FATİH VURAL
fatihvural35@gmail.com
Geçen yıl yayınladığı ‘Ben, Zargana, Deus Ex Machina’ albümüyle kendisi için diktiği heykelin yanına ‘Sayın Bay Rock Yıldızı’ romanıyla bir yenisini ekledi Teoman. Romanında yarattığı kahramanı Timur’u çoğu zaman kendisine benzetse de kurgu ve gerçekliği iç içe geçirip onu Teoman’dan ustaca uzaklaştırmayı da başarıyor!
Kitabında, kendisinden çok daha huzursuz, sorunlu ve karanlık bir rock star yaratan sanatçı, “Karanlığımı deşmek beni iyileştiriyor. Albüm ve kitaptan sonra öyle rahatladım ki artık her şeyi yapabilirim!” diyor.

‘Ben, Zargana, Deus Ex Machina’ albümünden sonra şimdi de ‘Sayın Bay Rock Yıldızı’ romanı… Teoman, kendi için ikinci bir abideyi daha dikmiş gibi…
Uzun zamandır kendime dair bir kompleks yaşıyordum. Kimsenin benden böyle bir şey beklediği yoktu; ama ben “Müzikte olgunluk çağıma geldim. Kendimi iyi hissedeceğim bir final albümüyle bitirsem bu işi!” diyordum. Ben artık şarkıları pek tatmin edici bulmuyorum kendim için. Çocukluğumda, gençliğimde dinlediğim konsept albümler gibi bir şey yapmak istiyordum. David Bowie’den, Pink Floy’dan bildiklerimle kariyerimi içime sinecek, artistik bir albümle bitireyim istiyordum. ‘Ben, Zargana, Deus Ex Machina’yı yaptım, rahatladım. “En ufak bir ticari kaygı olmasın. Kendi içinde tutarlı bir konsept albüm yapayım” dedim. ‘Sayın Bay Rock Yıldızı’ kitabıyla albüm yan yana yürüdü. Kitabı üç senedir yazıyordum. Kitap daha önce başlamıştı. İkisinden de çok memnunum. Artık içim rahat!
Albüm çok dinlenmedi, kitabım da çok satmayacak
Kitap ve albüm, Teoman’ın tamamen kendi için yaptığı şeyler; ama daha önce yaptığımız röportajda vurguladığınız ‘Teoman müessesesi’ni ya da “Teoman ne yapsa satar!” algısını dikkate alırsak bu bencillik kırılmaya uğramayacak mı?
Tam da öyle değil! Dinlenme sayılarına bakarsak, ‘Ben, Zargana, Deus Ex Machina’ diğer albümlerimden daha az dinlendi. Böyle olacağını zaten biliyordum. Sayın Bay Rock Yıldızı’nı da daha fazla okura ulaşsın diye yazmadım. Zaten edebiyat dediğin, dünya ölçeğinde de Türkiye ölçeğinde de ‘feasible’ bir şey değil! Bu romanı yazana kadar bir, iki tane bayi toplantısında çalsam daha çok para kazanırdım. Kitabın satışları da çok yüksek olmayacak…
Ancak kitabın reklamları İstanbul’un her noktasında var… Belli ki yayıneviniz böyle düşünmüyor?
Öyledir. Reklama bakma, çok satanların içinde yer almayacak bu! Yayınevleri “Ne yapsa satar!” diye düşünüyor, popülerim diye. Şu kesin: Bu kitap, benden çok daha iyi ancak popüler olmayan bir yazarın kitabından daha çok satacak. Bunu biliyorum ama bu roman benim “Çok kişiye ulaşsın” dediğim bir kitap değil! “Ne yazsa okunacak ne albüm yapsa satacak!” kadar büyük bir ‘müessese’ de değilim! (Gülüyor)
Son albümde de kitapta da ayan beyan bir Teoman var. Ama bence ikisini de özel kılan, gerçek ve kurgunun ustaca iç içe geçirilmesi. Fark edilemeyecek kadar!
İkisinde de gerçek ve kurgu iç içe geçti fakat tonlar farklı. Artık rahatladım! ‘Kapasitemi gösteren’, içimdekileri tamamen döktüğüm bir albüm yapamadım diye yıllardır içim içimi yiyordu. ‘Ben, Zargana, Deus Ex Machina’ ile rahatladım. Kitapla da öyle…
Kitap yeni çıkmışken, ‘Düello’ şarkısıyla albümü güncellemek bir planın sonucu mu?
Düello’yu, bir ay evvel ‘single’ olarak çıkardım aslında. Ama bu albüme eklemek üzere sonradan yaptım o şarkıyı. Çünkü günümüz müzik dinleyicisi, bu tarz sözleri de sevmiyor bu kadar uzun anlatımları da… Şarkıya eşlik edilemezse eğer hit parça haline gelmiyor zaten.
Kitabınızın kahramanı, rock yıldızı Timur’un orkestra arkadaşlarına kurduğu ‘Daha kirli ve kusurlu çalın’ cümlesinin yansıması olmuş Düello.
Aynen öyle! Özellikle çok kirli olsun diye basa da vokale de aşırı ‘distortion’ verdim.
Niye?
İçerikle üslup örtüşsün istedim. Sözler o kadar kirli ve derin ki sound’u da onun gibi olsun istedim.
