Demokratik monarşi, antidemokratik cumhuriyet ve rahmetli Kraliçe…
D

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

MURAT SEVİNÇ

Yaklaşık iki yıl önce, ‘hazır anayasa tartışması gündemde değilken anayasal konuları sakince konuşmak iyi olabilir’ kanısıyla, yirmi küsur ‘sistem tartışması’ yazısı kaleme almıştım, onlardan birkaçı İngiliz anayasa tarihi ve parlamenter sistem üzerineydi. Şimdi, kraliçenin ölümü nedeniyle bir kez daha monarşi-cumhuriyet tartışması gündeme geldiği için, bazı kavramlar ve İngiltere üzerine bir-iki şeyi yinelemek istiyorum. Bu yazıda lafı uzatmayıp (!) 1923’teki ‘Cumhuriyet’ tercihi ya da zorunluluğu hakkındaki yazıları, konu hakkındaki külliyatı, 1960’lar-70’ler akademisi içindeki bazı yaklaşımları göz önünde bulundurarak, ölmez sağ kalırsam, ekim sonunda yazacağım.

Hem bu, hem ekimdeki yazıları ilgilendiren tartışma sorusu şu: Eğer İngiltere monarşi ve demokratikse, Türkiye bu tercihi yapamaz mıydı, saltanat ve demokrasi bir arada mümkün değil miydi? Sorunun yanıtı, bu konularla daha önce fazlaca ilgilenmemiş bir okura nasıl verilebilir? Yanıt, günümüzdeki demokrasi ve hükümet sistemi tartışmasına nasıl katkıda bulunabilir?

Öncelikle, her kavramın kendi düzeyi olduğunu ve orada ele alınması gerektiğini bir kez daha hatırlatmak gerekiyor. Böyle bir soruya yanıt verilebilmesi için, monarşi, cumhuriyet, demokrasi gibi kavramların, İngiltere, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihsel gelişimi arasındaki farkların ‘birlikte’ göz önünde bulundurulması anlamlı. Yoksa, biri çıkıp “Monarşi ve demokrasi birlikte gayet güzel yaşayabilir” der ve temelde hiç de yanlış bir şey söylemiş olmaz. Nitekim yalnızca İngiltere değil, hâlihazırda Avrupa demokrasilerinin en gelişmişleri içinde monarşiler, başlarında hükümdar var.

Anayasa-kamu hukuku alanında farklı yaklaşımlar var konuya ilişkin. Ayrıntıya girmeyeceğim; bir yaklaşım (ki genellikle doğru/yerinde kabul edilen bu) cumhuriyetle monarşi arasındaki farkı yalnızca ‘teknik’ boyutuyla ele alır ve buna karşı çıkmak pek mümkün görünmez. Der ki, söz konusu ayrım ‘devlet başkanının’ nasıl belirlendiğine ilişkindir, eğer devletin başı soy esasına göre belirleniyorsa monarşi, seçimle (meclis ya da halk) belirleniyorsa cumhuriyettir. Bir başka söyleyişle, bir devlet monarşi değilse cumhuriyettir. 

Bu yaklaşımda, bir devletin demokratik olup olmadığının, onun biçiminin cumhuriyet ya da monarşi olup olmamasıyla ilgisi yok. Ceberut bir cumhuriyet ya da demokratik bir monarşi, şu anda olduğu gibi, pekâlâ mümkün. İran bir cumhuriyet, İngiltere bir monarşi gibi.

Bir diğer yaklaşımsa kavramlar arasında başka bir yakınlık saptar, gözler, bekler, ister. Tarihsel yanı ağır basan bakış, cumhuriyetle halk/ulus egemenliği kuramı arasındaki bağ ile demokratik siyasal sistemi bir arada düşünür. Boşuna değil tabii, tarihsel olarak ikisinin birlikte geliştiği ülkelere bakarak yapar bunu. İlki kadar ‘açık/keskin’ olmayan, devlet başkanının belirlenme usulü haricinde çokça tartışmayı barındıran bir tutum bu. 

‘Kavramlar arasında düzey farklılıkları’ derken kastım ne peki? Cumhuriyet ya da monarşi, devlet başkanının hangi yolla iş başına gelmesiyle, demokrasiyse devletle o devletin toplumu arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğuyla ilgili bir kavram. İkisinin ait olduğu düzeyi birbirine karıştırdığımızda, demokratik monarşileri ve ceberut cumhuriyetleri açıklayamayız. Buna mukabil bazı topraklarda biri diğerine yardım etmiş, biri diğeri sayesinde doğup gelişmiştir. O toprağın tarihi, o sistemi, o sürecin sonunda doğurmuştur. Geçen ay devlet başkanını kaybeden İngiltere gibi, örneğin.

