
ARZU UZUNALİ
Arzuuzunali@gmail.com
Geçtiğimiz çarşamba günü başlayan, şehrin en önemli sanat etkinliklerinden biri olan Contemporary İstanbul pazar günü son buldu. Rixos Tersane İstanbul’da gerçekleşen sanat fuarına 14 ülkeden 53 galeri yer aldı ve 2 binden fazla eser sergilendi. Dolayısıyla bugün muhtemelen hepimiz her işini koştur koştur yapmaya alışık olan İstanbullular olarak koştur koştur gezdiğimiz sergi alanındaki eserlerden beğendiklerimizin fotoğraflarına telefonlarımızdan bakıyoruz.

İstanbul’un son dönemde etkinlik takviminde bir kıpırdanma var. Bu kıpırdanma şüphesiz bu sene Rixos Tersane İstanbul’da gerçekleşen Contemporary İstanbul ile özellikle hafta sonu bir titremeye dönüştü.
Özellikle hafta sonu diyorum çünkü fuarı hafta sonu ziyaret etmek isteyenler, bu titreşimi alana ulaşmak için trafikte geçirdiği dakikalarda tüm vücudunda tüm gerçekliğiyle hissetti. Tersane’nin devam eden şantiyesi nedeniyle daha da daralan yol, fuar alanına giriş yapılan tek kavşağın kalabalıkla tıkanması sonucu sadece fuara gelenleri değil, etkinlikle hiç alakası olmayan, tek derdi otobüsüne binmek olan bölge halkını da zorladı.
Tabii bu trafik hiçbir İstanbullu’yu yapmak istediği şeyden alı koyamaz. Her İstanbullu gideceği yere ulaşmak için çekeceği acıyı göze alarak yola çıkar. Tüm acılar ve titreşimler göze alındı ve fuarın havadar girişine varıldı.
Yılın en büyük sanat olayı olan Contemporary İstanbul’a bu yıl 14 ülkeden 53 galeri katıldı ve oldukça geniş bir alanda binlerce eser yer aldı. Bu sayıları, girişe yürürken çevredeki alan giydirmelerinde de pek çok kez de gördük. Ancak ne anlama geldiği ise önümdeki sırayı aşıp içeriye girdiğimde tüm gerçekliğiyle önüme serildi.

Hall B alanından giriş yapıldığında özellikle fuara Barselona’dan katılan Joan Gaspar Galerisi’nin, aralarında Joan Mirá’nın da bulunduğu dünyaca ünlü sanatçıların yer aldığı seçkisini görmek insanı gerçekten sanatla buluştuğuna hemen ikna ediyordu. Ancak eserlerin önünde fotoğraf çektirmek için sıraya giren insanlara kabalık yapmamak adına eserlere canımın çektiği gibi bakmak, eserin bende uyandırdığı duyguları azıcık da olsa ucundan hissetmek pek mümkün olmadı. Hayali bir bekçi “Bekleme yapmayalım arkalara doğru ilerleyelim sanat severler!” diye anons geçiyordu adeta.

Dolayısıyla hiçbir eserin önünde bekleme yapamadan seri halde ilerledim. Hall B’nin fuara birlikte katılan ve iki Türkiye doğumlu sanatçının eserlerini sergileyen Jorge Lopez ve I Galeria Jose de la Mano galerilerinin işlerine dikkat kesilmeye gayret gösterdim. 1982 İstanbul doğumlu Volkan Diyaroğlu ve 1924 İskenderun doğumlu Ermeni asıllı Joseph Terdjan’ın göç ve kimlik üzerine çalıştıkları eserleriyle karşılaştım. QR’ını okutmak ve biraz bilgi sahibi olmak isterken birinin köpeğinin sanırım ayağına bastım.
Utanarak, tabii ki yine bekleme yapmadım ve fuarın bu bölümünde yer alan Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan Komet’e Ayşe Erkmen’den İnci Eviner’e pek çok sanatçının yer aldığı Dirimart seçkisinden, Galeri 77’nin ve Anna Laudel’in seçkilerine geçiş yaptım. Ancak açıkcası bir noktada kalabalıktan ve yorgunluktan seçkideki sanatçıların işlerine ve isimlerine vereceğim ne dikkatim ne de takatim kaldı.