Hayatım mana arayışıyla geçip gidecek

Düello’da bir değilleme, itiraf da var. Albümdeki ‘Bir Potansiyel Ziyanı’ şarkısında geçen “Harap etmişim kendimi mana peşinde” cümlesini, Düello’daki “Bulamadım demiştim ya manayı / Hiç aramamıştım aslında gerçekte / Hepsi yalandı” cümlesi boşa çıkarıyor.
Benim bu ‘mana’ meselesiyle hep bir derdim oldu. Sen bunu ‘En Güzel Hikâyem’ albümünde de yakalamıştın. Aşağı yukarı aynı şeylerden bahsediyorum ama bunlar artık daha yaşlı, olgun bir adamın sözleri. Artık aşk falan yok! Hatta artık âşık olamayan bir adama doğru gitmiş, başka biri var. O yıllarda bir o tarafa bir bu tarafa savruluyordum. Bir de Düello şarkısındaki; En Güzel Hikâyem’deki Teoman’ı da anlatan ama onu suçlayan biri.
Nasıl suçluyor?
“Hiç aramamıştım aslında manayı” diyerek… İtiraf gibi!
Manayı aramak için yola çıkmanın zamanı geldiğini anlatan bir döneminiz oldu mu?
O hâlâ içimi didikleyen bir şey! Büyük ihtimalle hayat boyu sürecek, o. Bir anlam, mana arayışı ile hayatım geçecek gibi geliyor.
Kızımı iyi okullara yolluyorum ama içim rahat değil!
Kitabınızın kahramanı Timur’a da bunu fazlasıyla yansıtmışsınız. “Şimdi param var, alıyorum istediğim kitabı, okuyamayacağımı anladığım anda da çöpe atıyorum… O kadar kitap okudum ki kendimi anlamak için. Artık hiç kitap okumasam, diyorum kendime. Düşünmesem. Bir kafede hiç düşünmeden sigara içsem sadece” diyen Timur; bir okulun teneffüs zilini duyduğunda, “Eğitiliyorlar okulda. Boşuna!” demekle kalmayıp kendi babalığından da hareketle, “Biz paralılar hep beraber, aksansız İngilizce konuşan asalak çocuklar yetiştiriyoruz… Pis beyinsiz zenginler! En basit kavramları bilmezler. Utanıyorum onlarla aynı şeyi yapmaktan. Ben, kızıma temel kavramları öğreteyim. İnsan olmaya dair” cümlelerini kuruyor. Timur bir şeylerin farkına varmış gibi!
Bu, benim içimde zaten var! Ben de kızımı hali vakti yerinde olan insanların çocuklarını gönderdiği okullara gönderiyorum. Bunu yapıyorum ama bir taraftan da içim rahat etmiyor.
Neden?
İyi eğitimler veriliyor; ama -tam da anlatamayacağım- doğal bir hayattan, temel kavramlardan uzak mı tutuyoruz onları? Timur, “Anneannem okuma-yazma bilmezdi ama gerçek bir insandı!” diyor.
Bilgelik dediğimiz şeyin aslında eğitimle çok da ilgili olmadığını anlatıyor…
Evet. Hayatı anlamanın sadece entelektüel çabayla olamayacağını, hayatın gerçeklerine başka şekillerde de ulaşılması gerektiğini düşünüyor ama kendi de öyle birisi değil! Entelektüel tarafını geliştirmeye, hayatı o taraftan çözmeye çalışıyor ama sürekli olarak kendini sahtekârlıkla suçluyor, Timur.
O sahtekârlık algısının kırılmaya uğradığı yer, akıl hastanesi. Hastanenin bahçesi, orada Timur’un için başka bir uzayı hatta hakikatin uzayını işaretliyor sanki: “Kayıtsızlık halini özleyeceğim buranın.”
Orada bir gerçeklik, duruluk buluyor. Gündelik hayatın kodlarındaki o sahtelikten çok uzak bir yer buluyor, o akıl hastanesinin avlusunda.
Timur kendini bir ‘aksesuar’ olarak görüyor

Teoman, Timur gibi biri olmaktan hiç korktu mu?
Kimi zaman bütün o entelektüel uğraşlar hatta ‘sözcükler’ bile gereksiz geliyor. Konuşmak, iletişimin imkânsızlığı… Bir yere gidip hiç kimseyle konuşmadan ölene dek yaşamak istediğinden bahsediyor, Timur. Gündelik hayatın, toplumda bir şekilde var olabilmenin, onu sahteleştirdiğini düşünüyor. Yaptığı işi öyle görüyor, hareketlerini öyle görüyor, insanlara kırılmadığı göstermek için yalan söylüyor aslında kırılmışken ve ondan da pişmanlık duyuyor. İnsan ilişkisinin insanı sahteliğe götürdüğünü düşünüyor.
Seks ve alkol, o sahtelikten uzaklaşmak için abartılı bir uyuşma, unutma aracı mı?
Ona tam cevap veremem ama dekadansla rahatlıyor.
Anlık rahatlama!
Tabii. Haz peşinde ama aynı zamanda suçluluk da duyuyor bundan çoğu kez.
O suçluluğu hissettiren ne?
