Yaptım oldu'dan yazdım oldu'ya
Y

Mustafa Alp Dağıstanlı
Mustafa Alp Dağıstanlı
Gazeteci. Kitapları: 5Ne1Kim? - Gazeteciliğin Mutfağından Sansür - Otosansür Hikayeleri, Bildiğin Gibi Değil - Osmanlı, Anekdotlar: Edebiyat Tarihimizden Anılar, Tanıklıklar

MUSTAFA ALP DAĞISTANLI

mustdagistanli@gmail.com

Kulağınıza çalınmıştır belki şu fıkra:

Adamın biri ölmüş, cennete postalamışlar. Biraz vakit geçirmiş orda, ama feci halde sıkılmış; ölümsüz bir sessizlik, gam yok kasavet yok, çiçeklerden, kokularından geçilmiyor. Adam cehennemi bir görmek istemiş, turist olarak tabii. Allah onaylamış. Cehennemde, bir bakmış, herkesin keyfi yerinde, kimi briç oynuyor, kimi tavla atıyor, oyun cenneti, kimileri kafa çekiyor, kimileri sevişiyor… Büyüsüne kapılmamak imkansız. Dönünce chenneme tayinini istemiş. Allah onaylamış. Kapıdan adımını atar atmaz zebani yakasına yapışmış, bir tekme yallah kızgın katranın içine.

“Dur allahın belası!” diye bağırmış bizimki, “Yahu az önce ziyaret ettim burayı, insanlar içiyor, oynuyor, sevişiyordu…”

“Yağma yok” diye cevap vermiş zebani, “orayı Reklam ve Propaganda Bölümü (siz İletişim Başkanlığı olarak biliyorsunuz) turistler için ayarladı, burası yerleşiklerin bölümü.”

Cehennemi yönetenler bile orayı güzel göstermenin değerini nasıl biliyor, bir ülkeyi cehenneme çevirenler bile nasıl güzel göstermeye çalışıyor görmüyor musunuz..? Peki, güzellik vaad edenler neden bilemiyor bunu?

Geçen gün karşıma çıkan Yazmak Atölyesi‘nin duyurusu düşündürdü bunları bana. Şu gelgeline bir bakın siz de:

“Şubat ayı atölye programı, çocuk edebiyatıyla ilgilenen ve merak eden herkese yönelik olan; teorisi, tartışmaları ve eserleriyle çocuk edebiyatını tanıma atölyesi Gökçe Ateş ile Teoride ve Pratikte Çocuk Edebiyatı ile başlıyor.

Dört haftalık atölyede çocuk edebiyatının tarihi, çocuk edebiyatı tartışmaları, resimli çocuk kitapları, çocuk edebiyatında zor konular ve çocuklar için yazmak konuları ele alınacak.

Her hafta, öncesinde planlanmış olan bir kitap, katılımcılarla birlikte tartışılacak.

Son hafta, isteyen katılımcılar seçtikleri bir kitaptan bir bölüm ya da öyküyü veya kendi yazdıkları bir metni okuyarak, bu metinler üzerine değerlendirmeler paylaşılacak.”

Birinci cümle nasıl bir cümle öyle!? Sihirli noktalıvirgül cümlenin sorununu çözmüştür, olamamışlığını oldurmuştur nasıl olsa, diye umulmuş sanırım. Herkese yönelik olan şey, atölye. O atölye çocuk edebiyatını teorisiyle, tartışmalarıyla, eserleriyle tanıtacakmış.

İkinci cümle de yine atölyede nelerin ele alınacağını söylüyor. Yani ilk cümleden o teoriyi falan atsaymış anlanabilir bir şey diyebilirmiş, ikinci cümlede de nelerin ele alınacağını sıralarmış böyle.

Üçüncü cümle için size bir sorum var: Bir iş yapıldıktan sonra planlanır mı? Mesela ben şu yazmakta olduğum yazıyı bitince mi planlasam? Yoksa planlayıp mı oturmuşumdur makinenin başına? Peki, ‘öncesinde planlanmış‘ ne demek? Planlama zaten önceden yapılan bir şey değil midir? İkinci sorum da şu: Tartışılacak kitap planlanlanır mı? Hayır, bence planlanmaz, olsa olsa belirlenir. Zaten yaptıkları da bu, önceden belirlemişler.

