'Hepimiz' mi sorumluyuz?
'

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

MURAT SEVİNÇ

Anayasal ilkeler konusuna devam (2)…

Neden Japonlar değil de biz bu kadar çok ölüyoruz? Neden, bizim sokakta yediğimiz ‘sayın’ dayağı, Batı ahalisi böyle kolay ve sık yemiyor? Neden, bizim sayın bağımsız yargımız yıllar öncesinde takınılmış kişisel-toplumsal tutumlardan bugün için soruşturma konusu çıkarıyor da aynı mucize bir İskandinav ülkesinde yaşanmıyor, İskandinavlar ‘ileri demokrat’ olmadığı için mi? Neden, sıradan bir Batı demokrasisinde, ‘suçluluğu hükmen sabit olana dek herkes suçsuz’ kabul edilirken, bizde ‘bazı yurttaşlar suçsuzluğunu kanıtlayana dek suçlu’ kabul ediliyor?

Bir önceki yazıda ‘hukuk devleti’ ilkesinin ne denli hayati olduğunu ve ancak diğer anayasal ilkelerle birlikte bir anlam ifade ettiğini yazmıştım. Aslında bugün başka bir konuda, şu, her şeyin politik olduğu gerçeği hakkında yazacaktım. Ancak, Çiğdem Toker öyle güzel ve öz anlattı, insanı çileden çıkaran “Acıları siyasete alet etmeyin” (Türkçesi: Hesap sormaya kalkanın canına okunur, kırın kıçınızı oturun) özlü sözü üzerine öyle güzel bir yazı kaleme aldı ki vazgeçtim. Toker’den bir satır: “İktidar ile yanında duran şirketlerin çıkar birliği, korkunç boyutlara ulaşan bir rant hırsı, denetimsizlik, yaptırımların etkisizliği, tercih edilmiş bir siyasetin sonuçlarıdır. Böyle yozlaşmış, vatandaşını koruyamayan bir düzende ‘Siyasete alet etmeyin’ cümlesi, acıları siyasete alet etmenin ta kendisidir.” İşte bu kadar.

Anayasal ilkeler ne işe yarar? Hani, anayasanın ilk üç maddesinin değiştirilmesi gündeme geldiğinde pek çok siyasetçi kendini kaybederek akıllarına gelen en sert ifadeleri kullanıyor ya işte o ilkeler halk için ne anlam ifade ediyor? Ya da halk için bir anlam ifade etmesi için ne yapmalı?

Anlatması zor konulardan biri bu. Anayasal ilkeleri sorguladığınızda ve anayasa fetişizmini eleştirdiğinizde, hemen her zaman, “Ne yani, ilkeler önemsizse ne üzerine konuşuyorsunuz o zaman, anayasayı ciddiye almayalım mı?” sorusuyla karşılaşırsınız. Soruyu soran haksız diyemem; zira, ülkede 1876’dan bugüne anayasa konuşulmayan bir dönem olmadı. Eh, bu kadar çok konuşuluyorsa bir hikmet olmalı. Kişisel olarak, yazmaya başladığım günden bugüne anayasa metinlerinin zannedildiği kadar önemli olmadığını, Mümtaz Soysal’a atıfla ‘anayasaların dışına bakmak gerektiğini’ tekrar ediyorum. Bu tutum benim icadım değil, bir anayasacılık yorumunu, geleneğini takip ediyorum. Söz konusu geleneği ve neden önemli olduğunu, diğer geleneklerden-yorumlardan farkını, anayasaların ‘sınıfsal niteliği’yle ilgili kısımda ‘bir kez daha’ anlatmaya çalışacağım.

Anayasa metinleri, oralarda yer alan ilkeler-hükümler önemsiz değil kuşkusuz. Demokratik ilkeler için yüzyıllar boyu mücadele verildi. Osmanlı-Türk anayasacılığı da hafife alınmayacak bir deneyim. Önemlidir önemli olmasına, ancak o ilkelerin anayasada yer alması kadar, uygulanması, doğru ve çağa uygun yorumlanması hayatidir. Yorum, o yorumun açıklığı, anayasal devletin selameti bakımından sürekli yeni maddeler yazmaktan daha belirleyicidir.

ABD Anayasası 1787 tarihli ve yalnızca 27 değişiklik (Ek) yapıldı bugüne dek; oysa o anayasayla hem kölecilik, hem eşitlik savunusu ve yorumu mümkün olabildi. Norveç Anayasası 1814 tarihli, değişiklikler yapıldı, şu bu… ayakta kalabildi. Hitler delisi o işleri Weimar Anayasası kötü bir metin olduğu için yapmadı. Türkiye’de, 27 Mayıs darbesinin birinci sorumlusu 1924 Anayasası değildi. 1961 Anayasası, onu günahkar ilan edenlerin eline düştüğü için çöpe atıldı, vs…

1982 Anayasası defalarca değiştirildi ve 2000’lerde, artık ilk halinden epey farklıydı, pek çok antidemokratik düzenleme ayıklanmıştı; sorunlar vardı, ancak, anayasasızlaşmanın hız kazandığı 2010’lu yıllardaki gibi bir ‘anayasa aşağılaması’nı hak etmiyordu. Bir başka söyleyişle, demokrasiyi ciddiye alan ellerde, dört başı mamur olmasa da içgüveysinden hallice yönetime kaynaklık edebilirdi. Olmadı. 2007’den itibaren başka bir yön seçildi.