Daha duru, hiç kimseye ve hiçbir şeye ihtiyaç duymadan yaşayan bir insan olamamak! Romanda mesela bir taksi şoförünün, karısı ve çocuğuyla minicik bir mutluluk anını çok büyük bir şey gibi anlattığı bir sahne var, Timur’a. Orada şoföre karşı büyük bir şefkat hissiyle doluyor Timur, kendisi onun tamamen tersine yaşadığı için. O şoförle konuşurken, kolay para kazanan biri olmaktan suçluluk duyuyor mesela. Kızını lüks bir okula gönderip, zenginlerle aynı şeyleri yaşamaktan büyük bir suçluluk duyuyor. ‘Business’ uçuyor ve CIP salonundaki zenginlerle hiçbir alakası olmadığını düşünüyor.
Sınıfsallığı reddediyor…
Sınıfsallığı reddediyor ve üst sınıflarla karşılaştığı yerlerde kendinden tiksiniyor.
Aynı Timur, yabancı ve pahalı markaları giyinmeyi de seviyor…
Bu tip ayrıntıları, Timur’un çelişkilerini de göstermek için koydum.
Yaşantısı modern ama içsel anlamda moderniteyi ve dayattığı prototipleri reddeden biri, Timur.
Tam da öyle biri! Şiir okuyan gencecik bir kıza şefkat duyarken, üst sınıftan bir sürü insanı da eziyor.
Sürekli çarpıp dönen bir karakter yaratmışsınız. İhtimallerin gerçeğe döneceği anda oradan uzaklaşıp giden… Âşık olmaya çabalayan ancak aşkın kıyısından geri dönen…
Kendini bir ‘aksesuar’ olarak görüyor çünkü. Bir şeyler hissettiği kızla paparazzilere yakalandığı anda kızın poz verdiğini görünce aslında bir ‘aksesuar’ olduğuna inanıyor. “Bir eşantiyonmuşum gibi beni kendine yakıştırıyor” diyor.
Zamparanın Ölümü şarkınızdaki “Çok kadın, hiç kadındır oğlum, yalnızlıktır sonu” cümlesine gitti aklım…
Sadece çok kadın olmasından değil! Timur, rock yıldızı ve popüler olmayı çok istemiş biri. Zeynep’e “Bu defa acaba bir ilişki yaşayabilir miyim?” diye yaklaştığında birdenbire kopuyor. Kendisinde hep olan ‘değersizlik’ duygusu depreşiyor. Başkalarını sürekli eleştiriyor ama kendine karşı çok daha acımasız. Başka insanlara yaptığı kötülüklerden daha fazlasını kendine yapıyor.
Timur’dan daha iyi bir babayım ama sıkıcıyım

Timur’un yaşadığı kırılmalardan belki de en önemlisi, kızı Ayşe’nin annesi, eski eşi Defne ile birlikte katıldıkları pedagog görüşmesi. O görüşmede, kızının ve eski eşinin Bodrum’a taşınacak olmasından hareketle, Ayşe’yi istediği zaman göremeyecek olması bir öfke krizine sürüklüyor Timur’u. Çaresizlikten hıçkırarak ağlayan Timur, Mevlânâ’nın Mesnevi’siyle teskin olmaya çalışıyor…
Babalık, Timur’un çoktan gömdüğü o insanı, sıcak yanları yeniden açığa çıkaran bir imkân. Bu herif yıllarca duygularını bypass etmeye çalışmış, hayata dayanmak için.
Teoman’ın babalığı ile Timur’un babalığını yan yana koyarsak?
Ben daha iyi pozisyondayım! Ama yine de istediğim seviyede değilim tabii. Kendimi pek beğenmiyorum bir baba olarak.
Neden?
Cıvıl cıvıl değilim diye. Sıkıcı buluyorum kendimi. Bir de önünde sonunda boşanmış bir çiftin çocuğu olmak, onu negatif yönde etkiliyordur. Çok yoğun da göremiyorum kızımı. Mesela şimdi annesinin yazlığına gitti. Neredeyse bir ay göremeyeceğim onu. Bu bence uzun bir süre. Zor işler. Ama başkalarıyla konuştuğumda da kimse kendi ebeveynliğinden memnun değil! Bir öğrenciyken “Daha iyisini yapabilirim ama önemli değil!” dersin. Ama ebeveynlik öyle bir şey değil. Kendini, daha iyisini yapamadığın için suçladığın bir müessese.
Toplum içinde bir rock starının çocuğu olduğu gerçeğiyle yüzleşince kızınız ne yapıyor?
Ben diğer starlardan farklı olarak sokakta çok rahat dolaşan biriyim. İnsanların bana tepkisi genelde Michael Jackson’a gösterilen tepki gibi olmuyor. Bana daha sıcak davranıyorlar. Ben de onlara sevimli ve ‘light’ olmaya çalışıyorum, özellikle de kızımın yanında. Bunun çok da önemli bir şey olmadığını, çok küçük yaşlarında öğrettik ona. Kendisi de aşırı etkilenmiyor açıkçası bundan. Onun sınıf arkadaşları bile benim hayranım. Bu hoşuna gidiyordur ama önünde sonunda babasının doğal yaşadığını görüyor. Alışveriş merkezine gidiyoruz, kimisi “Ben sizi tanıyorum” deyip adımı çıkaramıyor. “Evet, ben Cem Yılmaz!” falan diyorum, kızım gülsün diye. Onlara “Sen beni nasıl tanımazsın?” demiyorum tabii ki.
Yarattığım karakter gibi gece gündüz içmiyorum

Timur’la Teoman’ın bir diğer ortak noktası da iç sıkıntısı.
O bende kendimi bildim bileli var ve hiç geçmeyecek.
