
H. Ayhan Tinin / Sanat da var
insanatinart@gmail.com
Eylülde geri dönmeye söz vererek ayrılmıştık.
Koca bir yaz, kısacık geçti.
Sanat fuarları, konserler, yazlık bahçelerde sergilenen tiyatro oyunları, söyleşiler…
Belki de Bedri Rahmi’nin söylediği gibi “Bir yaz geçti / Tozu dumana katarak.”
Fakat en güzel Eylül’ü Edip Cansever yazdı diye düşünürüm çoğu zaman…
“Bir deniz feneri mevsimsiz ölür baylar” der Cansever, ‘Eylülün Sesiyle’ şiirinde… Yazımızın başlığını da ustadan ödünç aldık.
Bu yazın mevsimsiz acı çekenleri, gözlemlediğim kadarıyla gençlerdi. On iki yaşından on sekiz yaşına kadar; orta öğretim ya da üniversite sınavına girenler, gelecek yıl sınava girecek olanlar, geçen yıl girdikleri sınavlarda aradığını bulamayanlar, bu yıl mezuniyetleri yaklaşırken gelecek kaygısına düşenler, konservatuarda piyano okuyup ailesinin zoruyla endüstri mühendisi olanlar… Zihninde bin bir kaygıyla gençlerimiz…
Her biri yanındaki arkadaşını nasıl geçip arkada bırakarak, bilmem kaçıncı yüzdelik sıralamasına girerek, kaybedenler arasında kazanan olmayı hedefleyen pırıl pırıl, ama kaygılı, ama ümitsiz, ama kırılmış gençlerimiz…
Sanat dünyamızın gelecekteki üreticileri arasında olmayı göze alamayanlar ve yine sanat dünyamızın ürettiklerini tüketmeye zamanı olmayacak, belki ömürlerini biraz daha kaygısız ve güvenli başka coğrafyada başka bir meslek bulmak için yelken açanlar…
Bir de güncel tüketicileri var sanat dünyamızın, aileler… Onlar da özel liseden özel üniversiteye, çeşitli seviyedeki kurslardan özel öğretmenlere; ekonomik bir girdabın içine girmiş, rakamla ya da yazıyla ne fark eder ilk yıl için ortalama iki yüz bin lira ödemeyi göze almış, gelecekteki ne olacağı belirsiz yıllık ödentilere de bugünden söz vermiş kitabın, tiyatronun, sinemanın bu sezon tüketicisi olmasını beklediğimiz aileler!
“Baylar! / Bin dokuz yüz seksen birdeyiz / Karşınızda eylülün sesi / Ağustos çekildi, eylülün sesi / Birazdan konuşacak / Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar.”
Can sıkıcı bir konuyla başlamak istemezdim eylülün ilk yazsına, fakat Edip Cansever ustanın dizelerine sığınmaktan başka yapacak bir şey kalmıyor bazen…
Sonbahar ilerledikçe sempozyumlar başlayacak ‘Neden okumuyoruz?’, ‘Türk tiyatrosunun sorunları’, ‘Kitap fuarını yirmi milyonluk şehirde şu kadar kişi ziyaret etti’… Büyük büyük konuşacağız. Tabloların bir yatırım değeri olmasa kaç insanımızın evine tablo asmak isteyeceğini baştan düşünelim mi?
Yalnızca bugüne bakmak, bugünün sanat üretimine ve tüketimine bakmak kolaycılık belki…
Yokmuş gibi yaşadığımız her şey, müsilaj gibi suyun üzerine çıkıyor.
Bu arada dijital platformalar geliyor memlekete ”Aman ne güzel, bir endüstri halinde bütün paydaşlar üleşecek” diye beklerken, tanık oluyoruz ki gelen her büyük platformu birileri parselleyip, dışarıdan kimseyi içlerine almadan ilerlemeye çalışıyorlar.
Yok ettiğimiz geleceğimiz! Yarını bugünden yapıyoruz. Yarın bugünü konuşmadan o günü değerlendirmeye kalktığımızda, kendimize yalan söyleyeceğiz.
“Derim ki bir semti iyi tanımak kadar / İyi tanımalı dünyayı / Açın radyolarınızı: eylülün sesi / Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar.”
İşte böyle geldi eylül. Cansever ustanın yazdığı derin can sıkıntısıyla.
Bir başka usta Genco Erkal sahnede ölümden döndü. Şifalar ve iyilikler üzerine olsun. Robert Koleji bitirip, yalnızca para kazanmaya değil, sanat ve tiyatroyla yaşamaya ömrünü adadığı için her an ayakta alkışlanmayı hak etmiş bir tiyatro abidesi…
Bir başka tiyatro duayeni Haldun Dormen’in çok başarılı belgeselinde, her zor zamanda ‘Yaparsın Şekerim’ diyen ustanın, olağanüstü ve ilham veren yaşam öyküsünü izledik ve biraz umutlandık bu yaz… İzleyin!
İkinci Yeni’nin bir başka ustası İlhan Berk’in sokağına, evine bakarken yazıyorum bu satırları… “Cumhuriyetin ilk günleriydi gibi yüzün” diye yazmıştı usta…
Cumhuriyetin ilk günleri gibi olsun ümitlerimiz!