Anti-militarist meyhaneci bulmuşum, bırakır mıyım?
A

Behzat Şahin
Behzat Şahin
Sosyoloji okudu. 18 yıl gazeteciydi. 2001’de meyhaneciliğe geçti. Cibalikapı Balıkçısı’nı kurdu. ‘Cibalikapı Balıkçısı’ndan’ adlı bir kitabı var. İndirim bile kabul etmez, hesabı tam öder.

BEHZAT ŞAHİN

@behzatsahin7

Müdanaları yok belli ki. Tabelayı asmanın dalları sarmış, neredeyse görünmez olmuş. Aynı yol üstündeki kahvaltıcılar ya da diğer yemekçiler neredeyse kilometrelerce öteden yönlendirme tabelası koymuş. Çamlık ise sırtını verdiği çamların arasına sadece bilenler bulabilsin diye saklanmış gibi. 

Yıllardır gelip geçerken görürdüm de yolculuğumun başlangıcına ya da bitişine denk geldiği için gidemezdim. Geçen yıldı galiba, uçak beklerken civarda iki saat zaman öldürmem gerekiyordu, keşif için uğradım. Bir kadeh rakı, yanına peynir, söğüş, cacık söyledim. Seçenek de yoktu zaten. 

O zaman almıştım radarıma da yol sorun. Bodrum merkeze uzak. Ama bu güzelim yol üstü köy meyhanesi es geçilecek gibi değil. Geçen yazmıştım, yelken yarışları vesilesiyle bir ayağım Bodrum’da. Gelmişken de mümkünse önüne arkasına ekleyip birkaç gün daha kalmaya bakar, dostlarımla rakı masaları kurarım. 

İçeceğiz ya, bizi götürüp getirecek bir şoför ayarlayıp Fırat’ı ayarttım. O da komşusu Hüseyin’i ayartmış, döküldük yola. Birazdan ikisiyle de tanıştıracağım, önce hedefe ulaşıp masamıza kurulalım.

İlk gittiğimde görünür haldeydi…

Çamlık Restaurant, Bodrum-Milas karayolu üzerinde. Milas’ın Meşelik Köyü, aşağı yukarı 25’inci kilometrede. Şöyle tarif edeyim, havaalanına doğru giderken Mumcular kavşağından sonra Meşelik kavşağı var, onu da geç, sonraki ilk sapağın orası. Mumcular kavşağından sonra hızınızı düşürün, yoksa kamufle olmuş Çamlık’ı görmeden geçip gidebilirsiniz. Biz hedef odaklı olduğumuz halde neredeyse kaçırıyorduk.

Şimdi böyle. Tabela kaybolmuş, aman kaçırmayın.

Yine erken akşam oradaydık. Bir masa var, önlerinde bira. Masadakilerden biri de zaten işletmecilerdenmiş, sonradan tanıştık.

Buranın bence en önemli özelliği, akaryakıt istasyonları gibi yoldan içeride ve yola giriş-çıkışı olması. Park yeri sorunu da yok. Turistik olmadığı için zaten bilen geliyor. 

Tek katlı bina kare desen kare değil, dikdörtgen desen o da değil. Sanki ihtiyaç hasıl oldukça eklemelerle genişletilmiş gibi. Birkaç girişi var. Bütün binayı kaplayan asmanın altının büyük bölümü açık alan aslında. Hava mis, içeriye tıkılmaya hiç gerek yok. Ama biraz da esiyor, o zaman rüzgârdan koruyan şu masaya oturalım. İşletmeciler “İstediğiniz yere oturun” dedi nasıl olsa. “Rezervasyonunuz var mıydı efeem” diye karşılayan da yok. O zaman şımarıklık hakkı bize geçti. Neyse, çabuk karar verip kurulduk masaya. 

Ömer, meze dolabında meze arıyor. Şaka bir yana şikâyetimiz yok.

Üç kişiyiz, bir 70’likle başlayalım. Mezeler de gelsin. “Meze yok” dedi garson. “Hiç mi yok?” saçma sorusunun ilk işe yaradığı yer burası olabilir. Varmış. Ama onlar adına meze demiyor. Kızartma, sarımsaklı yoğurt, tam rakılık beyaz peynir, kavun, nefis bir karışık salata. Sıcaklardan da kuru fasulye-pilav, kavurma, tas kebabı varmış. Daha ne olsun. Biz de zaten lakerda, topik filan beklemiyorduk. Nereye geldiğimizi biliyoruz. 

Muşamba örtülü masamızı var olanlarla donattık. Yeterli…

Servise Ömer (Akgül, 31) bakıyor, mutfaktaki de babası. Bir de amcası varmış, bugün yok, üçü işletiyor mekânı. Zaten dedesinden kalmış. Ayrıntılar azz sonra.

Salonun bir bölümünde meşrubat dolabı, cipsler, çerezler var. İster sulu yemek ye, ister bakkal fiyatına çerezle biranı iç.

Fırat (Mazman, 50) eski ekip arkadaşlarımdan. İstanbul’da da beraber yarıştık, Bodrum’da da. Birkaç yıl önce Bodrum’a yerleşti. İyi de etti. Tek derdi dünya tatlısı kızı Işıl’dan biraz uzak kalmak, ki onu da sık ziyaretle telafi ediyor. Yemeyi-içmeyi, gezmeyi-eğlenmeyi iyi bilir. Gusto sahibidir. Bir de muhteşem dosttur, arkadaşlarını ihmal etmez. Çok severim, muhabbetine de bayılırım. Akıl da alırım arada. Sayesinde yine güzel bir akşam geçiriyoruz.