Yazmak Atölyesi kelimeleri yerli yerinde kullanmayacaksa kim kullanacak!?

Dördüncü cümleyi de bir zavallı virgülün kurtarması umulmuş sanırım: “… isteyen … metni okuyarak, bu metinler üzerine değerlendirmeler paylaşılacak.” Aktif başlayan cümle aniden pasife dönüyor, tam o dönüş yerinde (virgülde) özne de kayıplara karışıyor.

Şubat programını tanıtan metnin ilk paragrafı bu dört cümleden oluşuyor. (Cümleleri ben ayırdım.)

İnsan niye özenmez yaptığı işe? Atölyede özenli işler yapılıyordur herhalde, o işleri böyle berbat ifadelerle tanıtarak bilgilerini becerilerini aktaracak o insanlara, emeklerine yazık etmiyor musunuz, ayıp etmiyor musunuz? Diyelim Nesin Matematik Köyü dört işlem yanlışı içeren bir denklemle öğrencilere, öğretmenlere çağrı çıkarır mı, reklamını yapar mı? (Bu bilerek yapılmış hatayı kullanıp dikkat çekmek için belki.)

Özensizlik bu ülkenin genel sorunu herhalde ama dile özen göstermemek yazarlar arasında bile yaygın. Ve envai çeşit özensizlik var tabii.

Cildine, kağıdına, tasarımına özenilmiş bir kitabın giriş bölümünün ilk cümlesi şu:

“Muhtemelen gökten düşen üç elmadan biri demir elma değildi.”

Ben size demir elmanın ne olduğunu söyleyeyim, (Endoğu Karadeniz’in güzel elmalarından biridir), siz de bana bu cümlede muhtemel olanın ne olduğunu.

Yazarımız şunlardan hangisini demek istiyor:

a) Bu üç elma muhtemelen gökten düştü (belki de başka bir yerden düşmüştür).

b) Gökten düşenler arasında muhtemelen demir elma yoktu.

Muhtemelen b şıkkı. Daha ilk cümlede, basit bir cümlede, tek okumada anlayıp geçeceğimiz bir cümlede okura böyle bir çelme ne diye takılır? Şu kısacık cümleyi bir kere daha okunma zahmetine neden katlanılmaz? Bir daha okunduysa bu çelme neden nasıl görülemez? Neden en yanlış biçimde dizilir şu basit cümledeki kelimeler?

Ataç şöyle der:

“Kaleminden çıkanı bir yol okumayan, bir iki yerini düzeltmeyen yazarı pek sevmem: kendini beğenmiş bir adamdır; yanılabileceğini aklına getirmiyor demektir. Öyle yazarların okurlarına da saygıları yoktur.”

Olmalı. Yazı yazanlar sadece okurlarına karşı değil, bu dili konuşan herkese saygı duymalı, herkese karşı sorumludur, dil hepimizindir çünkü. Ama sadece kendi varmış gibi yaşayan insanların ülkesi haline gelen bir yerde ortak bir değeri, başkalarının da kullandığı bir aracı saygıyla kullanmak kimin aklına neden gelsin? Dil bütün foyasını ortaya koyar toplumun, koyuyor.

Sözlüklerde olmayan ama halk içinde muteber bir deyimimiz var nicedir: “yaptım oldu.” Kalite aramayan, standardı olmayan, ölçütü kendi olan işleri, edimleri ve böyle iş yapan kişileri tanımlar. Ülkemizdeki yazı manzarası “yazdım oldu” deyimini de hakediyor.