Alın yürürlükteki anayasayı, önünüze koyun, temel hak ve özgürlüklere şöyle bir göz atın. Ardından her Allah’ın günü yaşadıklarımızı düşünün, anayasanın hükümlerine uyulmadığını ya da olabilecek en ceberut zihniyetle yorumlandığını göreceksiniz.

Örneğin, ‘kamu düzeni’ ilkesi demokratik rejimlerde de bir sınırlama nedeni kabul edilmiş olabilir; ancak oralarda birkaç milyon insanın protesto gösterisi yapması olağan kabul edilirken, burada birkaç kişinin basın açıklaması ‘kamu düzenini’ bozuyor.

Bakın 10’uncu maddeye, eşitlik ilkesini görürsünüz, ‘devletin kadın ve erkek eşitliğini sağlamakla mükellef olduğunu’ söyler madde. Ardından açın kamu kurumlarının internet sayfalarını ve kaç kadın yönetici olduğuna, kaç kadın mülki amir olduğuna, kaç kadın hâkim-savcı olduğuna bakın. AYM’de bir kadın üye dahi olmamasının tartışma konusu yapıldığına tanık oldunuz mu? E hani devlet eşitliğin sağlanmasından sorumluydu, AYM üyesi olmayı hak eden bir kadın yok mu memlekette?

Biraz daha ilerleyin, kişi haklarına bakın; diyelim, 38’inci maddeye. Hiç kimsenin ‘suçluluğu hükmen sabit oluncaya dek’ suçlu sayılamayacağı, söyleniyor. O zaman nasıl oluyor da ‘terörist’ sıfatı bu denli rahat kullanılabiliyor?

Peki, bu anayasa başka bir maddesinde AYM kararlarının ‘bağlayıcı’ olduğunu hükme bağlamıyor mu? Can Atalay neden içeride o halde, nasıl olabildi bu?

Hemen her madde için aynı soruları kendinize yöneltebilirsiniz.

Bu satırlardan, ‘Anayasa metinleri önemsizdir’ yargısı çıkar mı? Çıkmazsa önemli olan nedir? Bıktırıcı biçimde ‘yeni anayasa’ ya da ‘anayasa değişikliği’ üzerine konuşmaktansa, ‘Acaba  sorun anayasanın dışında olabilir mi?’ sorusuna kafa yorulsa?

Anayasa, varlığını ancak sahip çıkıldığında sürdürebilir. Kim sahip çıkacak? “Yurttaş sahip çıksın” diyoruz. Bu talep, önce yurttaş, eşit yurttaş olmayı bir koşul haline getiriyor. Nasıl sahip çıkacak? Kolay değil bu sorunun yanıtı. Sade yurttaşa parmak sallayıp “Sen sahip çıkmadın” demek pek anlamlı, doğru bir tutum olmaz; hiç kimse tek başına dönüştürücü bir güce sahip olmadığı gibi, sahip çıkmak da bir ‘öğrenme’ meselesi.

Dolayısıyla, ‘Anayasayı savunmak gerek‘ öğüdü, aslında malumun ilamı ve bir temenni olduğu ölçüde fazlaca bir şey söylemiyor. Fakat, sahip çıkılmadığında o anayasal ilkelerin bir değeri kalmıyorsa -ki kalmıyor- ne yapmak, nasıl anlatmak gerek?

Burada asıl görev, herhalde, siyasal alandaki kişi ve kurumlara düşüyor. Partiler ve siyasetçiler onlardan yalnızca biri ve en önemlisi, ancak tek değil. Devlet ile toplum arasındaki alanda siyasal bir işlev gören her kurum sorumlu.

Türkiye’de demokrasi ‘az gelişmiş’ olduğu için, sandık dışında hiçbir katılım fırsatına sahip olmayan halk, yüzünü mecburen partilere, siyasetçiye dönüyor. Sürekli umut ve büyük hayal kırıklıkları arasında salınmamızın bir nedeni bu yoksunluk olmalı. Oysa ‘sandık’, demokrasinin araçlarından sadece biri, demokrasinin kendisi değil. Yurttaşın anayasasını koruması için yönetime farklı düzeylerde ‘katılabilmesi’ gerekli.

Hal böyleyken, ‘Olup bitenden hepimiz sorumluyuz’ yargısı, bir yanıyla anlaşılabilir, diğer yandan boş laf. Yurttaşı olup bitenden sorumlu tutmak için, ona önce yönetme-denetleme yetkisi vermek, demokrasinin ‘halkın yönetimi’ ve cumhuriyetin ‘kamunun yararı’ anlamına geldiğini hatırlamak gerekir.

Yazı önerileri:

Kansu Yıldırım’ın ‘cinayetin sınıfsallığı’ üzerine yazısı.

Gökçer Tahincioğlu’nun ve Bahadır Özgür’ün Kartalkaya yazıları.