Tasfiyenin şifresi mi tarihin tekerrürü mü?

 

ÇAĞLAR EZİKOĞLU*

Levent Gültekin 8 Nisan tarihli yazısının başlığını AKP’deki tasfiyenin şifresi olarak atmış ve bu tasfiyenin aslında AKP içindeki ‘İslamcı’ cenahın ekarte edilmesi olarak nitelendirmiş. Kendisinin ‘İslamcı’ gelenekten geliyor oluşu elbette içerden bir gözle böyle bir analiz yapmasına katkı sağlamıştır fakat AKP listelerinin açıklanmasıyla mevcut tablonun daha farklı yorumlanabileceği kanaatindeyim.

Akademik çalışmalarımda siyasal İslam’ın Türkiye serüvenine yoğunlaşmışken, bahse konu tabloyu bir de farklı bir gözden değerlendirmek gerekiyor.

Hangi İslamcı?

Gültekin’in yazısında bahsettiği tasfiyede vurgulanan ‘İslamcı’ tabirinin tarihsel sürecine eğilmek gerekir. Zira tasfiye edildiği iddia edilen bu cenahın kökleri 1970’li yıllarda temellerini atmış Milli Görüş hareketine dayanmış olsa da, fiili siyaset mecrasında karşılığı Refah Partisi’nin 90’lardaki yükselişine tekabül ediyor.

1994’teki şiddetli ekonomik kriz ve dindar kesimin biraz da ‘mecburiyet’ten yöneldiği ANAP’ın Özal’ın vefatıyla güç kaybetmesinin etkisiyle, muhafazakarların yeni kapısı olmuştu Refah Partisi. Batı karşıtı söylemlerin ‘Adil Düzen’ adıyla ekonomik bir temele oturtulması muhafazakar seçmende heyecan yaratmıştı. Başta yerelde olmak üzere Refah’ın yükselişi 1995 seçimlerinde Necmettin Erbakan’ın başbakanlık koltuğuna oturmasına kadar gidecekti.

Bu esnada Gültekin’in yazısında bahsettiği isimlerden, Abdullah Gül, Bülent Arınç, Hüseyin Çelik gibi isimler Refah Partisi’nin yeni jenerasyonu olarak yıldızı parlayan siyasetçiler kategorisi içinde Türk siyasi hayatında yer alıyordu. 28 Şubat süreci ve Refah Partisi’nin kapatılmasının ardından kurulan Fazilet Partisi’nde ise bu ‘geleceği parlak’ siyasetçiler ‘yenilikçiler’ adı altında Erbakan liderliğine açılan isyanın başını çekiyordu.

Gültekin, İslamcı cenahın ‘dava’ uğruna itirazlarını sergilemekten kaçınmayacağı ve AKP’deki tasfiyenin sebebinin de bu husus olduğundan bahsetmiş. AKP’de İslamcı gelenek ve davaya aykırı faaliyetlere yönelik yıllardır gelmemiş itirazları Gültekin’in görmezden gelmesi bambaşka bir tartışma konusu. Ama unuttuğu nokta ‘İslamcı’ cenahtan gelen itirazların sadece dava uğruna olmadığı ve bunun da ilk örneğinin Fazilet’teki iç hesaplaşma olduğu.

Bahse konu isimlerden örnekler verebiliriz elbet. Örneğin gençliğinde hitabetiyle Milli Görüşçüler arasında sivrilen Bülent Arınç bir konuşmasında, “Erbakan Hoca ANAP’a geçse bile biz bu dava uğruna Refah Partisi’nden ayrılmayız” diyor, aynı Arınç Fazilet Partisi’nin kongresinde genel başkan adayı Abdullah Gül’e destek çağrısı yapıyordu.

Peki Erbakan’a yönelik bu gibi çıkış ve eleştirilerin ne kadarı ‘dava’ uğrunaydı? Bu sorunun yanıtı da hayli tartışmalı (Bu noktada okuyuculara İslamcı gelenekten gelen ve Abdullah Gül’ün İngiltere’deki eğitim hayatında yakınlarında olan gazeteci Yavuz Selim’in ‘Yol Ayrımı: Milli Görüş Hareketindeki Ayrışmanın Perde Arkası’ adlı kitabını öneririm).

Milli Görüş içerisindeki bu çatışmanın aslında siyasal İslam’ın daha radikal noktasında kalan ve Erbakan’ın liderlik kültüyle yoğunlaşmış gelenekçi hareket ile daha liberal bir muhafazakar siyaset temelinde Özal dönemi İslamcılık/Osmanlıcılık anlayışını reenkarne etmeye çalışan yenilikçi hareket arasında olduğu aşikardır. Bu bağlamda Gültekin’in bahsettiği İslamcılık hangisidir, Erbakan Hoca’nın İslamcılığı mı, yoksa Abdullah Gül çizgisinde Batı’nın olumladığı ve belki de AKP’nin kuruluş temeli olan muhafazakar demokrasi mi?

Listelere bakarken: Erbakan’ın ruhu?