DİLE GELENLER

Haddinizi aştınız

Ben uzun süredir Diken okuyucusuyum, yazdıklarımı değerlendirirken genç birisi deyip geçiştirmeyesiniz diye 70 yaşında olduğumu da söylemek istiyorum. Sizin yazılarınızı da ara sıra okurum. Öncelikle Türkçenin kullanılması konusunda size hak veriyorum. Ama o kadar. Haber sunmak neden bir kurala bağlı olmalı? Siz eleştirinizde “kim oluyorsunuz, sen kimsin” gibi cümleler kuruyorsunuz. Peki onlarca insanın severek izlediği bu insanları böyle aşağılarcasına eleştirebilmek için siz kimsiniz? Eğitiminizi, bilgilerinizi bilmiyorum ama eleştirdiğiniz şey bilgiye dayalı bir şey değil ki! Yorumlarını, uslûplarını eleştiriyorsunuz. Sanki dünya eski dünya da, herkes oturup haberleri izliyor da, o haberlerde de hep doğruları söylüyorlar da, sadece sunuş biçimleri problem oluyor. O kadar kötü bir ülkede yaşıyoruz ki bir şeylerden haberdar olmak için doğrusunu duyacağımıza güvendiğimiz insanları, onların yorumlarını dinlemeyi tercih ediyoruz. Çünkü sadece algılarla yönetilen bir çağdayız. Zaten haber alma haklarının bu kadar kısıtlandığı bir ülkede, bunu kendi uslûpları ile yapmak için çaba gösteren bu insanları bu şekilde eleştirmenizi hiç doğru bulmadım. Bence haddinizi aşmışsınız. İnci Akalp

MAD: Gazetecilikte çok temel kurallardan biri, haberle yorumu bulamaç etmemektir. Bunlar birbirine karıştığında neyin bilgi olduğunu anlayamaz okur ya da seyirci, manzara bulanıklaşır. Bir de seyircinin/okurun kendi kanaatini oluşturmasına fırsat vermemiş oluruz. Haberle yorumun içiçe geçmesi, geçen haftaki yazıda söylediğim gibi, çok önemli başka bir sorun yaratır: herkese hitap edemeyiz, bizim gibi düşünmeyenlere hiçbir şey anlatamayız. Kamplaşmayı besleriz, sevmediğimiz iktidarın işine yarayan kamplaşmayı. İşte bunlar yüzünden haber yazmanın da, sunmanın da bazı kuralları vardır, olmalıdır.

Yazıda sözünü ettiğim sunucuların yorumlarını eleştirmiyorum (bu başka bir konu), haber sunarken yorum yapmalarını eleştiriyorum. Haberi, haber sunmayı ciddiye almamalarını eleştiriyorum, doğru dürüst cümle kuramamalarını, kahve ağzıyla konuşmalarını eleştiriyorum.

Bu sunucuların dili, üslubu, habere yaklaşımları güven verici değildir, böyle sunulan haberlere güvenilemez, bu dil gerçeğin dili değildir, haberin dili değildir. ‘Yorum’ları, mimikleri, kınamaları, kinayeleri hoşumuza gidiyor diye bu haber dilini doğru kabul edemeyiz. Bu sunuş tarzıyla bazılarının yüreklerinin yağı eriyor, anlıyorum, bu yağa göre şerbet veren bu sunucular da reytinglerini yükseltiyor, haber bültenine daha çok reklam geliyor… Anlayacağınız, ahalinin öfkesinden, hıncından, nefretinden yararlanıyor bu haber sunuşu. Hayır, böyle haber sunulamaz. Maskaralık bu. “Algılarla yönetilen bir çağdayız” deyip algılara abanmak gerçeğin sesi olamaz, haberin dili olamaz, kurtuluşun işareti olamaz.

Haber alma hakkının bu kadar kısıtlandığı bir ülkede haberlerin dili alabildiğine berrak, haber de alabildiğine çıplak olmalıdır. Yorumlarla, imalarla, laf sokmalarla bulandırılmış dili gerçeğin hakim olmasını istemeyenler sever, onlara benzemeyelim.

