
MURAT SEVİNÇ
Dört yıl önce Gazete Duvar’da, yaşadığımız şehirlerde yaya varlığına son verilip kaldırımların asıl olarak araçlara tahsis edilmesini öneren bir yazı kaleme almıştım. Ne yazık ki bu önerim yerel ve merkezi idare tarafından ciddiye alınmadı ve kaldırımlar yalnızca araçlara ayrılıp, yayalar bütünüyle tasfiye edilmedi. Neyse ki idare tarafından ciddiye alınmama riskini göze almıştım, büyük bir hayal kırıklığı yaşamadım.
Geçtiğimiz dört yılda talebime ilişkin hiçbir adım atılmasa da, fiili olarak kaldırımların ve yayaların bulunma ihtimali olan her kara parçasının motorlu araçların istilasına uğraması ve günlük şehir yaşamının yurttaş için giderek daha çekilmez hale gelmesini memnuniyetle görüyor, yaşıyorum. Her yeri bildiğimi söyleyemem, ancak Ankara ve İstanbul konusunda epey fikir sahibiyim. Bu da, ülke nüfusunun neredeyse üçte biri demek.
Ankara henüz tam olarak motosiklet ve skutır istilasına uğramadı. Arada bir tehlike atlatıyorsunuz, ancak bana kalırsa ‘Angaramızda’ hâlâ en ciddi tehdit algısı motosikletler filan değil, halk otobüslerinden. Diğer motorlu taşıtlar onların yaşattığı gerilim ve heyecanı yaşatmaktan çok uzak. Özellikle şehrin tepelerinde bir yerde oturuyorsanız, her biri dökülen halk otobüsleri ile yokuş aşağı büyük süratle inmenin ‘tadını’ çıkarabilirsiniz. Hemen her gün ve her saat şenlikli bir lunaparkta gibisiniz Ankara otobüsleri (dolmuşlarımız da az değil!) sayesinde. Nezaketlerine hiç girmeyeceğim, hadi ona ‘Anadolu irfanı’ diyelim; örneğin geçen gün Kızılay’da içinde yolcuyla 10 dakika bekleyen halk otobüsü şoförüne, yolculardan biri “Ne bekliyoruz böyle?” gibi lüzumsuz bir soru yöneltince, şoförün “Beğenmiyorsan taksiye bin” diyerek yanıt vermesi, bir klişenin hâlâ bu denli canlı olduğunu göstermesi bakımından mutluluk vericiydi. Yokuşları 100 kilometreye yakın bir süratle inmeleri binlerce Ankaralı için her gün eşsiz bir deneyim. ‘Otobüse bindim, dur bakalım sağ inebilecek miyim?’ duygusuyla ‘kamu hizmeti’ almak başka nerede nasip olur ki insana? Kendilerine ve onlara bu şansı tanıyan idarecilerimize ne kadar teşekkür etsek az.
Motosiklet ve skutırlar asıl olarak İstanbul’da büyük sorun. Bu yazıyı İstanbul dışından okuyanlar muhtemelen pek bir anlam veremeyecek ve “Bu kadar sorun arasında senin derdin motosikletler mi?” sorusunu yöneltecek. Evet, bunca sorun arasında, İstanbul’un özellikle kaotik muhitlerinde yaşayanların böyle büyük bir sorunu var. Özellikle yaşlılar, çocuklular, çocuklar, engelliler, işitme sorunu olanlar ve yürüyüş sevenler için.
Malum, şehirlerde ‘kaldırım’ adı verilen bir kısım, sözüm ona ‘insan için’ ayrılmış bir alan mevcut. Aslında iki sözcükten oluşuyor, yaya ve kaldırım. Bu tamlama, yıllarca o kısımların yayalara tahsis edildiğini düşündürdü hepimize. Oysa bu büyük bir yanılgıydı.
Kaldırımlarının yalnızca yayalar tarafından kullanılmaması gerektiğini ilk hatırlatan, araç sahipleri oldu. Hususi, ticari vs. Araç sahipleri ‘haklı olarak’ araçlarını kaldırımlara park etmeye başlayarak yayalara bir mesaj vermek istediler. Şehirdeki bir alanın adında ‘yaya’ oluşu, oranın yalnızca insana ayrıldığı anlamına gelemezdi. Araç sahibi park yeri bulamadığında ne yapacak? Elbette o araç kaldırıma çekilecek. Hatta kaldırımı yatay kesecek biçimde konulacak. Önemli olan aracın selameti ve araç sahibi tosunların iç huzuru. Gerek ben gerekse şahsım, kaldırımı bütünüyle kapatan araçları gördüğümüzde mutlu oluyor ve her biri milli servet olan o araçlar geceyi güvenle geçireceği için seviniyoruz.