Timur o iç sıkıntısında boğuluyor ama Teoman onu idare etmeyi bildiği gibi sanatsal yaratımında bir araç olarak da kullanıyor…
Tabii ama ben Timur gibi gece gündüz içen birisi değilim. Timur’u, kendi yaşamımdan koparıp daha abartılı bir tip yaptım. Hatta kitapçılara girdiğinde bile duyguları aşırı yoğun Timur’un. Nedeni de ağır alkollü oluşu. Veli toplantısına giderken bile alkollü bu herif! O yüzden her şey karışıyor Timur’da. Sadece bir yerde ayık, o da bağımlılık ilacı alırken. Ama ondan da vazgeçiyor.
İkimiz de ölüme takıntılıyız!

Timur’un okuru cezbeden yanlarından biri de ilişkilerinde hep mesafe bırakması hatta kendini sakınması. Hayattaki tek dostu Volkan, o da ölüyor. En sevdiği sanatçı David Bowie de… Ve bütün bu ölümlerden kendini koparamıyor.
Ölüme takıntılı! Ben de öyleyimdir ama Timur’u daha takıntılı yaptım. Benim depresyonlarım şiddetlendiğinde… Depresyon öyle bir şey ki tek nedenden ortaya çıkmıyor. Ruhen çöküyorsunuz ve her şey üst üste gelmiş gibi oluyor. Timur, ölüm takıntılı. Bir an önce ölmek isteyen ama ölümden de çok korkan biri. “Ölsem de rahat etsem” diyor ama… Benim şarkılarımda da geçer: “Hem hayattan hem ölümden korkarak…” İki pozisyonu da sevmiyor çünkü o zaman gidecek yeri kalmıyor. Yaşasın mı ölsün mü? Ama ikisini de istemiyor! Ama ikisinin arasında başka bir yer yok!
Bir yandan “İnsanın geçmişe ihtiyacı var. Kim olduğumuzu hatırlamak için. Daha doğrusu eskiden olduğumuz kişiyi hatırlamak için” derken, bir yandan da ona geçmişini, eski günlerini hatırlatan arkadaşlarından tiksinti duyuyor…
Geçmişine ihtiyacı var ama başkalarının ona geçmişini hatırlatmasını istemiyor. Geçmişte daha inançlı, daha ahlaklı insanlarla, daha düzgün ilişkiler kuran biri olduğu söylendiğinde rahatsız oluyor. Başkalarının geçmişi hatırlatmasına kızsa da kendini hatırlamayı seviyor.
Albümdeki ritmi kitaba bilerek oturtmadım

Albümdeki ritim, kitapta yok. Bunun özel bir sebebi var mı?
Kitap, fragmantal. Üslup atlıyor. Örneğin, birdenbire bir şarkı sözü giriyor.
Kitapta da zikrettiğiniz Jack Keruac’ın ve ‘beat’ yazarlarının tarzına da çok benziyor bu yönüyle…
Ben daha kuralları yıkıcı, post modern bir yöntem benimsedim. O yüzden tam anlamıyla ‘beat’ diyemeyiz bu tarza. Çerçevesi ‘beat’ ve ‘undergound’ ama üslup bütünlüğü noktasında onlardan ayrılıyor. Albümün aksine kitapta bir ritmin olmaması, bilinçli yaptığım bir şey. Eğer ritmi önemseseydim, kitabın içine koyduğum bir sürü şeyden uzak kalırdım.
Mesela?
Sürekli kendi fikirleri hakkında emin olmama durumu var, Timur’da. Aşırı kaypak, riyakâr da. Belki de alkolün etkisiyle… İnandığı şeyin tam tersini söylerken görüyoruz, birkaç sayfa sonra. Zeynep karakterinde vücut bulan o üst sınıftan biraz hoşlansa da aynı zamanda tiksiniyor. Çok çelişkili bir karakter.
Bu çelişkiler, eski Teoman’ı da yansıtıyor mu?
Tabii ki yansıtıyor ama tam anlamıyla ben hiçbir zaman Timur olmadım!
Mesnevi okuyan da benim, aşırı alkolden yerde sürünen de!

2006 yılında yaptığımız röportajda bana “Onun döneminde yaşasaydım, Hz. Muhammed’in etrafındaki insanlardan biri olurdum” demiştiniz. O röportajdan bir gün sonra medyada şu tip haberler yer aldı: “Yaşasaydı Hz. Muhammed’in çevresinde olacağını söyleyen Teoman dün gece Beyoğlu’nda aşırı alkol nedeniyle yürüyemeyecek haldeydi.”
İnsanlarla paylaşmayı pek sevmediğim ama kendi içimde yaşadığım bir şey, o. Timur’da da var, o. Timur sabah ezanı dinlediğinde duygulanıyor. Ben de duygulanıyorum. Timur, Mesnevi okuyarak rahatlamak istiyor. Bak, Mesnevi arkanda duruyor! (Gülüyor) Timur’daki o çelişkiler bende de var.
O çelişkiler, sizin hayranlarınızın algısında daha ziyade bir renkmiş gibi görünüyor. Batmıyor, rahatsız etmiyor…
Ben hayatın her tarafına bakıp kendime bir yol çizmeye çalışıyorum hâlâ. Mesnevi’yi okuyan da benim, aşırı alkolden yerlerde sürünen adam da benim!
Yazarlık gibi bir hayalim yok, yazdım rahatladım!
Sayın Bay Rock Yıldızı’nı kendinize mi yazdınız?
