Okura not:
Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.
Türkiye’de yargı geçmişten bugüne siyasetin gölgesinde adaletten uzaklaştı. Baskı dönemlerinin sopası, sermayenin kalkanı, emekçinin zinciri, devlet adına işlenen cinayetlerin örtüsü oldu. Ama hiçbir dönem bu denli kirlenmedi…
İsmi ‘Adalet’ ile başlayan siyasal İslamcı partinin iktidarında adalet sistemi çürüdü. Çetelerin mahkeme kararlarını satın aldığı bir karanlığa teslim oldu.
…
Yargıdaki çürümede büyük kırılma noktalarından biri Gezi Davası oldu. İki kez beraat kararı verilen davalara rağmen Erdoğan’ın talimatıyla hukuk çiğnendi. Gezi Davası’nda verilen cezalar, ülkede hiçbir delil ve suç olmadan insanlara hapis cezaları verileceğinin ilanıydı.
Can Atalay’ın milletvekilli seçilmesine, Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarına karşın tahliye edilmemesi ve milletvekilliğinin düşürülmesi ise darbeydi. Artık AYM kararlarının bile tanınmadığı bir adaletsizlik bataklığının içindeydi ülke. İktidar kliklerinde yuvalanan çeteler, adliye koridorlarında para dolu çantalarla gezerek kararları değiştirebiliyordu.
Elbette tüm yargı mensupları bu çetelerin bir parçası değildi. Ancak yan odada dönen kirli işleri bilip susan, görmezden gelen bir yargıcın ya da savcının masum olduğunu söyleyebilir miyiz?
Sonuçta; yenidoğan çetesine yönelik soruşturmayı yürüten savcı, makamında ölümle tehdit edilebiliyor. Uyuşturucu baronları, çete liderleri, katiller skandal kararlarla tahliye ediliyor. Deprem davalarında rant çeteleri yargılanmazken evlatlarını kaybedenler adaletsizlikte boğuluyor.
Tweet atanlar tutuklanırken Sinan Ateş cinayetinin dava açılmayan 17 şüphelisine dair dosya rafta unutulmaya terk ediliyor. Patronlar, bürokratlar korunuyor.
Bir halk adaletsizliğin azabını yaşarken devlet çürüyor.