Squid Game: İnsan doğasının karanlık aynası
S

DR. FEYZA BAYRAKTAR

@FeyzaBayraktar_

info@feyzabayraktar.com

Geçen sene dünyaca ünlü bir şirketin çalışanlarına motivasyonla ilgili bir eğitim vermek için sunum hazırlarken eğitimi daha renkli kılmak adına uluslararası nam salmış farklı dizi ve film sahnelerinden yararlanmak istedim. Çocukluğumdan beri entelektüel gelişimim yolunda bana rol model olan abim sunumum için bana birkaç film ve dizi önerirken, ‘Squid Game’ adlı diziyi de izlememi söyledi. Böylece ‘Squid Game’ ile tanıştım.

İlk sezonun ardından, bu sene ikinci sezonu da bir solukta bitiriverdim. Sonrasında ise gerçek hayatta diziyi hatırlatıcı herhangi bir şeyle karşılaştığımda bedenimin post travmatik stres bozukluğu tepkileri verdiğini fark ettim. Bu dizinin beni neden bu kadar etkilediğini sorguladım.

Psikolojik labirent

Modern dünyanın distopik yansıması ‘Squid Game’, yalnızca ekrana yansıyan kan ve dehşetten ibaret değil; aynı zamanda insan psikolojisinin en derin ve çelişkili yönlerini keşfe çıkan bir anlatı. Oyunlar, yalnızca bir hayatta kalma mücadelesi değil, aynı zamanda bireyin ahlaki çöküşünü, umutsuzluk içinde kıvranışını ve gücün insan üzerindeki dönüştürücü etkisini gözler önüne seriyor. Dolayısıyla, bu gerçeklerle yüzleşmek izleyici için travmatik olabiliyor.

İkinci sezonun yayınlanmasıyla dizinin sunduğu psikolojik labirent daha da karmaşık hale geldi. Dizide artık sadece hayatta kalma içgüdüsünü değil, intikamın ve gücün insan zihnindeki yankılarını da gözlemliyoruz.

Dolayısıyla ‘Squid Game’, distopik bir eğlencenin ötesinde modern toplumun içinde gizlenen acımasız rekabetin, adaletsiz sistemlerin ve insan ruhunun karanlık dehlizlere doğru kırılmasının alegorik bir anlatısı olarak tanımlanabilir.

Dizinin Güney Kore yapımı olması tesadüf değil. Çünkü Güney Kore, 2008 Küresel Finans Krizi ve ardından gelişen ekonomik krizlerle büyük borç yükü altına girmiş bir ülke. Küresel krizin etkisiyle milyonlarca insan işini, evini ve birikimini yitirdi. Güney Kore’de ise hane halkı borç oranı son yıllarda büyük ölçüde arttı. Bugün Güney Kore dünyanın en yüksek bireysel borç oranlarından birine sahip ülkelerden biri. Bu durum, vatandaşların sürekli olarak borç almasını ve bir çıkış aramasını kaçınılmaz hale getiriyor. Tıpkı ‘Squid Game’de olduğu gibi borç krizleri insanları yüksek riskli işlere, kumara veya ölümcül oyunlara iten bir sistem yaratıyor.

Birinci sezon: Umutsuzluğun anatomisi ve ahlaki çöküş

Dizinin birinci sezonunda borç batağında yüzen 456 kişi, büyük bir ödül vaadiyle ölümcül bir yarışa sürüklenir. Fakat aslında bu oyunlar, insanların yalnızca para kazanma hırsını değil, onların en temel insani güdülerini sınamak için de tasarlanmıştır.

Oyuncuların karşı karşıya kaldığı en çarpıcı psikolojik testlerden biri, mahkum ikilemi’dir. Güven ile ihanet arasında sıkışıp kalan bireylerin, kendi çıkarlarını korumak adına dostunu nasıl sırtından bıçakladığına şahit oluruz.

Özellikle ‘misket oyunu’, bu psikolojik dinamiğin en acı verici örneğidir. Birbirine güvenen oyuncular, hayatta kalabilmek için dostunu kurban etmek zorunda kalır. Oyun, yalnızca bir kumar değil, insan vicdanının dayanıklılığını ölçen bir deney haline gelir.

Maslow’un ‘ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisine göre insanlar temel ihtiyaçları (güvenlik, finansal istikrar gibi) tehdit altındayken ahlaki ve etik değerler geri planda kalır. Seong Gi-hun gibi karakterler başlangıçta etik sınırlarını korumaya çalışsa da içinde bulundukları durum giderek onları duyarsızlaştırır ve hayatta kalmak için her şeyi yapabilecekleri bir noktaya evrilir.

İkinci Sezon: Travma, intikam ve gücün zehri

İkinci sezonda oyuna dönmesi Seong Gi-hun’un travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) ve hayatta kalmanın suçluluk duygusuyla mücadele ettiğini gösterir. Kazandığı ödül parasını kullanmak yerine, yaşadığı dehşet onu toplumdan uzaklaştırmıştır. Onun intikam arayışı, şiddet döngüsü teorisini akla getirir: Şiddete maruz kalan bireyler, bazen bu şiddeti devam ettiren taraf haline gelebilir.