Aynen öyle! “Niye kendine yaptın?” dersen, satış rakamları çok düşük. Ben bir hit parça yapıp tozu dumana katmaya alışığım! Üç senelik bir uğraşın karşılığında kitabın ekonomik getirisi benim umurumda değil açıkçası! Kitabı pazarlarken de PR ekibine söylediğim şey, “Ben bu kitabın çok satmasını istemiyorum! Doğru insanlara ulaşsın istiyorum” oldu. Zargana albümü için de öyle.
Teoman’ın derinliğini seven, sadık dinleyicisine bir armağan sayabilir miyiz ikisini de?
Evet. Benim sevdiğim müzisyenler, olgunluk çağlarında kendi derinliklerine öyle iniyorlar ve farklı oldukları yerlere o kadar yoğunlaşıyorlar ki yaptıkları işler daha küçük bir kitleye gidiyor.
Piyasa, bu içsel derinleşme haline ‘marjinalleşme’ adını verip bir handikaba dönüştürüyor.
Halbuki kendi içinde yaptığın kazının en derininde ulaştığın yer orası. ‘Fasa Fiso’ kitabında biraz onu yaptım ama bu kitapta tamamen otobiyografik bir anlatıya girişseydim, hayali şeyler yaratamayacak ve artistik taraflarıma ket vuracaktım.
Bir roman yazmak, Timur’un en büyük hayali. Teoman’ın da öyle miydi?
Uzun yıllar romancı olmak gibi hayallerim oldu. Sonradan bitti. “Bu iş benden geçti, bu saatten sonra yapamam” dedim. Sonradan, buna ‘autofiction’ deniyormuş, kendinden yola çıkıyorsun ama içinde aşırı kurgunun da olduğu bir şey olarak yazdım ve rahatladım. “Ben yazarlığa adım attım, bundan sonra da sürekli orada bulunurum” gibi bir hayalim yok. Bu kadar anlatacak şeyim de yok artık benim.
Su gibi duru olmak istiyorum artık

Son romanı ve albümüyle kendisi için yapmak istediği şeyi nihayet gerçekleştirmiş bir insan için ‘bundan sonrası‘nın bir cevabı var mı?
Ben bunları kendimi iyileştirmek için yapıyorum aynı zamanda. Zargana albümünü yapınca bir rahatlama geliyor bana. Sanki artık daha duruymuşum, içimden bir şeyi söküp atmışım gibi.
Ruhsal kaoslar, depresyonlar size üretim anlamında bir konfor alanı da oluşturmuyor mu?
Evet o depresyonlar insanı daha yaratıcı yapıyor ama sırf bu nedenle o depresif hali de istemiyorum. Bütün bunları da o depresif, aşırı melankolik Teoman’ı da geride bırakmak için yapıyorum zaten. O ruh haline girip yeni bir şeyler üretmeyi de istemiyorum aslında. İçimdeki o kendi kendine problemler çıkaran herif çalışırsa yine bir şeyler olur ama benim isteğim o değil. (Gülüyor)
Sizin isteğiniz ne peki?
Benim isteğim, Timur’un sürekli bahsettiği o duruluk, su gibi olmak ilerleyen yaşlarımda. Geçmişinde hem kendine hem etrafına arıza çıkaran o herif olmak istemiyorum gelecekte de. Kendime çizdiğim yol, olmak istediğim kişi, daha duru bir insan.
O duruluk, mana yolculuğunu daha mı kolaylaştıracak?
Evet. Timur da kendisinde ve etrafta sürekli sahtekârlık buluyor ama bir başkası olma isteğini gördüğü küçük, şair bir kızda; şefkat duyduğu sakat bir kâğıt toplayıcıda hatta bir travestide çok daha gerçek şeyler görüyor, gündelik hayatta gördüklerinden. Anneannesinden bahsederken, modern insanın daha sahtekâr olduğunu söylüyor ki kendisi de onlardan biri. Çelişkili, karmaşık, trajik bir figür, Timur. Sevilmek istiyor. Haksızlığa uğramışlık hissi var içinde. Bu, ona kızgınlık veriyor. Timur aynı zamanda melankolik. O yüzden çabuk sinirleniyor.
Bu kitabı bitirdikten sonra Timur’a sarılıp “Bak hepsi geçti” demek istiyorsunuz…
Bunu duyduğuma sevindim. Çünkü gıcıklıkta o kadar uç sınırlara götürdüm ki adamı; ama o mini duygusallıklarıyla insanda pozitif duygular uyandırsın da istedim. Timur’u affetmek ya da ona hak vermek için değil, onu anlamak için!
Başkalarının benimle ilgili pozitif düşüncelerine çok zor inanırım
Timur, Teoman’ın ‘bir yere sığdırılmamak’ arzusunun izdüşümü gibi…
Timur, kendisi olarak sevilmek istiyor; bir rock star ya da şarkılar yazan adam olarak değil… Yaptığı işten dolayı sevildiğinin farkında ama bundan dolayı bir suçluluk da duyuyor.
Teoman’ın da bu tip sorgulamaları oldu mu? Örneğin, kadınların, onun şöhretine gelmesi gibi?
Ben, onun çok evvelden beri farkındaydım. Ben, onu, Timur kadar sorgulamadım.
Bunu hissettiğinizde karşınızdaki kadına bir blokaj koyup kendinizi sakınır mısınız?
