İlk sarı öküzün kim olduğu hâlâ tartışma konusu, ancak LGBTİ’nin “son sarı öküz” olduğu; yani bu yeni dönemin dinci taarruzunun ilk hedefi olduğu aşikâr. İktidar, ilkin heteronormativitenin pozitivist kalıplarına gönderme yaparak Türkiye’deki seküler kamuoyunu da bu konuda ikna etmeye çalıştı. Eşcinsellere yönelik hastalık tanılarından, LGBTİ’nin uluslararası bir “dip dalga” şeklinde nüfuz ederek ülkemizi çürütmeye çalıştığı iddialarına kadar bir ton vesvese yaptı. Şimdilerde ise en esaslı kartlarından “aile yapısını” masaya sürüyor. Bu noktada LGBTİ’nin hala “eşikte” durduğunu anlamak fevkalade önemli. Zira -önceden yazdığım üzere- Türkiye kültüründe çoğunlukla parodilerle ifade edilse bile LGBTİ’ye “ayırıcı bir sığada” yaşama hakkı tanınır, en güzel Türkçeyi Zeki Müren’in konuştuğu, en güzel ezanı Bülent Ersoy’un okuduğu bir ülkenin kültür tarihinde LGBTİ düşmanlığına esaslı bir kök bulmak oldukça zordur. Bazıları farkında olmasa bile, bu ülkede neredeyse herkesin eşcinsel bir yakını vardır. Hatta LGBTİ denilen insanlar, böyle “dış kaynaklı”, “yeni ortaya çıkan” bir mefhum varmış gibi davranan o şeriatçı iktidar mümessillerine nispeten çok daha “yerli”, çok daha daha buralıdır. Buna rağmen iktidarın kollukla tamamladığı ideolojik yaygarası revaç bulup da LGBTİ “eşik dışına” itilirse, basitçe eşcinsellik resmi olarak “kriminal” yahut “patolojik” olarak tanıtlanıp müdahaleye açık hale getirilirse, bu, kadın hakları başta olmak üzere yitirilecek pek çok şeyin daha başlangıcı demektir.