Dolayısıyla Hall A’nin dikkat çeken Cem Adrian’ın dijital manipülasyon işine, Gülsün Karamustafa’nın Vadedilmiş Resimleri’ne biraz daha fazla zaman ayırarak, açıkcası ‘Yetmişinde Doğanlar: İspanyol Çağdaş Resmine Bir Bakış’ sergisinin 21 İspanyol ressamın eserlerinden oluşan seçkisine ancak ‘bir bakış’ atıp soluğu bir şeyler içmek ve dinlenmek için dış alanda aldım.
Kalabalığın yarattığı derin uğultudan kurtulmak açıkcası çok iyi geldi. Üzerime kürekle atılan sanattan dolayı da biraz kulaklarım çınlıyor biraz da başım dönüyordu. Herkes gibi yeteri kadar fotoğraf çekemediğim ve çekilemediğim endişesi de içimi kemirmiyor değildi ancak yaşamayı seviyordum ve içeriye yeniden girmeye cesaret edemedim.

Biraz dinlenip enerjimi yeniden toparladıktan sonra açık havadaki Erdil Yaşaroğlu, Ebru Döşekçi, Anselm Ryle gibi sanatçıların işlerini görüp, bu yıl ‘Ne Seninle Ne Sensiz’ eseriyle fuarda yer alan dostum Esra Gülmen’in dev ayna cilalı işinin önünde durup yeniden bir nefes aldım. İstanbul’un silüetinin yansıdığı ve şehre hitaben yazılmış bu cümleyle Esra yine duygularıma tercüman oldu. Sadece bir fuar ziyaretinin bile insana İstanbul için kurdurabileceği bir cümleydi bu. Esra’nın her işi gibi çok yalın bir gerçekti.
Bir süre sonra onunla buluştuk ve göç teması üzerine ürettiği eseri hakkında konuştuk. Biri İstanbul’dan Berlin’e biri Bodrum’a göçmüş iki insan olarak İstanbul’la olan aşk ve nefret ilişkimiz üzerine konuştuk ve bu tek bir cümlenin tüm duygusal durumumuzu nasıl da özetlediğinden bahsettik. Çözüm gitmek mi, gittiğinde ne kadar gidiyorsun ne kadar kalıyorsun hepsinin yeniden üzerinden geçtik.

Dönüş yolunda tüm bunları ve fuarı düşünecek çok fazla zamanım oldu. Çünkü fuarın anlaştığı Uber çalışmıyordu. Otobüs durağında 50 metreyi yarım saatte aşan otobüsü beklerken ‘Ne Seninle’ öfkesini, otobüse binip yol kenarından Haliç’in mavisini gördüğümde ‘Ne Sensiz’ romantizmini yaşayarak hatrı sayılır bir başka kalabalık arasında kurtarılmış semtime geri döndüm.
Şu an ise aradan neredeyse bir gün bile geçmemesine rağmen beynimi zorladığımda bile gördüğüm onca görselden hiçbirini tam olarak hatırlayamıyorum. B12 eksikliğim var ama bu durumun bana özel olduğunu da sanmıyorum.
‘Sanatsa sanat! Alın size!’ demek yerine oldukça yüksek bir fiyata alınan biletle insanlara bir gün yerine tüm hafta gezme imkanı verilseydi nasıl olurdu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Hadi tamam üçüncü dünya ülkesi vatandaşıyız en iyisini hak etmeyiz tabii ama bari zaten çok pahalı biletle iki gün gezebilseydik bunca eziyet çekilmezdi diye düşünüyorum.
Sanattan aşırı anlayan mutlaka hangi galeride hangi sanatçı var bilerek gitmiştir ama biraz da eksik kalmamak adına bile o zahmeti çeken insanlara daha derli toplu bir seçki açıklaması, yönlendirme yapılsaydı belki azıcık da kültürlenirdik gibi hissediyorum.
“Bu yıl çok kalabalık geçti çok memnunuz.” açıklamaları güzel ama o kalabalık oraya nasıl vardı oradan nasıl ayrıldı keşke üzerine daha çok düşünülseydi diyorum. Zaten oldukça dar bir yola sahip oldukça büyük bir mekanda bunca insanı ağırlamadan önce keşke bunlar hesaba katılsaydı demekten de kendimi alamıyorum.
Haliç’te devam eden dev inşaatın devamı niteliğinde ‘üzerimize kürekle sanat atmak’ yerine, gelecekte bizi hak ettiğimiz ve biletimizin ederi karşılığında daha insani ve duygusal olarak da bağ kurabileceğimiz bir sanat fuarına taşımanızı diliyorum.
Çünkü artık ‘Ne Seninle Ne Sensiz’ demek yerine, göçeli yıllar geçmesine rağmen bir gün “Sensiz olmuyor!” diye gözyaşlarıyla bu şehrin sokaklarına geri dönmeyi hala hayal ediyorum.