Eğer romantik hisler yoğunsa kendiniz olduğunuz için sevilmek istiyorsunuz. Değilse problem değil!
Romantik hisler yaşarken karşı tarafta öyle tınlamadığını anladığınızda, o hayal kırıklığında?
Çok zor inanırım ben, başkalarının benimle ilgili pozitif duygularına!
Böyle bir şüphecilikle âşık olmak da imkânsız sanki?
Zaten Timur da çok şüpheci. (Gülüyor) Akıl hastanesindeki doktor esnediğinde ondan da soğuyor mesela. “Para için benimle konuşuyor” diyor, kendini ona açmışken birdenbire kapatıyor. Ben, Timur kadar arıza değilim! (Gülüyor) Onun kadar korkunç şüpheci değilim. O hiçbir şeye inanmıyor. Kendi düşüncelerinden bile şüphe duyup çöpe atmaktan bahsediyor.
Teoman, Timur gibi kesip atanlardan mı yoksa biraz daha idare-i maslahatçı mı?
Ben onun gibi alkolik değilim! Onun kadar ‘hardcore’ melankolik değilim. Timur, içkinin de tesiriyle sürekli ağlama krizlerine giren bir karakter. Başka bir şeyden etkilenip onunla didişirken; küçücük, bambaşka bir şey onda suyu taşırıyor ve ağlama krizine giriyor. Zaten depresyonda başlatıyorum bu romanı. İlk sayfada belli bu herifin depresyonda olduğu. Sağlıklı değil!
Artık yeni şeylerden etkilenmiyorum
Teoman’da da Timur’da da ‘kendinin farkında olma’ hali var. ‘Ben, Zargana, Deus Ex Machina’ albümü de bu yönde bir meydan okumaydı: “İstersem böyle bir albüm de yapabilirim!” Kendi öznelliğini bu kadar çıplak, cüretkâr yansıtıp; ‘çok iyi bir söz yazarı’nın yanına “Ben aynı zamanda çok da iyi bir müzisyenim”i iliştiren, müziğiyle kendi karanlığını resmeden Teoman’dan bahsediyorum…
Benim yaptığımı yapmak isteyen var mı yok mu ondan da emin değilim aslında…
Bu hâl çok eklektik, çok seçici olmanın da bir yansıması değil mi? Böyle bir hayat çok zor olsa gerek?
Zor! Kitap, müzik, film seçemiyorsunuz. Kendinizi dinleyici, izleyici ve okuyucu olarak üst seviyelere çektiğiniz zaman artık her şey çer çöp gibi gelmeye başlıyor! Müzikte o kadar inanılmaz adamları didikledim ki zamanında artık yeni şeylerden etkilenemiyorum! Sinemada da öyle. Bir filmin beşinci dakikasında bunalıyorum.
İzlemeye devam mı ediyorsunuz yoksa kestirip atıyor musunuz o bunaltıda?
Kestirip atıyorum! Zaten çok az insanın peşinden gidiyorum sinemada. Her şeyi seyreden insanları da biraz kıskanıyorum aslında. Romanda da öyle… Çok zor seçerim ben. Araştırırım, “Bu benim adamım mı?” derim, ondan sonra okurum. Gittikçe beğenim zorlaşıyor. Bu çok zor bir şey.
Ölümden çok korkuyorum
Timur, hayatı sevmiyor ama ölümden korkuyor. Ölümü -sizin o şahane şarkınızla müsemma- ‘hızlı ve acısız’ olsun istiyor. İntiharın sularında dolaşıyor. Ama intihar edebilecek kadar güçlü bir karakter de değil…
Değil! Ölümden de çok korkuyor çünkü.
Teoman da öyle mi?
Hayata pek bayılmıyorum ama ölümden gerçekten çok korkuyorum.
Ama sizin ölümden korkmamak için ‘diğerlerine’ göre çok daha güçlü tutamaklarınız var.
Ben iki arada bir derede kalmış biriyim! (Gülüyor) Timur da agnostikliğin riyakârlığını, ateizmin kibrini, deistlerin bir saat gibi evreni kurup sonra her şeyi kendi haline bırakan tanrısını istemiyor. Allah’a koşmak istiyor fakat orada da kendini ikna edemiyor. O zaman da gidecek hiçbir yer kalmıyor. Zaten bu kadar olasılık var! Hiçbirinde tam tatmin olmayan biri, Timur.
“Yalnızlıktan değil ama yalnız ölmekten korkuyorum” diyen çok modernist bir itirafı var Timur’un…
Hem yalnız ölmekten korkuyor hem de kalabalık içinde ölmekten. Bu adama gidecek hiçbir yer yok! Kadınsız bir erkek olmak istemiyor, kadınlarla duygusal ilişkiye giremiyor. O kadar çok alanda çıkışsız kalmış ki! Her taraftan sıkışmış.
Romanın mühendisliği beni zorladı

Bir söz yazarı ve müzisyen olarak kurgudaki ustalığınız, mühendislik beceriniz tartışılmaz. Peki romanda o mühendisliği yaparken Timur’la iç içe geçtiğiniz haller oldu mu?
