
LEVENT GÜLTEKİN
acikcenk@gmail.com
@acikcenk
Hakikaten korkunç bir hayat pahalılığı var.
Özellikle gıda fiyatları sürekli artıyor. Soğanın kilosu 30 lira, etin kilosu 300 lira olmuş.
Bir tarafta artan barınma sorunu var diğer tarafta artan gıda fiyatları.
TÜİK verilerine göre bile halkın yaklaşık yüzde 60’ı yoksulluk sınırının altında yaşıyor.
Yoksulluğun bu kadar yaygınlaştığı bir ortamda normal şartlarda mevcut iktidarın yüzde 10 oy bile almaması gerekiyor.
Muhalif kamuoyunda genel kanaat de beklenti de bu yönde.
Yani hayat pahalılığının bu iktidarı götüreceği, iktidarın normal şartlarda sandıktan çıkmasının mümkün olmadığı görüşü hâkim.
Dediğim gibi normal şartlarda olması gereken bu.
Fakat araştırma şirketleri bize durumun böyle olmadığını söylüyor.
Kamuoyu araştırmaları incelendiğinde AK Parti’nin oylarını yüzde 30’un altında gösteren tek bir anket yok.
Mesela Metropoll’ün ocak ayında yaptığı araştırmada AK Parti’nin oy oranı kararsızlar dağıtılmadan yüzde 34 bandındayken, deprem felaketi sonrası 5 puan düşse da nisan ayındaki araştırmada AK Parti’nin oyları tekrar toparlanarak bu oranın da üzerine çıkmış görünüyor.
Yine bir başka araştırma şirketi AREA’nin nisan ayında yaptığı araştırmaya göre kararsızlar dağıtılmadan AK Parti’nin oy oranı yüzde 31.3 bandında.
Kararsızlar oransal olarak dağıtıldığında ise bu oranlar çok daha yükseğe çıkıyor.
Peki niçin böyle?
Ekonomideki bu ağır tahribata rağmen nasıl oluyor da mevcut iktidar belirgin bir oy kaybına uğramıyor?
Sanırım muhalefet bu duruma biraz kafa yormalı.
Çünkü seçime yönelik doğru politika belirlemek için bu soruya sağlıklı bir cevap bulmak gerekiyor.
Otoriter yönetimlerde seçmen davranışını belirleyen faktörlerin değiştiği bilinen bir gerçek.
Normal demokrasilerde seçmen davranışını etkileyen en belirgin faktörlerin başında ekonomi gelirken, otoriter yönetimlerde toplumda gözlenen kutuplaşmanın da etkisiyle ekonominin yerini değerler siyaseti alıyor.
Yani farklı toplum kesimleri, önemsedikleri farklı değerleri ekonominin önüne koyuyor.
Daha iyi anlaşılması için somut örnekler üzerinden anlatmaya çalışayım.
Mesela cumhuriyet değerlerini, laikliği önemseyen toplum kesimlerine laiklik ve cumhuriyet değerleri konusunda yeterli güvenceyi vermeyen bir parti, “Soğanın fiyatını 3 lira yapacağım” dediğinde o kesimden oy alabilir mi?
Veyahut HDP seçmenine kültürel haklar konusunda yeterince güven vermeyen ama “Soğanın fiyatını 3 lira yapacağım” diyen bir partiye HDP seçmeni oy verir mi?
Mesela kadın haklarına yönelik ciddi endişe yaşayan kadınlar bu endişeleri giderilmediği takdirde sırf soğanın fiyatı 3 lira olacak, etin fiyatı 50 TL olacak diye endişenin kaynağı siyaset anlayışına oy verir mi?
Ya da dini değerler konusunda endişe yaşayan toplum kesimine, “Esas olan soğanın fiyatıdır” diyen bir parti bu insanların oyunu alabilir mi?
Hepimiz biliyoruz ki bu toplum kesimleri sırf soğan fiyatı düşecek diye önemsedikleri değerlerden vazgeçip siyasal tercihlerini değiştirmiyorlar.
Yıllardır değiştirmediklerini de görüyoruz.
Mesela Kürtlerin yoğunlukla HDP’ye oy vermesini ekonomiyle izah edemeyiz.
Ya da cumhuriyet değerlerini birinci öncelik kabul eden toplum kesimlerinin CHP’de toplanmasını da ekonomiyle izah edemeyiz.
Veyahut CHP yıllardır kimi aday yaparsa yapsın her yerel seçimi kazandığı il ve ilçeler var.
Bu belediyelerdeki hizmet eksikliği bu insanların CHP’ye oy vermesini olumsuz etkilemiyor.