Fırat (ortada) sayesinde Hüseyin’le (sağda) tanıştım. Muhabbetli bir akşam oldu.

Hüseyin (Avaroğlu, 60), siteden komşusu, iyi dost olmuşlar. Benim de kanım kaynadı hemen. Aslen Kıbrıslı, 35 yıllık tıp doktoru. Halen Milas Devlet Hastanesi’nde genel cerrah olarak çalışıyor. 40 yıllık dost muhabbeti var masada. Rakı masası da bu değil mi zaten?

Sıcakları söyledik. Üçünü birden. Kuru fasulye, kavurma, tas kebabı. Rakı bu, isteyen kuru fasulyeyle içer, isteyen balıkla. Kime ne?

Bunlar da ana yemekler.

Biz muhabbet ederken bir TIR, iki-üç otomobil geldi gitti. Otomobille gelenler bu civardan, ailece yemek yiyip iki tek atıp kalktılar. Özellikle güveçte kavurması ve kuru fasulyesi meşhurmuş. Biz de memnunuz yediklerimizden.

Baktım, mutfaktaki beyefendinin işi azalmış, rakısını alıp masanın birine geçmiş. Ben de rakımı alıp izin isteyerek oturdum yanına. Eşref’le (Akgül, 60) aynı yaştayız. Meşelik’ten. Yörükler. Babası Ömer bey, Milas-Bodrum yolu şantiyesinde akaryakıt bekçiliği yaparken ihtiyacı görüp 1978’de açmış burayı. Eşref de (Birbirimize isimlerimizle hitap edecek kadar ahbap olduk kısa sürede) o gün bu gündür burada:

Domuzlu Kahve’ydi ilk adı. Yorgi adını verdiğimiz yabani bir domuz vardı, beslerdik onu. Üç yıl baktık. Sonra şikayet gelince, babam vurdu.”

Çamlık’ı Eşref (ortada) babasının adını verdiği oğlu Ömer ve abisi Kemal’le işletiyor.

Açıldığından beri içki servisi hep varmış. Eskiden köy kahvelerinde bile bira servis edilirdi, gittiğim köylerde az içmedim. Tekel Birası’ydı en yaygın satılan. O zaman alkollü içki değil, meşrubat sınıfındaydı. 1969’da alkollü içki sınıfından çıkarılan bira, ’80 darbesi sonrası ANAP’ın iktidara gelmesinin ardından, 14 Haziran 1984’te tekrar alkollü içki sınıfına alındı. 

Neyse, Çamlık’a dönelim… 

Eşref, 1987’de işin başına geçince ismini Çamlık olarak değiştirmiş:

“Milas’tan, Yalıkavak’tan gelenler olur. Şoförler iyi bilir burayı. Sabah yedibuçukta mercimekti, tavuk suyuydu, çorbalar hazır olur. Öğleden itibaren de sulu yemek ve kavurmamız. Parası olmayana da kapımız açıktır hep, karnını doyurup göndeririz.”

Eşref’in babası Ömer bey, Milas-Bodrum karayolu çalışmaları zamanında açmış burayı.

Kısa tanışıklığımızda bile kalender bir insan olduğunu anlamıştım zaten. Hele şu söyledikleri, Eşref’in kıymetini daha da artırdı gözümde:

“Askerde keskin nişancıydım, hâlâ da pireyi gözünden vururum. Ama hayatta kimseyi incitmedim, incitmem. Karıncayı da. Şu aklım olsaydı askerlik yaptırmazdım çocuğuma. Basardım parayı.”

Askerliğini yaptığı Kürt illerindeki eşitsizliği bugüne kadar duyduğum en ilginç metaforla tarif etti ki sayfalara bedel:

“Düşün, orada mevsim bile sadece kış ve yaz. Biz burada dört mevsimi de yaşıyoruz…” 

Bizimkilerle de tanıştırdım Eşref’i, muhabbete masada devam ettik. Köylerindeki lâkaplardan bahsetti ama onu burada anlatamam, sansürlenir. Halbuki ahlakçılık taslamadan, kimisi belden aşağı, samimi lâkaplar. Babadan oğula miras kalanı bile var. ‘Goca…..lının Memiş‘ gibi. 

Böyle işte, muhabbet daldan dala. 

Asma altında masalar dağınık, gönlünüz nereyi çekerse…

Bir de 35’lik söyledik dersem masanın muhabbetini anlatmış olurum sanırım.

Tuvaletler dışarıda. Kadınlarınki ormana bakıyor, erkeklerinki köy yolu üstü. Tuvaletten çıkınca aman ha önce sağa, sonra sola, sonra tekrar sağa bakınız. Çok temiz diyemem.

İstemesek de kalkma vakti. Hesabımız 3 bin 450 lira. Bira 100, 35’lik 760, yoğurtlama 70, peynir 80, salata 80, kuru 70, pilav 60, tas kebap 250, kavurma 250 lira.

Sadece dini bayramlarda kapatıyorlarmış, onun dışında her gün gece yarısına kadar açık.

Yolum düştükçe uğrayacağım Eşref’e. Dost edinmek kolay değil, kıymetini bilmeli.