Reha Muhtar’la başladı

Yazıda haber bültenlerinin şova dönüştürülmesi işinin Nevşin Mengü ile başladığını yazmışsınız ancak bu soytarılık asıl Reha Muhtar denen hıyar ile başladı. Nevşin Mengü daha dünkü çocuk. Soulsurfer

Artık haber sunucuları köpeği ısırıyor

Özel televizyon kanallarının hayatımıza girdiği 1990’ların başından beri habercilik ve haber merkezleri çok hareketli olmuştur. Orhan Duru’yla ve Özden Akbal’ın başında olduğu Star TV haber merkezi olması gerekene en yakın haberciliğin yapıldığı birkaç örnekten ilkidir bence. Zira başta patronlar olmak üzere herkes neyin nasıl kirletileceğini yeni yeni öğreniyorlardı.

Basın Müzesi’nin arkasındaki Star TV binasına bir sabah dalgalı uzun saçlarıyla ve boynunda onlarca yaka kartıyla giren bir gazetenin ABD temsilcisiyle (Ufuk Güldemir) süte su katılmaya resmen başlandığını söylemek yanlış olmaz kanımca. Herşey hızla değişti, patron odaklı menfaat haberciliği de aldı başını gitti ve işte bu günlere geldik. Siyasi baskı ve iktidar güdümünde yayıncılık zaten vardı, İsmail Cem bunu lisan-ı munasiple anlatır TRT’de 500 Gün kitabında.

TV kanallarında, genel olarak medyamızda bu menfaat haberciliği, siyasi manipülasyon, şöhreti ve şöhret hırsını haberin önüne koyma … tabii bu arada medya kurumlarında makam mevki rekabeti hiç durmadı. Kimse kimsenin gözünü çıkarmadı demek de yanlış, çook planlar yapıldı makam mevki maaş titr için. Bunların bazısı tuttu, bazısı avuç yalattı. Her yol mubahtı, hala mubah.

Hep kullanışlı birilerini bulur, çekirge gibi zıplatırdı patronlar. Yetmedi Atina’dan Reha Muhtar’ı, Washington’dan Ali Kırca’yı getirdiler (Kırca en iyisiydi). Her gelen, her benim diyen oynamaya başladı haberle, yani gerçekle. Eğdiler büktüler kimyasını bozdular, yetmedi genetiğiyle oynadılar, kendilerine uydurdular. Elbirliğiyle yaptılar bunu. Aydın Özdalga bülteninde kuşları Turkçe konuşturuyor, Ufuk Güldemir zamanın başbakanıyla aynı adı taşıyan yarış atını haber yapıyordu. Haber spotları “Tansu bugün kaçıncı geldi?” diye atılıyordu. Reha Muhtar arşivdeki eski görüntüleri yeni, hatta canlıymış gibi kurgulatıp uçaklar uçuruyor, canlı bağlanıp “Acı va mı?” diyerek başkasının acısından reyting nemalanıyordu. Hatta bülten sonrası kimseyi eve yollamaz, beğenmediği bülten için cezalandırırdı haber merkezi çalışanlarını. Muhabirler atlayıp zıplıyor, kameramanlar kayıtta koşuyor, ne kadar rezil olursak o kadar iyi haberciliği yapılıyordu ve yapılıyor.

Artık mahalleler arası fark yok! Hepsi bağırarak söylüyor ne söylüyorsa. Parmaklarını sallıyorlar yüzümüze gözümüze. Herkes mahallesinin militanı oldu. Kibir, pespayelik akıyor ekranlardan. Hırsız veya hırsızı gösteren farketmiyor. Artık haberci haber oluyor, ne habercisi, haber sunucusu haber oluyor, haber sunucuları köpeği ısırıp duruyor. Vito Vitelli

Ego patlamaları

Haber izlemeye, tartışma dinlemeye, X’te paylaşım okumaya korktuğumuz bir dönem bu. Hakkında iyi şeyler düşündüğüm kişilerin mesajlarını bile endişeyle okuyorum. Beni son derece rahatsız eden bu konuyu dile getirdiğin için teşekkür ederim. Bu dil ukalalığı vs değil. Anadilinin en basit kurallarını bile uygulamayan, uygulayamayan birisi diğer karmaşık konuları nasıl anlayabilir? Bizi öyle bir hale düşürdüler ki dilin çok daha önemli ifade ve kavram sorunlarını tartışacak yerde ”de da” gibi en basit konulara takılıp kalıyoruz.