Çok oldu! Müzikte işim çok kolay ama benim! Kafamda her şeyi canlandırmam o kadar kolay ki! Zargana albümünü kısa sürede yaptım mesela. Temalara hakimim. Prodüksiyon nasıl yapılır, bilirim. Kafamda canlandırdığım zaman, oraya en doğru nasıl gidebileceğimi kolaylıkla bulabiliyorum. Romanda daha farklı bir hâl var. Birincisi, kervan yolda düzüldü, romanı yazarken. Önce başladım, finalini yazdım. En son bölümü yazıp, “Böyle bitecek” dedim. Orta bölümlerinde zorlandım romanın. Yani işin mühendislik tarafında! Timur’u adım adım majör depresyona götürecek merdiveni bulmak zorlaştı. Esas mühendislik de oralardadır. Başta ve sonda pek yok aslında.
Çok mesai harcadınız mı?
Düşünerek. Çok çalışarak değil! Bir senaryoyla pandeminin sonlarında başladım. Sonra romana çevirdim ve rahatladım. Sonra da acele etmedim. Yaptığım işin hazzına vardım. Ama sürekli not aldım: “Şunu şunu koyarım.” Bir kerede yazdım, üzerinde de çok fazla oynamadım.
İlk geri bildirimler nasıldı?
Deniz Yüce Başarır, editörümdü benim. Başta ve sonda devreye girdi. Şöyle ilginç şeyler oldu: Senaryo safhasında birkaç kişiye gösterdim. Sırrı Süreyya Önder, senaryoyu okudu; romanı okumadı. Senaryoda çok beğendiği sahnelerle ilgili “Bunları başa koy” dedi, başa koydum. Deniz Yüce Başarır, “Yazdığın metin çok senaryo kokuyor, düşüncelerini de yazmalısın” dedi. Düşüncelerimi yazdıktan sonra baktım ki asıl iş oradaymış! Biraz orada öğrendim meseleyi, senaryodan romana çevirdiğimde… Başta üçüncü tekil yazdım. Onu beğenmedim. Birinci tekile ve şimdiki zamana çevirince birden metin akmaya başladı. “Düşüncelerini daha fazla yazmalısın” diyen Deniz, bu sefer “Biraz fazla oldu bu da…” dedi. “Yok” dedim, “Onlara dokundurtmam!” Aşırı rafine de yapmak istemedim, o ‘underground’ hissini kaybetmemek için özellikle.
Kitapta bir Charles Bukowski lezzeti de var zaten…
Bukowski var. “Keruac” dedin, o var. Milan Kundera’yı da boşuna koymadım aslında. Benzer şeyleri söyler o da. Kundera’nın ninesi siyasetle ilgilenmezmiş, “Armutlar önemli” dermiş. Kundera da bir yerde “Armutlar önemlidir” der. Gençken okuduğumda çok etkilenmiştim Kundera’dan. Kendi gerçekleriyle, kendi fikirleriyle ilgili kuşku duyuyordu. O kuşku sonra bana da geçti.
Annemi gördüğümde hüzünleniyorum
Ninesinin daha bir düz yolda yürüyerek, daha basit bir hayatla ve daha erken vardığı o bilgeliğe Timur’un o kadar dolambaçlı yolda yürüyüp hâlâ varamadığını düşününce, yolun bu kadar uzaması Timur’a neler kazandırdı?
Bu, modern insanın çıkmazı aslında. Yolu daha karmaşık hale getiriyor. Neyin önemli olduğunu anlayamıyor. Timur da söylüyor bunu sarhoşken, bir kızgınlık anında: “Önemli zannettiklerimiz önemsiz, önemsiz zannettiklerimiz önemli çıktı.”
Sizin de doğrularınızın baş aşağı çevrildiği dönemler oldu mu?
Çok zaman “Ne önemli?” diye düşündüm. Hâlâ da aynı durumdayım.
Cevaplar bulabildiniz mi?
Yavaş yavaş gidiyorum… Bunlar benim her gün düşündüğüm şeyler. Bırakmıyorum peşini.
Bu bana, Timur’un kitaptaki şu sözlerini anımsattı: “Ben artık izleyiciyi rahatsız etmek için varım. Maksat, ayakkabıda bir çakıl taşı olayım. Bana yeter.” Tıpkı Sokrates’in kendini ‘Atina’nın at sineği’ olarak tanımlaması gibi…
Bir şekilde insanları sarsıp ‘gerçeği’ göstermek de istiyor. Sarsmak! Provokasyonu da bu yüzden yapıyor. İnanç sarsmak istiyor Timur da. “Bir palavrayım” diyerek kendisine inanmıyor ama bir sezgisi var, oraya ulaşacağını düşünüyor ama beceremiyor.
Projektörü Teoman’a çevirirsek?
Ben onun kadar trajik bir figür değilim. Kendimi fazla hırpalamadan, kendi kendime halledeceğim diye düşünüyorum.
Timur, erken yaşta babasını kaybetmiş. Hayâl meyâl hatırladığı sadece iki hatıraya sahip babasına dair. O hatırasızlığın acısını da çekiyor… Orada kendinizden mi yola çıktınız?
Evet. O, pek çözülebilecek bir travma değil.
Bazıları o yokluğu, başka şeylerin varlığını ikame ederek hatta ikame ettiği şeyleri abartarak gidermeye çalışıyor. Siz de kadınların çok olduğu bir evde büyüdünüz. O fazlalık, babanızın yokluğunu örtmedi mi?
Artık kadınların çok olduğu o ev de yok! Artık tek başımayım! Bu, zorluyor… (Yutkunuyor) Fakat Timur’da rock yıldızlığı meselesi olayı o kadar büyütüyor ki kafa karıştıracak çok daha fazla şey oluyor. O kadar dekadansın içinde yine de başarılı bir adam.