Çünkü bu tür bölgelerdeki seçimler, belediye başkanı seçiminden çok değerler seçimine dönüşüyor.
Ya da Doğu ve Güneydoğu illerinin birçoğunda her şartta HDP’nin kazanmasını hizmet siyasetiyle açıklayabilir miyiz?
HDP seçmeni de seçimlerde kim daha iyi hizmet verir anlayışıyla hareket etmiyor ve belediye başkanı iyi hizmet yapmadığında partisini değiştirmiyor, en fazla adayın değiştirilmesini sağlıyor.
Bir başka soru: Mesela AK Parti çıksa ve soğanın fiyatını 3 lira yapacağına toplumu bir şekilde ikna etse, hatta bunu gerçekleştirse, yani ekonomideki sorunları çözse cumhuriyet değerleriyle ilgili ciddi endişe duyan toplum kesimleri AK Parti’ye oy verir mi?
Veyahut kadın haklarıyla, özgürlükleriyle ilgili ciddi endişe yaşayan kadınlar ekonomideki sorun çözüldü diye esas endişelerini bir tarafa bırakıp AK Parti’ye yönelirler mi?
Demek istediğim, temel sorunlar henüz çözüme kavuşturulmadığı için siyaset Türkiye’de değerler, kimlikler, inançlar, mezhepler üzerinden yürüyor.
Doğal olarak partiler de bir anlamda bu değerlerin, kimliklerin, inançların temsilcisine dönüşmüş durumda.
Böyle olduğu için herkes kendi değerine sahip çıkacak partinin etrafında kümeleniyor ve hizmet gibi, ekonomideki yıkım gibi şartlar bu kümelenmenin dağılmasına yeterince etki etmiyor ve kalabalık olanın kazanmasına imkân tanıyor.
“Ama CHP hatta Millet İttifakı’nın adayı Kemal Kılıçdaroğlu bütün toplum kesimlerine güvence veriyor ve onların değerlerine saygılı olduğunu söylüyor, buna rağmen hala niçin soğan fiyatı etkili olmuyor?” sorusunu sorduğunuzu duyar gibiyim.
Kılıçdaroğlu, helalleşme politikasıyla bence de çok önemli adımlar attı.
Değerler üzerinden duyulan endişeleri epeyce azaltacak yaklaşımlar sergiledi.
Bu konuda hayli mesafe kat ettiği de gizlenmez bir gerçek.
Bunu hepimiz görüyoruz.
Fakat bizim görmemiz yetmiyor, toplumun buna inanıp güven duyması gerekiyor.
Ekonomideki bu ağır yıkıma rağmen iktidarın oylarında ciddi bir kayıp olmuyorsa bu güven duygusunun henüz yeterince yaygınlık kazanmadığını gösteriyor.
Hatta Muharrem İnce’nin anketlerde yüzde 7’ye çıkmış olması da bunun bir başka göstergesi.
Diğer taraftan bütün araştırmalar bize insanların endişeleri sıralamasında birinci sırayı güvenlik endişesinin aldığını gösteriyor.
Yani benimsediği değerler çerçevesinde kendini güvende hissedeceği bir yaşam sürme endişesi her zaman ekonomik kaygının önüne geçiyor.
Kanaatime göre iktidar bu seçimdeki stratejisini bir kez daha toplumda güvenlik endişesi yaratma üzerine kurmuş.
Çünkü insanların güvenlik endişesi arttıkça soğan ve et fiyatlarını umursamaz hale geliyorlar.
Güvenlikten kastım askeri güvenlik değil.
Ülkenin bölünme ihtimali, önemsediği değerlerin umursanmama veyahut tahrip edilme ihtimali, ülkenin daha kötü duruma düşme ihtimali, daha kötü yönetim ve nihayetinde yaşamın daha da zorlaşma ihtimali.
Tüm bunlar bir anlamda güvenlik endişesinin temel dinamikleri.
Muhalefetin bütün umudunu ekonomideki yıkıma bağlamasının gerçekçi bir politika olmadığı kanaatindeyim.
İktidarın yaymaya çalıştığı güvenlik endişesini de boşa çıkaracak daha güçlü söz ve eylemlere ihtiyaç var.
Seçimin sonucunun, iktidarın algı operasyonlarıyla toplumdaki güvenlik endişesini artırıp artıramayacağına ve muhalefetin bu endişeleri ne kadar giderip gideremeyeceğine bağlı olduğunu düşünüyorum.
Yani soğan ve etin fiyatına umut bağlamak, toplumsal sosyolojiyi dikkate almamaktır.
Muhalefet seçimi kazanmak istiyorsa bu sosyolojiyi daha güçlü bir şekilde hesaba katıp ona göre söz ve eylemler ortaya koymalıdır.