Okura not:
Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.
Kızıl Goncalar; başörtülü kadınları ve müezzinleri ekrana getirerek çığır açan Kızılcık Şerbeti ve Ömer’in açtığı yolda ilerlerken pembe diziye dönüşmedi. Bizi sözde modern İstanbul’un göbeğindeki mürşitlerle ve çocuk yaşta evlendirilenler ile tanıştırarak ekranda tarih yazdı.
Laik kadınların kurtarıcı rolü üstlenmediği dizide, türbanlıların “cahil” ve “edilgen” olduğu söylemi sorgulanır. Çocukken evlendirildiği Naim’in zorbalığına kızı Zeynep için katlanmış Meryem, kadınların rol yaptıkları evlilikleri tiyatroya benzetir. Çocuk olmasa hiçbir kadının koca kahrı çekmeyeceğini söyler. Kendinden emin ve dirayetli Meryem, Levent’i ve bizi ön yargılarımızla yüzleştirir.
Meryem’in üstün zekalı kızı Zeynep, “sadece açık kızlar okula gidebilir” diyenler ve kızları okutmayan Fanilerin aynı olduğunu düşünür. “Olan hep kızlara oluyor!” diyerek iki tarafı da eleştirir.
Dizide bir okul sahibi, Kur’an kursundaki çocukları haşlayan öğretmenin aksine alçak sesle hakaret eder. Çalışma masasının arkasında, “Verimli çalışma rehberi.” ve “Merak eden çocuk.” pankartları asılı karakter, türbanlı Feyza’nın eğitim hevesini söndürür. Liseye başlamak için güya yaşı geçmiş gencin “evde yan gelip yatma şansı varken” okulu boş vermesini söyler. Okul sahibinin cinsiyetçi söylemleri ile ofisinde velileri tavlayan eğitim sloganları arasındaki kontrast müthiş.
Bu çok sesli dizinin bir bölümü, Aziz Augustinus’un (354-430) “Doğru herkes yapsa da doğrudur. Yanlış herkes yapsa da yanlıştır.” sözleri ile başlayarak laikleri ve Fanileri Hristiyan filozof ile buluşturdu. Senarist Şükrü Necati Şahin’in bilgi birikimini, dizinin her sahnesinde hissediyoruz.