Ülkenin yaşadığı tüm değişim öyküsüne rağmen bugün ‘masa’da yine aynı mesele, aynı çatışma ekseni duruyor. Tartışmalar, kutuplaşmalar bir tür bu eksenin etrafında devam ediyor.
Her hadise bu çerçevede siyasallaşıyor. Özgecan’ın başına gelen vahşet, kadına yönelik şiddet dahi… Bu tür asli çelişkiler etrafındaki kutuplaşmalar sosyolojik anlamda birer ‘çatışma’dır, ‘çatışma hali’dir.
Kutuplaşmanın tahribatı işte bu noktada başlar. Siyasetin ana eksenini çatışma oluşturunca, güç merkezli tahlil, tavır ve beklentiler öne çıkar. ‘Güç’, fikrin önüne geçer, iç sorunlar, iç dinamikler kutuplaşma bağrışları arasında ikinci plana düşer.
‘Güç’e endeksli siyaset algısı doğallaşmaya başlar. Toplumdaki görüşler kutuplaşır, kutuplar homojenleşir.
Bu tablo bizde daha koyudur. Zira Türkiye toplum, siyaset ve özgürlükler alanının hâlâ sınırlı olduğu, ataerkil zihniyetin at koşturduğu, üstelik ‘Batı-Doğu kimliklerinin fay kırığı’ hattı üzerinde yer alan bir ülkedir.