Senin önüne yatarım Vladimir!

 

ÇAĞLAR EZİKOĞLU*

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 24 Nisan mesajında Ermeni soykırımı ifadesini kullanmasıyla son günlerde pozitif adımlar atıldığı ileri sürülen Rusya-Türkiye ilişkilerinin nasıl bir yön çizeceği şimdiden merak konusu.

Özellikle Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın AB’yle tıkanan müzakere süreçlerinin alternatifi olarak Rusya’yla ilişkileri düzeltmeye çalıştığı ve Putin’in Türkiye’yi Şangay Beşlisi’ne alması için çaba gösterdiği bugünlerde gelen bu açıklama, Türk dış politikasında son dönemlerde yaşanan vizyon eksikliğinin de bir tezahürü.

Tabi bu vizyon eksikliğinden kastımız; son derece hızlı ve kısık ses tonuyla, “… ağabeycim hiç sen o konuda sen rahat ol, sen rahat ol, vallahi öyle bir şey olursa senin önüne ben yatarım ya” yollu bir diplomatik ilişki kurmak değil. Malum bu tip söylemler yurt sathında daha etkili oluyor.

Bahse konu vizyon sıkıntısı aslında AKP’yle başlayan neo-Osmanlıcılık hayalinin bize getirdiği sorunlardan sadece bir tanesi. Bugün Avustruya, Vatikan, Rusya veya diğer birçok ülke Ermeni soykırımı ibaresini kullanmaya başlarken, hala Osmanlı mirasını Türk dış politikasının mihenk taşı olarak görmeye çalışanların, Osmanlı mirasının kötü tarafını görmezden gelmesi tipik bir Şark kurnazlığından öteye geçmiyor.

Osmanlıcılık hayallerinden gerçeğe

Bu yazıda üstünde duracağım husus Osmanlı’nın mirasını kendi politik ajandalarına koyanların, bu ajandayı tekrar gündeme getirirken bu mirasın yarattığı yıkımları tamamen göz ardı etmesi. Yani neo-Osmanlıcılık oynarken oyunun ilerleyen safhalarında buna benzer sorunları reddi miras etmesi. Bu ‘Biz Osmanlı’nın iyi olan yönlerine sahip çıkıyoruz’ yollu şark kurnazlığının tezahürü.

Osmanlıcılık veya neo-Osmanlıcılık kavramı özellikle 80’lerden sonra Turgut Özal’ın dış politikasıyla literatüre girmiş olsa da, bu bağlamda Osmanlıcılık kavramının Türk siyasi yaşamında tam olarak neye karşılık geldiği hususu tartışmalı. Öncelikli soru şu: Osmanlı’nın mirası barışçıl bir millet sistemiyle gayrimüslimlerin korunduğu bir sosyal yapı mı; yoksa İslam şemsiyesiyle diğer Müslüman ulusların Osmanlı altında birleştiği bir yapı mı? Özal’la başlayıp Refah’la devam eden ve AKP’yle zirve yapmış neo-Osmanlıcılık tartışmalarına da bu sorunun yanıtı ışık tutar.

Ünlü Osmanlı tarihçisi Cemal Kafadar Osmanlı’nın 13 ila 16. yüzyıl arasında kuruluş felsefesindeki gaza kültürünün gerçek anlamda Ortodoks Müslüman’ı temsil etmediğinden bahsediyor. Kafadar’a göre Osmanlılar kuruluşta daha seküler bir yapı ve gerek tasavvufi hayatı kabullenmek, gerek kadınların sosyal hayata katılımı açısından, bugüne göre çok sınırlı bulsak bile, halifelik döneminin merkezi devletlerine göre Osmanlılar çok daha esnek ve daha seküler.

Bu bağlamda baktığımızda aslında Osmanlı’daki millet sistemiyle gayrimüslimlerin de haklarının korunduğu ve daha barışçıl bir Osmanlı toplumunun varlığından bahsedebiliriz.

Fakat özellikle halifeliğin Osmanlı’ya geçişinden sonra gaza teorisinin daha çok ‘cihat’a evrilmesi ve Osmanlı sultanlarının İslam topraklarının tek koruyucusu sıfatını kazanması Osmanlı’nın yapısının daha katı ve Ortodoks bir İslami geleneğe dönüşmesine yol açtı. 18. yüzyıldan sonra Avrupa’daki artan milliyetçilik akımları ise ‘millet’ sisteminin çöküşüne sebep oldu. Gayrimüslim topluluklarının Osmanlı’dan kopuşu bu süreçte başladı.

Bu sürece reaksiyonel bir tavır olarak 2. Abdülhamid döneminde bir Pan-İslamism akımı ortaya çıktı. Abdülhamid ‘Halife’ ünvanını daha çok vurgulayarak İslam dünyasının Osmanlı topraklarında birleşmesi çabasındaydı. İşte bütün bu tarihsel süreç Osmanlı siyasetinin daha seküler bir yapıdan daha katı ve Ortodoks bir İslami anlayışa geçişinin de göstergesi.

‘Biz’ derken?

Bu noktada Özal’dan başlayıp Refah ve AKP’yle devam eden Osmanlıcılık hayali hangi noktada duruyor?

Birçok İslamcı entelektüel ve yazara göre Türkiye’de bu kesimler tarafından dillendirilen Osmanlıcılık barışçıl millet sistemine dönüş isteği olarak nitelendirilse de, özellikle Milli Görüş kurmaylarının ve AKP’li siyasilerin geçmişte ve şimdi gayrimüslimlere yönelik açıklamaları aynı noktada değil.

İşin absürdlüğü de burada ortaya çıkıyor. Zira Osmanlı hayalinden dem vuranların derdi sadece Abdülhamid dönemindeki o Pan-İslamcı geleneği canlandırmak, başta Balkan toprakları ve Ortadoğu olmak üzere Müslüman nüfuslar üzerinde Türkiye’nin etkisini arttırmak. Ama iki lafın birisinde Osmanlı hayalinden bahseden birisinin aynı Osmanlı’da ‘millet’ sistemiyle yıllarca o topraklarda barış ve huzur içinde yaşamış topluluklardan birisine ‘Affedersiniz Ermeni’ diyerek seslenmesi işin garip noktası.

Sorun şurada ki eğer birinin mirasına sahip çıkacaksanız bu mirasın tamamından mesul olursunuz. AKP iktidarı neo-Osmanlıcılık mirasından dem vuruyorsa, bu mirasın yarattığı yıkımlardan birisi olan 24 Nisan 1915’ten de kendini mesul görmek zorunda kalır.

Eski içişleri bakanının ‘Biz tehcir yaptık, tehcir’ açıklamasındaki ‘biz’ işte buradaki en büyük sorunsal. Eğer AKP iktidarı kendisini Osmanlı’nın reenkarnesi olarak görüp kendini ‘biz’ olarak sıfatlandırırsa, Türk dış politikasında soykırım iddiasına yönelik kabul talepleri bir süre sonra tazminat veya toprak taleplerine dönüşecek. Halbuki uluslararası hukukta ‘biz’den kastın, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş tarihinden başlayan bir tarihsel süreç olduğu aşikar.

Bu durumu kabullenmemek ve sürekli bir Neo-Osmanlıcılık hayalleri kurmak sadece Ermeni soykırımı meselesini değil, çok sayıda benzer sorunu da beraberinde getirecek.

* Aberystwyth Üniversitesi, Uluslararası Siyaset Bilimi Departmanı araştırma görevlisi