Serdar Kuzuloğlu soruyor: Cazgır martının simit ısrarı, vapura dolan tost kokusu dijitalleşir mi?

Teknoloji yazarı Serdar Kuzuloğlu İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yayınladığı İST dergi için hayallerin sınırsızlığında Metaverse’e bir yolculuğa çıkıp soruyor: İstanbul’u dijitalleştirmek ne kadar olası, elinizdeki simite ‘hallenen’ dev cüsseli cazgır martının ısrarını nasıl elektronikleştirebiliriz, vapurun yolcu salonuna dolan tost kokusunu hangi yazılımcı üretebilir?

İş Sanat’ın Metaverse’teki ilk NFT sergisinden

Serdar Kuzuloğlu’nun İST Dergi’nin yeni sayısında yayınlanan yazısının bir bölümü şöyle:

Dünyanın en zenginleri, biletleri açık artırmayla satılan uzay seferlerinden bir koltuk kapabilmek için yüz binlerce dolar ödüyor. Yeryüzünden 100 kilometre yukarıda, hepi topu birkaç dakika yerçekimsiz yaşamı tadıp yeryüzüne dönmek için feda edilenleri görünce ‘Acaba bir de uzayda yaşam başlasa ne olacak‘ diye düşünmeden edemiyorum.

Oysa çocukken, uzay en büyük ortak fantezimizdi. Orada keşfedilecekler ya da insanlığın birikimi üzerine kurulacak yeni alemler hepimizin kurtuluşu olacaktı. Şimdilerde anlıyorum ki öte dünyaların nimetlerinden faydalanma sıralamasını liyakat değil ‘mevduat’ belirleyecek.

Dahası (ve korkutucu olanı) eski günlerden farklı olarak yeni uzay hayallerinde Dünya, posası çıkmış, gözden çıkarılmış bir kıymet. ‘Bundan sonra ne yerse yesin‘ cümlesiyle son günlerine terk edilen bir hasta adeta.

Konforundan feragat etmek istemeyen, dünyadan ümidi kesebileceğini zanneden o kesime Dünya benzeri bir ortamı başka bir gezegende kurmanın muhtaç olduğu kaynak ve zamanı anlatabilmek isterdim. Bilmiyor olduklarına inanasım da gelmiyor bir yandan. Nereden baksan tutarsızlık.

Gökte aradığımız cenneti ‘bulutların içinde bir yerde’ kurma imkanı

Yerde bulamadığımız, bu sebeple gökte aradığımız cenneti artık ‘bulutların içinde bir yerde‘ kurma imkanımız var neyse ki. Metaverse diyorlar. ‘Çok biliyorsan al da kendin yap‘ misali, elimizdeki bir sihirli değnekle tıklaya tıklaya ol dediklerimizi oldurup, öl dediklerimizi öldürebileceğimiz; gak deyince et, guk deyince süt bulacağımız masal gibi bir ortam. Kimse bahsetmiyor ama ben söylemiş olayım: Orası da mevduatınız kadar esip gürleyebileceğiniz bir diyar. Sanal dediysek o kadar da değil.

Başına ilk defa 1989 yılında oturduğum bilgisayar oyunu SimCity, elinizdeki (kısıtlı) bütçeyle sıfırdan bir şehir kurup yönetmenizi temel alıyordu. Şehrin hangi yanında ne tip yapılaşma olacak, karakol, itfaiye nereye yerleşecek, yollar kaç şeritli, kanalizasyon ne şekil olacak, trafik ve toplu taşıma nasıl organize edilecek, su, elektrik nereden temin edilip ya da nasıl üretilip, nasıl dağıtılacak, artan nüfusla birlikte şehir ne tarafa doğru büyüyecek gibi yüzlerce dert sayesinde benim gibi milyonlarca genci kamu yönetimi ve belediye başkanlığından soğutmayı başarmıştı.

Oyunda en sevdiğim şey, ne yapsam memnun olmayan halkın üstüne gönlümden kopan bir doğal afet ya da ağzından alevler çıkan dev bir ejderha salarak (böyle bir seçenek de vardı) şehri toptan helak etmekti. Neyse ki gerçek hayatta daha tahammüllü belediye başkanlarımız var. Onların bizler gibi Ctrl+N tuşlarına basıp, sıfırdan bir şehir için kolları sıvama gibi lüksleri yok nihayetinde. Oysa eminim Ctrl+Z için bile ne iş yapardı.

Metaverse sohbetlerine kulak misafiri olurken aklıma hep SimCity ve türevi simülasyonlar geliyor. Piksellerden ibaret elektronik vatandaşlar yerine gerçek insanların suretini temsil eden, hayal ettiğimiz eve, kıyafete, arabaya sahip olabileceğimiz; her yere girip-çıkabileceğimiz, steril bir rüya.

Bugün çocuk sahibi olup ‘Roblox‘ sözcüğünü duymamış olan var mıdır, bilemiyorum. Evlatlarımız böylesi paralel evrenlere çoğumuzdan daha teşne. Yabancılık çekenler ise pandemi sürecinde elektronik dünyanın nelere kadir olduğunu mecburen öğrendi. İşe gitmeden çalışmak, okula gitmeden ders yapmak, markete / dükkana gitmeden alışveriş yapmak mümkünmüş, değil mi? İlk üç gün ben de destekledim. Ama ya sonra?

Metaverse’de GTA İstanbul titizliğinde bir dijital ikiz yaratmak

Metaverse olarak anılmak istenen ortamlarda ‘GTA İstanbul’ titizliğinde bir dijital ikiz yaratmak mümkün. O elektronik suret üzerinden kimileri para dahi kazanabilir. Fakat doğup büyüdüğüm İstanbul böyle bir yer midir? Başka bir deyişle bir şehri; üstelik herhangi bir şehri değil, binlerce yıla yayılan tarihiyle şu yerkürenin neredeyse HER şeyinin bir parça sirayet ettiği İstanbul’u dijitalleştirmek ne kadar olası sizce?

Sahilde bir banka oturup karşı yakaya bakarken elinizdeki simite hallenen dev cüsseli cazgır martının dibinize konup önce ürkek, sonra tehditkar manevralarla kendini gösteren ısrarını nasıl elektronikleştirebiliriz? Bu şehrin her biri birbirinden alımlı kedilerinden hangisini o evrene sokacağız? Soktuk diyelim; onları kim ‘canlandıracak’?

Soğuk bir kış gününde dalgalara inat sefere kalkan ve buğulanan camlarıyla gizemli bir ortama dönüşen sarı-beyaz vapurun yolcu salonuna dolan tost kokusunu hangi yazılımcı üretebilir?

Lil Nas’ın 30 küsur milyon kişi tarafından izlenen Metaverse konserinin sıradışılığını kabul etmekle beraber; ciğerini titreten ses sistemine meydan okurcasına derin (ve ter kokan) bir nefes alıp ‘Welcome to where time stands still…’ (Zamanın durduğu yere hoş geldiniz.) diye haykırmanın da acayip keyifli bir tecrübe olduğunu nasıl unutabiliriz?