Gi-hun’un amacı oyunu yok etmek olsa da süreç içinde kendisi de bir noktada güç ve şiddet döngüsüne dahil olur. İntikam, evrimsel hayatta kalma mekanizmaları ve karmaşık psikolojik faktörler tarafından şekillendirilen derin insani bir tepki. Genellikle adalet sağlama, duygusal rahatlama ve güç dengesini yeniden kurma arzusuyla tetiklenir. Öte yandan, intikam arayışı çoğu zaman acıyı hafifletmek yerine pekiştiren bir kısır döngüye dönüşebilir.

Yanısıra, şiddete maruz kalan bireyler bazen travmayı sürdürebilir, ya yaşadığı acıyı canlandırarak ya da başkalarına zarar vererek bu döngüyü devam ettirir.

Ayrıca, insan kurbanı olduğu travmatik süreçlerde kurtarıcı rolünü oynayarak travmalarından arınmak istese bile farkında olmadan aynı döngüye girip travmayı devam ettirebilir.

Gücün dehumanizasyonu

Her iki sezonda da oyundan elenenleri vuran maskeli tetikçiler görürüz. Ayrıca, tüm bu sistemin başındaki kişi de siyah bir maske takar.

Oyunu yöneten maskeli görevliler, yani tetikçiler ve Front Man karakteri, Philip Zimbardo’nun Stanford hapishane deneyini anımsatır. Bu deney, insanlara güç verildiğinde onların nasıl acımasız ve otoriter hale gelebileceğini göstermiştir. Maskeli görevlilerin kimliklerini gizleyerek yetki kullanmaları, ‘Bireysizleşme (deindividuation)’ teorisini destekler; yani bireyler anonim hale geldiklerinde ve bir grubun parçası olduklarında, kişisel sorumluluk hissi kaybolur ve daha acımasız davranışlar sergileyebilirler. Bu, insan ruhunun kimliğini gizleyebildiği ve bir grup ile hareket ettiği zaman nasıl vahşileşebileceğinin bir örneğidir. Günümüzde, sosyal medya zorbalığının ve birisini linçlemenin altında yatan sebeplerden biri de budur. İnsanlar kimliğini gizlediği ve bir grup ile hareket ettiği zaman yaptıklarının sorumluluklarını almazlar. Böylece daha acımasız davranabilirler.

Neden şiddeti izlemeyi seviyoruz?

Dizinin en rahatsız edici unsurlarından biri, oyunun zengin elitlerce bir eğlence olarak izlenmesi. Bu, voyörizm ve şiddete duyarsızlaşma üzerine bir eleştiri. ‘Schadenfreude’ teorisi, insanların başkalarının çektiği acıyı izlemeye neden ilgi duyduğunu açıklar. Schadenfreude, başkalarının talihsizlik, acı veya başarısızlıklarından zevk alma duygusudur. Genellikle kıskançlık, rekabet veya adalet duygusuyla ilişkilendirilir ve etik açıdan tartışmalı bir insan tepkisidir.

İnsanların, başkalarının hayatlarını riske atarak para kazanmaya çalışması ya da zenginlerin para ihtiyacı çekenlerin canını nasıl hiçe saydığını izleyerek eğlenmesi -ne yazık ki- sadece ‘Squid Game’ dizisine özgü değil. Günümüzde ve tarihte bunun çokça örneği var. Belli başlı örneklere gelecek olursak:

-Gladyatör arenaları (Antik Roma) : Fakirler ve köleler, ölümüne dövüşerek eğlence sektörüne hizmet etti. Binlerce kişi, insanların vahşice katledilmesini kolezyumda izledi.

– Modern yeraltı dövüşleri : Günümüzde bazı ülkelerde yasa dışı dövüş organizasyonları var ve maddi zorluklar çeken insanların bir kısmı hayatlarını riske atarak bu dövüşlere katılıyor. Özellikle kafes dövüşleri birçok ülkede hala yaygın.

– İnsan deneyleri : 20’nci yüzyılda birçok etik dışı deney, ekonomik açıdan çaresiz bireyler üzerinde gerçekleştirildi. Ve ne yazık ki günümüzde birçok insan hala para karşılığı ilaç firmalarının deneği olarak kullanılabiliyor.

Günümüzde ekonomik krizlerin pençesindeki dünyada, insanlar borç batağından kurtulmak için giderek daha umutsuz kararlar almak zorunda kaldığını da unutmayalım.

Bir kurgudan fazlası

‘Squid Game’ izleyicilere şu soruları sorduruyor:

-Koşullar bizi zorladığında ahlakımızı ne kadar koruyabiliriz?

-Güç sahibi olduğumuzda, aynı zalim sistemin bir parçası haline mi geliriz?

Sonuç olarak ‘Squid Game’ yalnızca bir dizi değil, aynı zamanda insan doğası ve toplum hakkında rahatsız edici gerçekleri gözler önüne seren güçlü bir psikolojik deneyim. İzlemediyseniz insan doğasını ve bir toplumun insanı nasıl etkileyeceğini anlamak adına mutlaka izlemenizi öneririm. İzleyeceğiniz her şeyin gerçekte olabilecek kadar insanı anlattığından emin olabilirsiniz.