Ama bir baba olarak çok ‘başarısız’… Kitaplardaki ‘iyi baba’ profiline uymadığından dem vurup, “Kızım sıkılıyor benden… Evimi de sevmiyor. Haklı. Hiçbir işe yaramıyorum” diyor, kendi kendine… Babasız bir baba Timur…
Babalığın ne olduğunu bilmediğinden o konuda da çok beceriksiz. Sezgileri olsa da yapamıyor. Babalığı yapabilecekmiş gibi bir sezgisi de var. Duygusallığını gösteriyor orada ama beceremiyor. Annesiyle ilişkisinde evlat olmayı bile beceremiyor. Sürekli olarak, “Annemle yarın konuşayım, bugün konuşmayayım. Üzülmek istemiyorum” diyor. Benim annemle de öyle olur… Annemle konuştuğumda ya da onu gördüğümde hüzünlenirim ben.
Neden?
Depresif bir kişiliktir. Çocukluğunuzdan beri mutsuz gördüğünüz bir insan… Şimdi daha da kötüleşti…
Onun depresif yanı, size etki etti mi?
Benim depresyonlarımda anneminkilerin bir etkisi var mıdır, bu genetik bir miras mıdır yoksa sosyal nedenlerle midir onu bilemem ama annemi görünce hüzünlenirim. Çok sevdiğim halama gidince de hüzünlenirim ben. Bana sürekli babamdan bahseder. O da benim içimi oyar biraz. Kardeşini çok severmiş. Zaten bana düşkün olmasının sebebi de babam. Ailede en çok beni sever.
Teoman da Timur gibi kafası estiğinde babasının mezarını ziyaret eder mi?
Çok uzun yıllar evvel ziyaret etmiştim. Kitaptaki hikâyeye benzer bir yaşanmışlığım var benim. Ama romandaki gibi bir gece vakti, alkollü halde gitmedim. Yağmurlu bir günde gitmiştim. Ertesi gün tekrar gittim.
Müzikten en haz aldığım dönemdeyim
Müziği bıraktığınızı söyleyip geri döndüğünüz zamanlar oldu. Onlar ani kararlar mıydı bilmiyorum ama böyle bir albüm ve kitaptan sonra bu demin tadını biraz daha çıkarmak ister bir haliniz var…
Bana da öyle geliyor. Çünkü Zargana gibi bir albümü yapmak için yıllardır uğraş veriyordum. Başlıyordum, bitiremiyordum. Öyle bir albümü bitirdikten sonra oturup da “Bir tane ticari şarkı yapayım!” demem artık. Ya onun hattında bir şeyler yapmalıyım ya da hiçbir şey yapmamalıyım! Müziğe dair, çok uzun yıllardır en haz aldığım dönemdeyim. Albüm ve kitaptan sonra öyle rahatladım ki artık her şeyi yapabilirim! Ama bir hit şarkı yazmam! Kendime ayıp ederim!
Nick Cave’i andıran alımlı takım elbiselerle sahne almak da o olgunluğun yansıması mı?
Biraz da yaşla gelen bir şey, o. Sahnede görsel estetiğe de önem veriyorum ben. Aşırı da bir şey yapmıyorum aslında. Küçük kararlar veriyorum sadece. Belirli bir yaşla beraber daha minimal hareket ediyorum. Görsel seçimlerim de öyle oluyor.
Eskiden bir Rock’n Roll hayvanıydım, ehlileştim
Son yıllardaki konserlerinizi geçmişle mukayese edip “Sahnedeki o parlak Teoman artık yok! Sahnede otomatik pilota bağlamış gibi gidiyor!” diyen hayranlarınız da yok değil. Ne dersiniz bu yorumlara?
“Hayır, öyle değil!” diyemem. Haklı olabilirler. Ama ‘otomatik pilot’ demem ben ona. Artık sarhoş değilim! Bir de belirli bir standardı tutturmaya çalışıyorum. Eskiden, ne yaptığını bilmez bir rock’n roll hayvanıydım ben! Artık ehlileştim. Belirli bir kalitenin altına düşmemeye çalışıyorum. Bunu hem kendime hem de seyirciye borçluymuşum gibi hissediyorum. Beni geçmiş yıllarda seyredenler, içinde büyük bir ateş yanan, genç bir adamı seyrediyorlardı. Oradan oraya savrulan, biraz da Jim Morrison gibi bir adamı seyrediyorlardı. Haklılardır… Ama şimdi daha derli toplu, ehlileşmiş bir adam seyrediyorlar. Ateş eskisi gibi harlı değil artık! Eskiden hiçbir şeyi umursamıyordum. Ben bu Teoman’ın çok daha rafine olduğunu düşünüyorum. Ticari boyutu da çok daha aşağılara çektim. Çok daha fazla para kazanabilecekken daha az paraya daha doğru işler yapmak isteyen biriyim!
Ama bir yandan da ‘Teoman müessesesi’nin CEO’susunuz…
Evet CEO’suyum ama ticari tarafı çok kurcalamama gerek yok. Fazla fazla ticariyim ben zaten! Bana şarkılar bir sanat formu gibi gelmiyor artık. Albümler, sanat formu gibi geliyor. Konsept albümler… ‘Ben, Zargana, Deus Ex Machina’yı yaptıktan sonra kendimi iyi hissedeceğim şey ancak konsept albüm olur. Yoksa daha azını istemiyorum.