Kaldırımların yayalara tahsis edilmesine karşı çıkan ikinci kesim, yeme-içme sektörü. İstanbul’da, özellikle eski ve kalabalık semtlerde kaldırımlar, kafe-lokantalar tarafından işgal edildi. Bazı yollarda yüz metre olsun kesintisiz yürümek mümkün değil. Şahsım bundan da ziyadesiyle memnun oldu, çünkü ortada kâr etmesi gereken işletmeler var. Onlar kâr edecek ki, iç barış olsun. Bu nedenle, yukarıda andığım ilk yazıda, yayaların günün belli saatlerinde kaldırımları kullanmasına izin verilebileceğini ve her koşulda işletmelerin huzurunun (kâr oranlarının) hesaba katılması gerektiğini savunmuştum. Şimdi bakıyorum, o kaldırımlarda bugün dahi inatla ve günün her saati yürümeye çalışan insanlar var; düşüncesizce, çok yazık.
Şehirdeki yaya varlığı olması gerektiği gibi yasaklanmadığı için, şimdi de motosikletliler ve skutır sürücüleri mağdur oluyor. Yeni aktörler bu arkadaşlar. Skutırlar doğrudan kaldırım tercih ediyor ki, doğrusu bu. Sonuçta şarjlı motoru olan, tekerlekli ve son derece hızlı gidebilen bu aletler elbette kaldırımları kullanacak. Bunda yadırganacak bir durum görmüyorum. Yayalar tedirgin oluyorsa, kaldırımın bir tarafında ‘tek sıra’ yürüyebilir ve skutırların işini kolaylaştırabilir. Hele ki bu ‘normalleşme’ döneminde, birlik ve beraberliğe gereksinim duyduğumuz koşullarda yayaların üzerine düşeni yaparak tek sıra yürümesi, toplumsal barışın sağlanması bakımından büyük yarar sağlayacaktır.
Özellikle İstanbul’da, son birkaç yılda anormal biçimde artan motosikletler büyük bir sorun olarak algılanmaya başlandı. Çevremdeki herkes şikayetçi, çünkü çevremdeki herkes düşüncesiz. Her an, yolun herhangi bir yerinden kaldırıma büyük süratle çıkıveren bir motosikletle karşılaşıyorsunuz. Ağır aletler olduğu ve hızlı gittikleri için, ölüm ve yaralanma riski çok yüksek. Büyük kısmı, “Pizzanız 25 dakikada evinizde” sersemliği nedeniyle çılgın gibi kullanmak durumunda kalan motokurye delikanlılar. Şaka değil, hakikaten şehir artık yürünemez halde ve yayalarda sürekli bir endişe hâkim. Artık herhangi bir toplu taşım aracından inerken dahi tedirgin insanlar, çünkü araç ile kaldırım arasındaki bir metreden motosikletler geçiyor. Özellikle çocuk ve yaşlılar için sürekli tehlike yaratan bir çılgınlık.
İşte bu yüzden de kaldırımlar yayadan arındırılmalı ve motosikletlerin rahat etmeleri sağlanmalı. Ekmek parası kaygısıyla, yaşam hakkı arasındaki çelişkinin başka türlü çözülebileceğini sanmıyorum. Hemen her gün kaldırımda birkaç motosikletle karşılaşıyorum. Herhangi bir yönden geliyorlar, yaya geçidinden geçiyorlar, kaldırımda hızla kullanıyorlar ve tehlike anında uyardığınızda durup size ‘fırça atıyorlar‘. Haklılar. Çoğu zaman kendimden utanıyorum, kaldırımda yürüdüğüm ve motosiklet sürücüsüne anlayış göstermediğim için. Oysa biraz daha dikkatli olsam ve onları fark eder etmez kendimi sağa sola atsam, neyim eksilir. Artık yayaların motosikletlere karşı hoşgörüsüzlüğünü yadırgamaya başladım. Söz konusu hoşgörüsüzlüğün, kaldırımların yayalara tahsis edildiği önyargısından kaynaklandığını düşünüyorum. Bencilce bir yaklaşım bu. Önemli olan skutır sürücülerinin, motosikletlerin, araç sahiplerinin ve lokantacıların huzuru ve güvenliği. Kaldırımların insan için olduğu kibri sona ermeli artık. Şehir, kaldırım vs. yalnızca sade yurttaş için değildir, çok affedersiniz medeniyet savunusu altında her türlü motorlu araç sahibini zorda bırakmanın, onları huzursuz etmenin bir anlamı yok. Yürümekten korkuyorsan yürümezsin güzel kardeşim, kaldırımlar babanızın malı değil.
Yazı önerileri:
Tanıl Bora’nın ‘İsrail Modeli’ ve Yunus Emre Erdölen’in ‘James Baldwinler bir daha İstanbul’a gelir mi?’ başlıklı yazısı.