
H. Ayhan Tinin / Sanat da var / Sinema
Bu yazıyı yazmak için bekledim.
Özellikle bekledim.
Ata Demirer’in iyi bir pazarlama stratejisi ile Disney dijital platformunda yayınlanan “Bursa Bülbülü” filmi, iki haftalık macerasını beklenen izleme oranları ve beklenen linç cümleleri ile tamamladı.
İzleme oranları yüksek.
Linç cümlelerinde bir yaratıcılık yok.
“Daha iyi olabilirdi”.
“Finalde ters köşe yapmış”.
“Aynı konuyu…”
“Demet Akbağ olmadan…”.
Bunlar her zaman alıcısı olan cümleler olduğu için gönder gitsin. Her filme uyar.
Fakat Ata Demirer sinemasının da hakkını yer.
Çünkü yıllardır düzenli bir biçimde sinema için üretiyor. Senaryolarını kendi yazıyor.
Zihninin müthiş bir gözlem ve kayıt gücü var. Gerçek dünyadan gözlemlediği karakterleri perdeye taşıyor. En önemlisi de bu ülke insanlarını güldürmeye çalışıyor. Kimi zaman en zor meselelerin içindeki komiği bulup onu sinemaya taşıyor. Durum komedisini en iyi kullanan sanatçılarımızdan biri…
“Bursa Bülbülü” filminde yine bu özellikleri öne çıkarken; Türkiye’nin eğlence tarihinde önemli bir yere sahip piyanist şantörler dönemini mercek altına almış. Hani o herkesin kaset çıkarmak için Unkapanı’ndaki İMÇ bloklarının merdivenlerini aşındırdığı yıllar…
Sinemayı Tarkovsky, Fellini ya da Bergman üçgeninde bir yere koyup, sınırlarını da yalnız buradan çiziyorsanız meseleyi biraz yanlış okuyorsunuz demektir.
Senaryodan kurguya, kullandığı teknolojik aygıtlardan stüdyolara, oradan sinema salonlarına; her aşamada çalışan insan sayısı ile kocaman bir endüstri…
Sanıyorum yalnızca Amerikan sineması elli milyar dolarlık bir ciro içinde hareket ediyor. Türkiye’de sinema salonları kaç yıldan bu yana, kaç kez el değiştirdi?
Film ayaklarını kim belirliyor?
Türk sineması neden endüstri olamadı?
Sinema okullarından çıkan insanlara sektör neden sahip çıkmıyor?
Sinema endüstrisinin kerli ferli sanatçıları bir yandan dijital platformlarının kapısını aşındırırken bir yandan da neden oralarda sen-ben bizim oğlan tarzı bir kapalı yapı kurmaya çalışmakta?
Ülkemizde senaryo-yazı grupları yerine neden tek tek belirli senaryo yazarları her işe yetişmeye çalışıyor?
Ve bir ülkenin sineması ekonomisinden, eğitiminden, sosyal davranış kalıplarından ne kadar bağımsızdır?
Bir Ata Demirer sineması var.
İyi insanların, küçük ama çok sesli dünyalarına bakan, gündelik kederleri içinde gülmeye çalışan, biraz kurnaz, kötülüğü bile eline yüzüne bulaştıran… Aile ilişkilerinde sevginin ve didişmenin koşut olarak yaşandığı… Sokaktaki insanların hikayelerinden oluşan…
Dönemi iyi anlatmış Ata Demirer. Filmdeki piyanist şarkıcı Cengiz karakterinin peruğuna bile takılan yazılar okudum. O yıllar öyleydi. Saçı dökülenler şimdiki gibi berbere gidip saçını kazıtmaz, peruk yaptırırdı.
Herkesin ümidi vardı. Kuşbazlık, güvercin severlik en önemli tutkusuydu gençlerin. Dijital oyunlar yoktu.
Her mahallenin delisi vardı. Çay bahçesinde çay da içilir, dans da edilirdi.
Uzaktan aşklar… Ailenin kızı başkasına vermesi… Çok yaşanan vakıalardı… Mahallede herkesin bisikletini tamir eden abiler vardı. ‘Aslında mühendismiş, sevdiği kızı başkasına vermişler, hayata küsmüş…’ diye hikayeleri anlatılırdı.
Bazı fazlalıklar ya da eksiklikler yok mu filmde? Var tabii… Fakat büyük sözler söylemeden büyük duyguları anlatan, birkaç kuşağın birlikte izleyebileceği kaç film çıkıyor ki sinemamızda?
Yönetmen Hakan Aygül, Demirer’le uyumlu bir ikili… Melek Baykal ve Tarık Pabuççuoğlu kısacık anları bile oyunculuklarıyla taçlandırıyorlar. Her oyuncu işinin hakkını vermiş. Bazı tiplemeler olmalı mıydı? Tartışılır. Ancak filmin tasarımcılarının da o kadarcık hakkı olsun değil mi?
Keşke bir yazı grubu olsa Ata Demirer’in fikir kendisine ait olsa da öyküyü farklı bakış açıları ile katmanlandıracak bir grup senarist…
“Bursa Bülbülü” bir dönemin müzik sosyolojisini ve toplumsal yapısını doğru gözlemlemiş bir film; keyifle izlenmesi yanı sıra hüzünle gülmeceyi ölçülü sunması da cabası…