Spikerler ise baştan sona fecaat. Bu konuyu sadece meslek kusuru açısından değil, kişilik bozuklukları, ego patlamaları olarak da ele almalı bence. Zülfü Livaneli

Sosyal medya diliyle haber

Sanırım 10 yıldır okur mektubu yazmıyorum. 22 yıldır medyada, 40 yaşında (görece!) genç bir gazeteciyim. Yazınızdaki tespitler A’dan Z’ye doğru. TV haber masasında yıllarca mücadele etmeye çabaladığım ama kıramadığım saçmalıklar. Hatırlattığınız için çok teşekkürler. O dönem (ve hiçbir dönem) CNN Türk’te çalışmadım ama fikir teatisinde bulunduğunuz arkadaşınızın kim olduğunu da sanırım tahmin ediyorum. 🙂

Şimdi de sosyal medya dilinde haber metni yazımı başladı, hatta adına haber değil içerik diyorlar. Ve maalesef ben de kerhen yazmak zorunda kalıyorum. Editten çıkan haber metninden ise hiç bahsetmiyorum bile. Belki bir gün de onunla ilgili yazarsınız. Dora Mengüç

Anlatamıyorum

Bir cümle eklemek istiyorum. Siyasi duruşu benimle aynı 100 yakınımdan 95’ine, Sözcü gazetesi ile Yeni Akit gazetesi arasında -tavır olarak- bir fark olmadığını anlatamıyorum. Melih Dağ

Diken’in gülü

Öncelikle 25 yaşında, siyasetle ve ülke/dünya gündemiyle oldukça ilgili olmama rağmen yazınızda da bahsettiğiniz nedenlerden ötürü uzun yıllardır televizyon haberleri izlemeyen genç bir kardeşiniz olarak köşe yazınızda kaleme aldığınız her kelimenin altına birer imza atmak istediğimi belirtmek isterim. (…)

Hem bu kadar doğru ve haklı hem de trajikomik bir yazı olmuş ki, yer yer can sıkıntısı yer yer maalesef durumu artık kanıksamış olmamızdan ötürü kahkahalarıma hakim olamadım. Yazıda belirttiğiniz bu sözde ‘spiker’ arkadaşların durumu tam anlamıyla bir komedi. Gerçek bir trajikomedi…

Ayrıca belki bir yazınızda kaleme alırsınız diye düşünerek başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum.

Sözcü gazetesinden bir haber başlığı gördüm ve oldukça ilgimi çekti. Haber Arda Güler isimli futbolcu ile ilgiliydi. Biliyorsunuzdur kendisi çok ciddi bir tıklanma değerine sahip olduğu için birçok haber sitesi kendisini olur olmadık şekilde haberleştiriyor durmadan. Velhasıl haber şöyle bir şeydi: “Arda Güler’le 500 milyon dolarlık el sıkışma.”

Haberi görünce içimden ‘Bu rakamları en iyi ve popüler futbolcular bile almaz, ne demek bu?’ diye geçirip oldukça meraklı bir şekilde habere tıkladım.

Hocam meğer Arda Güler isimli arkadaş 500 milyon dolar serveti olan alelade bir kişiyle el sıkışmış ve merhabalaşmış… Bu kadar… Bunu haber yapmışlar… Bununla ilgili yorum bile yapmama gerek yok. Aklı başında herkes o an neler hissetmiş olabileceğimi tahmin ediyordur.

Maalesef ülkemizde medya bilincini bırakın okurda/seyircide bulmak mümkün olsun, gazetecilik tahsili görmüş bu sözde gazetecilerde bile bu bilincin zerresine rastlayamıyoruz. İşte bu sebeple her gün uğrak noktamız, tık haberciliğinden, taraflı ve yargılı gazetecilikten bütünüyle uzak olan Diken gazetesidir… Var ol diken!!! Mehmet Şerif Arslan, Antalya.