Demek ki ne devlet başkanının belirlenme usulü, ne de siyasal sistemin adı tek başına yeterli olur, bir ülkenin, kavramın, siyasal yapının gelişimini kavrayabilmek için. Sistemler, ülkelerin özgül tarihleri, o tarihin harcını karan sınıf ilişkileri, o ilişkilerin sonunda doğmuş ve dönüşebilen siyasal sistemin niteliği, siyasal-toplumsal kültür, hangi değerlerin baskın olduğu, örneğin bir toplumda az çok uzlaşma kültürünün olup olmaması, hâkim inancın etkisi vs. Tümü göz önünde bulundurulmadan ülkelerin anayasal düzenlerini layıkıyla anlamak da, yeni bir düzen önermek de mümkün değil. 

Örneğin biri İtalya’da faşist zihniyetin iktidar olduğunu söyler, haklıdır; biri o İtalya’nın idari bölgelere ayrıldığını, yönetim sisteminin belirleyici olabileceğini ekler, haklıdır; biri Katolik inancının etkisini sorgular ve İtalya tarihinin muhtemel başbakanının zihniyetine teşne olduğuna dikkat çeker, haklıdır; biri güney ve kuzey arasındaki farklara değinip bu farklılıkların faşizan uygulamaların aynı biçimde karşılamayacağının altını çizer, haklıdır; biri yalnızca güncel manzaraya bakıp hangi partinin hangi hatayı yaptığına ya da İtalya’daki seçim yasasının sonuçlarına değinir, haklıdır; biri İtalya’nın gelişmişlik seviyesi ve büyük sermayenin tercihlerini anlatır, haklıdır… Ancak, tümü bir arada okunduğunda orayı biraz çözebilmek mümkün hale gelir.

Hal böyleyken, İngiltere monarşisiyle Osmanlı monarşisini ve ikisinin demokratik siyasal sistemle ilişkisini karşılaştırırken, bu iki ülkenin tarihleri ve diğer ‘her şeyleri’ arasındaki fark göz önünde bulundurulmazsa, yalnızca devlet şekline bakıp arta kalan konularda son derece hatalı sonuçlara varmak muhtemeldir. Evet, İngiliz demokrasisi monarşide gelişti, öyle ki, hükümdarlığı kaldırma gereği duymadılar. Demokrasi ve parlamenter sistem o toprakta icat edildi ve mucit, burjuvaziydi. 

Evet, orada bu oldu, çünkü yeni bir sınıf orada doğdu; önce feodalizmi, ardından Roma’yı, sonrasında hükümdarı alt etti ve 17’nci yüzyıl ortasında zaferini ilan edip 18 ve 19’uncu yüzyıllarda konumunu iyice perçinledi. Yüzlerce yıllık bir gelişmeden, mücadeleden söz ediyoruz. Her adımda, alınan her kararda, kabul edilen yeni Kilise’de (Anglikan), hükümdarla yapılan her akitte o burjuvazinin imzası, burjuvazinin sınıfsal niteliklerinin belirleyiciliği var.

Bu bağlamda, ‘parlamentarizm aslında monarşilerin sistemidir’ diyenlerin, tarihsel bakımdan çok da yanlış bir şey söylemediğini düşünmek mümkün. ‘İki başlı yürütme’ ve ‘meclise karşı sorumlu hükümet’ İngiliz tarihinin ürünü, doğru, ‘iki baştan’ birinin sembolik hale gelmesi, hele ki günümüz monarşilerinde daha kolay. Ancak bu yorum da yukarıda söz ettiğim ‘bütüncül’ bakıştan mahrum ve ‘monarşi olmayan parlamenter demokrasilerin’ (diyelim, Almanya gibi) gelişimini açıklamaz. 

İngiltere, yüz yıllar içinde hükümdarını etkisiz hale getirdi, burjuvazi egemenliğini parlamento eliyle ilan etti. 

Hükümdarın kâğıt üzerinde bolca yetkisi var ve hem yasamanın hem yürütmenin ayrılmaz parçası. Yasaları imzalar, başkomutandır, başbakanı atar, parlamentoyu toplar dağıtır, üst düzey bürokratları atar, af yetkisi kullanır ve hatta yasaları ‘mutlak veto’ yetkisi var. Ne kadar güçlü değil mi? 

Oysa gerçekte gücünü yitirmiş ve bunu kabullenmiştir. Bu nedenle, meşhur Walter Bagehot (Becıt gibi bir okunuşu var) 19’uncu yüzyılda kaleme aldığı ‘The English Constitution’ (İngiliz Anayasası/anayasal düzeni) adlı eserinde ‘Taç’ın yürütme organı içindeki konumunu, ‘dignity’ ve ‘efficiency’ ayrımıyla açıklar; hükümdar onuru-gururu, hükümetse yönetme yeterliliğini-etkililiği anlatır İngiliz sisteminde, çünkü siyasi sorumluluk hükümettedir, hükümdarda değil. Yetki ve sorumluluk paraleledir. Hükümdarın ‘tam sorumsuzluğu’ esastır, “Kral hata yapmaz (The King can do no wrong)”, hata yapmayanın sorumluluğu da olmaz. 

