
H. Ayhan Tinin / Sanat da var
insanatinart@gmail.com
Bu yaz biraz da gözden kaçanların hikayesi gibi oldu.
İzlemeye, okumaya, dinlemeye fırsat bulamadıklarımdan koca bir liste elimin altındaydı.
Bunların içinde bir kısa film haklı olarak öne çıktı: ‘Mamaville.’
Irmak Karasu’nun yönettiği film, artık toplumumuzda fena halde ağırlığını hissettiren kadın meselesini ele alıyor.
Altın Koza da dahil olmak üzere, içeride ve yurt dışında birçok festivalde ödül alan film, hak ettiği ilginin ne kadarını gördüğünü bilemiyoruz.
Kadın meselesinin aslında aynı zamanda erkek meselesi olduğunu da anlatıyor film…
Gerek ergen yaştaki erkek çocukların kendi aralarındaki konuşmaları, gerekse filmdeki anneannenin izlediği kadın/evlilik gündüz televizyon programlarının yapısı, diğer taraftan alacakaranlıkta yolun sağında giden, bisikletli bir genç kıza öfkeyle korna çalan fallus imgesi bir jip, hatta eve incir getiren genç delikanlının ürkek fakat her an dönüşüme hazır tavırları…
Irmak Karasu söylemek istediklerini bağırıp çağırmadan söyleyerek, yaşamın sakin akışına uygun, on beş yaşında bir kızın varoluş soru ve sorunlarıyla karşılaştığı durumu, temiz bir sinema diliyle ekrana aktarmış.
Teknik olarak belki ses ya da başka bir iki eleştiriden bahsetmek mümkün…
Ancak kısa film yapmanın çok zor olduğu hatta kısa film kültürünün yeterince gelişmediği bir ortamda, eli yüzü düzgün yapılmış işleri desteklemenin daha anlamlı olduğunu düşünüyoruz.
Kısa filmin başlı başına bir performans alanı olarak görülmesi hem sponsorlarca hem de profesyonel destek ve hizmet alınan yerlerin bu bağlamda yönetmen ve yapım ekibine değer göstermesi bu alandaki gelişmeyi destekleyecektir inancındayız.
Gizli kalmış değerli filmlerin dijital platformu MUBI’de filmi izlemek mümkün.
Dizi mevsimi
Eylülde ‘harika bir kadro ve muhteşem bir prodüksiyon’ların birkaç bölüm sonra yayından kaldırılmasının da mevsimi açıldı.
Yine birçok yeni dizi, güçlü kadrolar ağustos ayında çekimlere başladılar.
İnsan merak ediyor beş yeni dizi açıklayıp iki ay sonra üçünü yayından kaldıran bir ulusal kanalın drama/yapımlar bölümünde acaba nasıl konuşmalar geçiyor?
Neredeyse hepsi birbirine benzeyen hikayelerin, birbirine benzeyen mekanlarda, birbirine benzeyen fakat ismi değişik karakterlerle çekilmesi halen kimseyi rahatsız etmiyor mu?
Sözgelimi bir dizide, olayın geçtiği yer bu ülkenin en büyük medya kuruluşlarından birini sembolize ediyor ve orada stajyer olmak isteyen uyanık bir çocuk kapıda güvenliğe “Aaaa beni çağırmışlardı size söylemediler mi” diye yalan söyleyip içeri giriyor, sonra da insan kaynakları birimine gidip “Sizin haberiniz yok mu, ben stajyer olarak işe başladım” diyor. Yok artık!
Yaşarken anımsamak
İyi şeyler de olmuyor değil.
‘Aşıklar Bayramı’ gündeme oturan iyi işlerden biri… Kıvanç Tatlıtuğ rüzgârını da arkasına alınca hızla gündeme oturdu. Aman yanlış anlaşılmasın, üzerine konuşulacak eli yüzü düzgün bir iş… Ama konumuz o değil.
Meselemiz Settar Tanrıöğen! Filmin baş rolünü paylaşan usta ama sessiz sanatçımız.
Değerli usta -artık bu tanımı hak ediyor- Settar Tanrıöğen’in sessiz sedasız hayatımıza kattığı karakterlere şöyle bir bakar mısınız?
İlle de ‘Saldıray’la başlamak ister herkes, oysa ‘İkinci Bahar’ dizisinin ‘Resul Vakkasoğlu’ karakteri unutulur mu? ‘Bir Başkadır’ dizisindeki ‘Ali Sadi Hoca’ karakteri… Aslında belki şöyle demek gerekiyor; Settar Tanrıöğen’in üstlendiği her role bakın… Karakterin o senaryo içindeki ağırlığı ne olursa olsun, ustanın eline geçtikten sonra karakter derinleşiyor, ağırlaşıyor, hacim kazanıp bütün bir öykünün içine ağırlığıyla yerleşiyor.
Kısacık rollerinden bu yana, hep böyle…
O zaman bize düşen de yaşarken anımsamak, hem bugüne kadar kazandırdığı karakterler, hem de yeni karakteri ‘Heves Ali’ için… Emeğin var olsun Usta!