aslında en uzun ömürlü olanlar onlar olacaktır.

Alçaklığın gördüğü himaye, erdemin çektiği aldırmazlık, hakikate ve büyük yeteneklere tahammülsüzlük hatta garazkârlık, bilim adamlarının kendi sahasındaki cehaleti, halis mamullerin neredeyse her zaman aşağılanması ve sadece sahtelerinin baş tacı edilmesi böyle bir şeydir sözgelimi. O yüzden gençler bu maskeli baloda elmaların balmumundan, çiçeklerin ipekten, balıkların mukavvadan yapılma ve istisnasız her şeyin oyun ve oyuncaktan ibaret olduğunu mutlaka öğrensin. Birbiriyle ciddi ciddi iş yapma azmi içerisindeki iki insandan birinin sahte mallar tedarik ettiğini, diğerinin de bunun karşılığında ona sahte paralar ödediğini onlara zamanında söylemek gerekir.”

Anlayacağınız, başta yargı ve siyaset olmak üzere tüm alanlarda ‘maskeli balo’ devam ediyor. Hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığıyla hükümet ve Cemaat’i, her iki tarafın yanında iş tutanları, ‘Yargıda Birlik Koalisyonu’nun yargıç ve savcılarıyla Cemaat’in yargıç ve savcılarını Schopenhauer’in ‘maskeli balo’sunda hangi kavram ya da argümanların yerine yerleştirebiliriz?

Bu sorunun yanıtını bendenizin vermesi, kendi hakikati değil de, toplumsal hakikat peşinde koşanların zekasıyla alay etmek olur. Onlar gayet iyi bilir nereye yerleştireceklerini…

‘Muktedir’lerle ‘mağdur’ yer değiştirecek

Lakin, bu ‘maskeli balo’nun tarafları bilmeli ki samimi, dürüst ve tutarlı bir şekilde, yargısal adaletin de ötesinde demokratik hak ve özgürlüklerin önemsendiği bir sosyal adalet ve adil toplum inşa süreci başlatılmadığı sürece, ‘maskeli balo’nun ‘muktedir’ tarafında olanlar, yakın gelecekte bugünün ‘mağdur’larıyla yer değiştirecektir.

Bir başka deyişle, sahtelikler alanından hakikat alanına geçme adımları atılmadığı sürece, AK Parti ile Cemaat’in suç ortaklığı döneminde siyaseten yargının zulasında tutulmaya devam edegelen binlerce Kürt, dindar ve sosyaliste (KCK, Hizbullah, MKP, Hizb-ut Tahrir,MLKP,İBDA-C vs.) reva görülenler, bizatihi kendi kaderleri olacaktır.

Dahası da var… 2005 yılından bu yana hiçbir ayrım gözetilmeksizin tüm siyasi tutuklular acilen özgürlüğüne kavuşturulmalı ve hukuk içerisinde (hangi hukuk, hangi yargı, o da ayrı bir mesele…), toplumsal denetime açık biçimde hükümet ya da Cemaat’e mensup olmaları arasında bir fark yaratmaksızın tüm failler yargılama konusu yapılmalı.

Aksi durumda, Temmuz 2014’ten bu yana olageldiği gibi, sadece hükümete yönelik eylemlerle müttefiklerine yönelik davalar (Ergenekon, Balyoz, Odatv, Askeri Casusluk vs.) nedeniyle ve sadece Cemaat mensupları yargılama konusu yapılmaya devam edilirse, çok kısa bir zamanda soruşturmalar toplumsal meşruiyetini yitireceği gibi, hükümet ve ‘Yargıda Birlik Koalisyonu’ yargıç ve savcıları da kendi iddianamelerini yazıyor olacak…

*  Tam olarak ne mi oldu?

– Cemaat mensubu gazeteci ve polislerin avukatları bir tek dilekçeyle yaptığı tüm sulh ceza yargıçlarının reddedilmesini talep etti; talep 29. Asliye Ceza Mahkemesi yargıcı tarafından kabul edildi (Bu kişiler, siyasal iktidar ile Cemaat’in ortaklaştığı mesut dönemde, kendilerine siyaseten rakip olarak gördükleri ‘marazlı’ kesimleri, hukuk ve yargıyı araçsallaştırarak zindanlara attıkları ve çürümelerine yol açtıkları için değil, sadece siyasal iktidara yönelik eylemleri -hükümeti devirmeye teşebbüs-örgüt üyeliği- nedeniyle tutuklanmıştı).

– Aynı kararla birlikte tahliye taleplerini değerlendirmek için görevlendirilen 32. Asliye Ceza Mahkemesi yargıcı da tüm tutukluların tahliyelerine karar verdi.

– Arkasından ‘özel yetkili’ 10. Sulh Ceza yargıcı, tahliye kararının ‘yok hükmünde olduğuna’ karar verdi. Derken, tutuklu vekillerinin tüm uğraşına rağmen tahliye kararlarını Silivri’ye gönderecek savcı, başsavcı ve vekilleriyle birlikte adliyede gecelemesine rağmen bir türlü bulunamadı!

– HSYK’nın 29. ve 32. Asliye Ceza Mahkemesi yargıçları hakkında karar vermek üzere toplantıya çekildiği saatlerde, bu kez 32. Asliye Ceza Mahkemesi, kendisini yok sayan 10. Sulh Ceza yargıcının kararının ‘yok hükmünde olduğuna’ karar verdi.

– Ve nihayet kurul devreye girmek zorunda kalarak ‘açığa alınan yargıç ve savcılar tayfası’na 29. ve 32. Asliye Ceza Mahkemesi yargıçlarını da ekledi.

– 32. Asliye Ceza Mahkemesi’nde geçici görevlendirilen yargıç da, ‘Yargıda Birlik Koalisyonu’nun 4 Mayıs 2014 tarihli İstanbul toplantısındaki ‘tarihi selam’ından sonra adeta ikinci ‘selam’ını çakarcasına, mahkemede işe başlar başlamaz ilk iş olarak 32. Asliye Ceza Mahkemesi’nin, 10.Sulh Ceza yargıçlığının kararının ‘yok hükmünde olduğuna’ ilişkin verdiği kararının ‘yok hükmünde olduğuna’ karar verdi; infaza gönderilen kararların iadesini istedi.

– Ve sonraki günlerde, HSYK adalet başmüfettişliğinin talimatı üzerine harekete geçen Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başlattığı soruşturma sonucu açığa alınan her iki ‘yargıç’, bir gün arayla ağır ceza mahkemelerindeki yargıçlar heyeti tarafından tutuklanarak Silivri’ye gönderildi.

*Yargıç