Bolca yetkisi olan hükümdarların o yetkileri kullanmaması gerektiğini bilmesi, asıl gücün kimde olduğunu kavraması ve konumunu kabullenmesi çok önemli. Dedim ki, mutlak veto yetkisi hâlâ var, doğru, en son 18’inci yüzyıl başında kullanıldı, üç asırdır bunu deneyen bir monark olmadı. Bu arada, başbakanlar hükümdarı olup biten konusunda bilgilendirir, hükümdarı hükümeti ‘yüreklendirme’ ve gerektiğinde ‘uyarma’ yetkisi var. Sözün özü, bugün artık son derece demode ve kabul edilemez görünse de, demokratik monarşilerin hâlâ yaşıyor oluşlarının nedeni, yönetim içinde esamilerinin okunmaması ve devlet işleyişini kolaylaştırma işlevlerinden kaynaklanıyor.

Görüldüğü üzere, İngiliz monarşisi, ancak kendi tarihi ve İngiliz hükümet-yönetim sistemi içinde anlamlandırılabilir ve Kraliçe II. Elizabeth hiç kuşkusuz o monarşinin en görkemli temsilcilerinden biriydi.

Aslen Hannoverlerdendir (Alman), I. Dünya Savaşı’nda malum gerekçelerle Windsor oldular. Genç yaşta, aslında amcası ‘yüreğinin götürdüğü yere’ gittiği için tahta geçti sayılır. Hükümdarlığı çok uzun sürdü, atadığı ilk başbakan Winston Churchill’di. Herkesçe sevilmese de saygın kalmayı başardı. Bunda, ‘konumunu bilmesinin’ büyük payı var. Diğer yandan imparatorluğun dağılıp yeni devletler kurulma aşamasının, kaybedilen güç ve prestijin de tanığı oldu. Her hükümdar-devlet başkanı gibi, devletinin yüzünü karartan işlerden, muhtelif topraklardaki darbeler, işkenceler, ölümlerden de sorumluydu. Bu sorumluluğun ne kadarı görünüşteydi, ne kadarına istekliydi, her şeyden haberdar mıydı, tam olarak bilmek belki gelecekte mümkün olur. Victoria devri, monarşinin dünyada güçlü içeride güçsüz olduğu yıllardı, II. Elizabeth devrindeyse ilk fasıldan da eser kalmadı.

Uzun süre sırasını bekleyen, veliaht sıfatıyla yaşlanan III. Charles kral oldu. I. Charles 1649’da idam edilmişti ve bu idam parlamento ordularının zaferiydi. Arada kısa bir Cromwell ve ‘cumhuriyet’ dönemi var, İngiltere’de yeniden ve bir daha vazgeçmemek üzere monarşiye dönüşün temsili ismiyse II. Charles. yani yeni kralın adı epey sembolik. Nasıl bir hükümdar olacağı şimdiden bilinemez, iyi eğitimli ve dönüşüm yanlısı biri, çok sevildiği söylenemez, belki de monarşinin hiç olmazsa daha az görkemli hale gelişine yol verir. 

Fakat, hükümete karışmama/konumunu bilme konusunda parlak bir sicili yok, bu bakımdan annesine benzemiyor. 2000’lerin ortasında hükümet üyelerine, başbakana mektuplar (27 mektup) gönderdiği, düşüncelerini ve ısrarlı telkinlerini paylaştığı ortaya çıkmıştı. Guardian’ın o mektupları yayımlayıp yayımlamaması basın özgürlüğü-devlet menfaatleri tartışmalarına neden oldu, on yıllık mücadele sonunda yüksek yargı sorunu çözdü. Arama motoruna ‘black spider memos’ yazarsanız, zamanında İngiliz hükümetini çok rahatsız eden mektup/müdahale konusunu ele alan yazılara ulaşabilirsiniz. 

Yeni dönemde yeni hükümdar konumunu bilen biri mi olur, yoksa yerinde duramayan ve sürekli sorun çıkaran bir kral mı, göreceğiz. Belki burada da, I. Charles’ın idamından sonra hızını alamayıp ‘cumhuriyete’ geçen, bu da yetmezmiş gibi 1654’te ilk ‘yazılı anayasayı’ yapan  Cromwell’in, öldükten birkaç yıl sonra mezardan çıkarılıp kafatasının ‘ibret için’ parlamento binasının bir kapısına iliştirilerek sergilendiğini hatırlatmak yerinde olur. İngilizler geleneklerine bağlı ve kazanımlarından kolay vazgeçmiyor, anlayacağınız!

Her sistemi, her kavramı kendi oluşumu içinde değerlendirmek gerekir, aksi halde ne hâlihazırdakini ne de olması gerekeni doğru dürüst kavramak, konuşup tartışmak mümkün.

Yazı önerileri:

  1. Bülent Şık’ın yeni kitabıyla ilgili. İşinizi gücünüzü bırakıp okuyun lütfen: ‘Çocukların yetersiz beslenmesi bireysel değil, kamusal bir sorun.’
  2. Sinan Birdal’ın ‘Enflasyon, savaş, faşizm’ başlıklı yazısı.
  3. Gezi tutuklusu Ali Hakan Altınay’ın ‘Muasır medeniyet ve biz’ başlıklı yazısı.
  4. Gezi tutukluları, Tayfun Kahraman ve Can Atalay’ın ‘Planlama, hukuk ve hoyratlık’ başlıklı yazısı.