Dikkat edilirse bu süreç zarfında ismini zikretmediğim kişilerden birisi Recep Tayyip Erdoğan’dır. Zira mahşerin dört atlısı diyebileceğimiz AKP’yi kuran dört kişiden birisi olan Erdoğan esasında bu dörtlünün en zayıf halkası olarak siyasi arenaya çıkmıştı. Bunun başlıcı nedeni, diğer üç ismin (Bülent Arınç, Abdullah Gül, Abdüllatif Şener) hem akademik hem de siyasi kariyerinin Erdoğan’dan çok daha ilerde bulunmasıydı. Fakat Erdoğan’ın yerel siyasette elde ettiği tecrübe ve liderlik vasfının diğer isimlere göre daha ağır basması ilerleyen süreçte onu AKP’nin liderliğine götürmüştü.

Unutulan noktalardan birisi de şudur ki AKP’nin kuruluş felsefesini yanıtsan en önemli idea Batı odaklı, Özalvari bir muhafazakarlıkla bezenmiş bir hareket olmasıydı. Bu bağlamda kuruluşunda ANAP-DYP çizgisinden birçok siyasetçinin yer alması da yadırganamazdı.

İlerleyen süreçte Erdoğan’ın liderlik vasfının partinin politika belirleme süreçlerinde ‘hayati’ bir rol oynamaya başlaması aslında bir nevi tarihin tekerrürüdür. O yüzden Arınç veya Gül’ün Erbakan’ı Refah Partisi içinde ‘tek adam’lıkla suçladığını hatırlarsak Erdoğan’ın ‘dava’ arkadaşlarının onun yanından ayrılması da sürpriz olmayacaktı.

Bu açıdan listeleri incelediğimizde göze çarpan en önemli hususlardan birisi Refah’ın yenilikçi ekibinin üç dönem kuralıyla liste dışı kalmasıyla birlikte onların desteğini alan adayların listeye girememesi ve listenin ağırlıkla Erdoğan’a ‘sadık’ insanlardan oluşması.

Bu hususta Gültekin’le aynı fikirde olsam da kendisinin listeleri dikkatlice incelemediği kanaatindeyim. Zira kendisi İslamcı geçmişi olan gazeteci veya yazarların hiçbirisinin aday yapılmadığını söylüyor. Örnek olarak da İslamcı geçmişi olmayan Süleyman Soylu, Markar Esayan, Mahmut Övür vb. isimleri sıralıyor. Bu isimler bazında AKP’nin ‘İslamcı’ geleneğe uygun olmayan isimlere kapısını açtığını söylesek de bu demek değildir ki AKP listeleri ‘İslamcı’ olmayanlardan oluşuyor.

Gültekin yazısında içten içe olumlamaya çalıştığı Refah’ın yenilikçi ekibinin AKP dışında kalmasını vurgularken bu ekibi ‘İslamcı’ cenahın tek temsilcisi addetme hatasına düşmüş. Zira, radikal İslamcı ‘Sancaktar’ dergisinin sahibi Eyüp Gökhan Özekin’in Uşak 2’nci sıradan aday gösterilmesi, Yine Refah döneminin popüler simalarından Şevki Yılmaz’ın Milli Görüşçü oğlu Mehmet Akif Yılmaz’ın Kocaeli’nde listede olması, 28 Şubat sürecinin mağdurlarından Leyla Şahin’in Konya’dan adaylığı gibi Refah çizgisinden ve Erdoğan’a bağlılık ve sadakatinden şüphe duyulmayacak isimler söz konusu.

Gültekin’in bahsettiği Hakan Albayrak, Mustafa Karaalioğlu, Arınç, Çelik gibi isimlerin aforoz edilmesi ise parti içi hesaplaşmanın tezahüründen öte değil. Parti içinde bahse konu kanadın daha ılımlı, daha muhafazakar demokrat konuşmalar yapması, aksine Erdoğan yandaşlarının daha radikal İslamcı rolüne bürünmesi de cabası.

Erdoğan’ın Erbakanlaşması

Özellikle Refah dönemindeki yenilikçi-gelenekçi kavgasının bir benzerini AKP’de görüyor olmamızı,  ‘İslamcı’ tasfiyesi olarak adlandırmak, bahse konu cenahı olumlayarak AKP içinde Erdoğan liderliğine karşı mücadeleye kapı açmaktan öte değil. Fakat AKP içinde İslamcılar tamamen ayrılmıştır demek çok da gerçekçi bir tespit olarak gözükmüyor. Görüldüğü kadarıyla Fazilet dönemi bir iç hesaplaşma AKP içinde de yaşanmıştır.

Ama daha da önemlisi, yaşanmaya devam edecek midir? Hele ki AKP’nin Bbşkanlığı referanduma götürecek 330 yeter sayısına ulaşamaması durumunda Bülent Arınç’ın Fazilet kongresindekine benzer bir kongre konuşması yapma olasılığı hiç de düşük gözükmüyor.

Bu bağlamda listeleri AKP içinde ‘İslamcı’ların tasfiyesinden ziyade Erdoğan’ın Erbakanlaşması şeklinde okumak daha doğru ve gerçekçi olacaktır.

* Aberystwyth Üniversitesi, Uluslararası Siyaset Bilimi Departmanı araştırma görevlisi