Hiçbiri gerçek Müslüman değilse, gerçeği nerede?
H

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

 

murat sevincMURAT SEVİNÇ

Bir Müslüman, yalan söylemez. Yalanın, karşısındakini aldatmak ve aldatmanın bir ‘hak’ sorunu olduğunu bilir. Kul hakkıyla gitmek istemez, huzura.

Dolayısıyla bir Müslüman, hak yemez. Başkasının hakkına tecavüz etmez. Yaşamının her anında, her alanında. En önemsiz görünen yerde dahi. En basit, en düşünülmeyen yerde. Örneğin kırmızı ışıkta. Yalnızca bir kural olduğu için değil, aynı zamanda, bekleyen diğer araç sürücülerinin hakkını gözetmek zorunda olduğunu düşündüğü için, bekler.

Herhangi bir ‘kuyruk’ta, öne geçmeye çalışmaz ki diğerinin, çok önem verdiği ‘kötü’ bakış ve düşüncesiyle karşılaşmasın. Adil olsun. Adalet duygusunun kendisine verdiği değer nedeniyle, adil olmayı ister. Bir gün bana da gerekir çıkarcılığıyla koşmaz, adalet peşinde.

Adaletsizlikle karşılaştığında da, yine, inatla doğru olanı, doğru bildiğini savunur. İlkesini savunurken, ‘Ne derler?’ kaygısı gütmez çünkü. Kimin ne dediğiyle değil, zedelenecek çıkarını kolladığından değil, ‘hak’ duygusunu yitirmemek için, davranır.

Bu nedenledir ki bir Müslüman, örneğin, kendi dininin, o dine inanmayana zorla öğretilmesine karşı çıkar. Dayatılmasından hazzetmez. Bunun, kulun hakkını ihlal ettiğine inanır.

Yine bu nedenle, bir insanın hangi etnik gruba dahil olursa olsun, bunu dile getiremiyor oluşuna, özgür hissetmiyor oluşuna içerler. Dert edinir. Kendinden olmayanların da ‘insan’ ve her bir insanla eşit olduğunu düşünür. Aksi halde, ‘hak’ duygusu zedelenecektir.

Bir Müslüman, çalma çırpma peşinde değildir. Hakkı olmayanı almaya da, alana da karşıdır. Alanla mücadele eder. Aynı safta yer almak istemez. Görmezden gelmez. Duymazdan gelmez. ‘Gözümle görmedim ki’ riyakârlığına sığınmaz. Haksızlığın her türlüsüne, haksız zenginleşmeye de, aynı ilkeler gereğince karşıdır.

Yaşamının her anında, ‘hesap vereceğinin’ bilinciyle yaşar. Hesap vereceği içindir ki, ‘yalan’a tenezzül etmez. Çünkü o yalan, bilir ki, hesap gününde önüne konulacaktır.

Ve yine bilir ki, öte dünyada, ‘Hay Allah, öyle miymiş ki, ama sulh ceza mahkemesi kararı, ama paralel yapı…’ gibi bir savunma pek de makbul olmayacaktır. Orada, hesap gününde, o her şeyin farkında iki yüzlü ‘sırıtmalar’ fayda etmeyecektir. ‘Kredi kartı borcum vardı’, ‘10 yıllık ev taksitim vardı’‘İstikrar önemli’ gibi gerekçeler beyhudedir, huzurda.

Bir Müslüman, tevazu sahibi olur. Paranın pulun cazibesine kaptırmaz kendisini. İmanı, Allah’adır; kişilere ya da banknota değil. İhtiyacı olana yönelir, lüks ve şaşaalı olana değil. Çok büyük, çok pahalı, çok lüks, çok dört çeker, çok rezidans, çok marka olandan, mahcubiyet duyar. Başka hiçbir engel olmasa da, hicap duygusu vardır yaşamında.

Üstelik bu duyguya sahip olmak için, adil, dürüst olmak için, hak tanır olmak için Müslüman olmaya gerek olmadığını da bilir. Bu nedenle, bir ömür, imanına, diğer değerleri, ilkeleri katmaya çalışır.

Bir insanı öldürmenin, insanlığı öldürmek olduğunu bilir. Durup dururken, kendinden olmadığı için insan öldürene, baş kesene, işkence edene sempati duymaz. Desteklemez. Kul hakkıyla gitmek istemez, huzura.

Cenazesinde, helallik istenir. Boş iş değildir, ‘Helal olsun’ demek. Bu yüzdendir ki, bir ömür, yeryüzündeki o son anında, ‘Haklar helal edilsin’ diye yaşar.

Bir Müslüman, kendi yaşamını, düşüncelerini başkasına dayatmak istemez. Öyle yaşasınlar ister; ama dayatmaz. Zorla yapılan, yaptırılan her işin, bir hak sorunu olduğunu bilir, düşünür.

Ve bir Müslüman, hoşgörülüdür. Sevmediğine, hoşlanmadığına hoşgörü gösterir, gösterdiğinin hakkına saygı duyduğu için.

Bir Müslüman, inandığı dinin ‘ruhban’ı olmadığını bilir. İman ettiği Allah vardır, bir de kendisi. Bu yüzden, laf olsun torba dolsun konuşan o çok bilmiş sakallıları, her yönetimin üçkağıtçı fetvacılarını ciddiye almaz, araya sokmaz. Onu kurtaracak olan, riayet ettiği ‘hak’tır; sakallı, cüppeliler değil.

Bir Müslüman, ömür boyunca, diğerini koruyarak, diğerine özen göstererek, yalnızca insanın değil, hayvanın ve doğanın hakkını kollayarak yaşar. Kırmadan, dökmeden. Bilir ki ödenmemiş hakla gitmemek gerekir. O hak, öyle kolay gözetilmez. Emek gerekir. Hem de çok emek.

Öyle mi?

Nasıl… Cuma Hutbesi gibi oldu değil mi? Gidenler ya da bir ara gitmiş olanlar bilir. Ben de bir iki şey ekledim gerçi ama memleketin camilerinde, vaaz ve hutbelerde, benzer ifadeler sarf edilir. Cemaat, ‘Amin’ der. İçleri huzur dolar.

Sorumlusu Protestanlar mı?

Peki güzel kardeşim, dünyayı geçtim, bu ülkede, nerede bu gerçek Müslümanlar. Hutbe dinlerken ‘Amin’ diyenler, cami kapısında buharlaşır mı?

Memleketin bu halde oluşunun, mide bulandırıcı ilişkilerin, ırkçılığın, nefret söyleminin, sabah akşam diğer inançlara ve inançlılarına hakaretin, hırsızlıkların, çürümenin, görgüsüzlüklerin sorumlusu, Protestanlar mıdır?

Bir gün gelir, ‘dürüst’ inanç sahipleri, ‘Yeter’ der. O Müslümanlar, ‘Bu adamlar bize inanç anlatmaya başladıysa, durumumuz hakikaten vahim demek ki’ diye düşünüp kaygılanmaya başlar. Dinin, siyasi ve maddi çıkarların hizmetine sunulmamış hali kabul görür. İster laik ister seküler denilsin, devlet, tüm inançlara eşit mesafede kalır ve hukukunu, uygulamalarını yeryüzü kurallarına dayandırır. Toplum ortalaması, bazı temel hukuksal ve ahlaki ilkeler üzerinde, yani oyunun kurallarına dair az çok mutabakata varır. Sınıf mücadelesinde ezenin değil, ezilenin yanında yer alınır. İşte o zaman, belki…

Aksi halde, durum ortada.