Bağışın egemenliğinden rüşvetin egemenliğine
B

Mustafa Alp Dağıstanlı
Mustafa Alp Dağıstanlı
Gazeteci. Kitapları: 5Ne1Kim? - Gazeteciliğin Mutfağından Sansür - Otosansür Hikayeleri, Bildiğin Gibi Değil - Osmanlı, Anekdotlar: Edebiyat Tarihimizden Anılar, Tanıklıklar

 

20140211 dağıstanlıMUSTAFA ALP DAĞISTANLI

mustdagistanli@gmail.com

Milyonlarca liralık rüşvet aldığı iddia edilen eski bakanlardan AKP’li Egemen Bağış, Meclis’te bu yolsuzluk iddialarıyla ilgili kurulan uyduruk komisyona hediye aldığını söylemiş ve “Hediye gelenektir” demiş. Bunu duyunca, Osmanlıcamı geliştirmek için aldığım, parça parça metinlerle ve şiirlerle dolu bir kitapta okuduğum Hammer Tarihi’nden bir bölüm geldi aklıma.

İbret verici anekdot

Hammer bu ibret verici anekdotu, Kanuni Sultan Süleyman dönemi ve sonrasında bürokraside görev alan tarihçi ve şair Gelibolulu Mustafa Âli’den (1541-1600) naklediyor (Üstadlar hoşgörsün, Mehmed Ata’nın Osmanlıca çevirisinden Latin harflerine aktarıyorum, Türkçe’si elimin altında yok. ‘Yok’ dedim ama olduğunu hatırladım sonra ve baktım ki, bu bölümün büyük kısmını sansürlemişler. Bunu başka bir yazıda anlatırım).

Âli, nedimin odasında idi, Şemsi Paşa daire-i saltanattan avdet ederek kethüdasına meserret (sevinç) ile “Nihayet Osmanlılar’dan Kızıl Ahmedler’in [Osmanlı’nın altettiği İsfendiyaroğulları] intikamını aldım, Eğer Osmanlılar bizim harabimize mevcup (yıkılmamıza sebep) oldularsa ben de onların esbab-ı harabını (yılıkmasının sebebini) hazırladım” dedi.

İhtiyar Kethüda, bir tavr-ı hüzün ile “Nasıl?” diye sordu. “Padişah’ı [III. Murad’ı (1574-1595) kastediyor] bizzat bey-i avatıfa (sevgi, teveccüh satın almaya) ikna ettim. Vakıa, kendisine arz eylediğim cazibe çok müessir idi, kırk bin altın az şey değildir, bu günden sonra Padişah bizzat numune-i irtişa (rüşvetçilik örneği) olacak, ve irtişa devleti man eyleyecektir.”

Âli ihtiyattan ziyade serbesti göstererek “Zat-ı aliniz ceddi pür şerefiniz Halid bin Velid’in halef-i layıkısınız: Tarihin haber verdiği vech ile (suretle) Halid, Halife Osman’ın hacibine (kapıcısına) iki altın sikke vererek hasmından evvel huzur-u halifeye girdi, ve şu suretle İslam’da birinci olarak irtişayı icad etti” dedi.

Şemsi Paşa, başını sallayarak “Çok şeyler biliyorsun Âli” demekle iktifa etti (yetindi). Şemsi Paşa ekseriye arzuhalleri toplamaktan ve irtişa suretiyle alınan paraları avlamaktan ibaret olan memuriyetini telmih suretiyle (ima ederek) kendisini “arzuhal şahini” tesmiye ederdi.

Şemsi Paşa’ya bile parmak ısırtır

Bu anekdotun böyle üstünde durulması boşuna değil, çünkü bu rüşvet meselesinin açık seçik bir bela olarak ortaya çıktığı dönem III. Murad’ın saltanatı sayılabilir. III. Murad zaten açgözlünün tekiydi. Tahta çıktıktan sonra söylediği ilk söz, tabii, kardeşlerinin öldürülme emrini verdikten sonra, “Acıktım” olmuştu.

Egemen Bağış, Osmanlı düzenini, hele imparatorluğun zirvesi sayılabilecek bir dönemdeki uygulamaları bilmiyor belki, ama söylediği şey, 16., 17. yy Osmanlı aydınlarının, tarihçilerinin kıyasıya eleştirdikleri, lanetledikleri şeyi aklamaya çalışıyor.

Çürümenin böylesi Şemsi Paşa’ya bile parmak ısırtırdı. Hediye, gerçekten de Osmanlı yönetici sınıfı arasında bir gelenekti. Atamalar mesela bir himaye sistemi çerçevesinde yürürdü. Her bürokrat adayının, ikbal avcısının bir hamisi vardı. Sistem böyle yürüyordu.

Bir türlü layık olduğu yere gelemediğinden ve liyakat sisteminin terk edildiğinden ve rüşvetten de yakınan Mustafa Âli, yine kendisine Bosna sancağındaki ‘Kobaş defteri’nin verilmesini istemek için Veziriazam Lala Mustafa Paşa’ya bir mektup yazdığını da anlatıyor.

Âli, mektubuyla birlikte Gazali’nin tasavvuf konusundaki Eyyühe’l Veled adlı risalesinin de bir çevirisini sunuyor. Bu iyiliği kendisine yapması karşılığında da Paşa’ya yakışıklı, uzun boylu üç Bosnalı içoğlanı göndermeye söz veriyor.

Çürüme, başkalaşım, yapı değişimi

Mustafa Âli’yi böyle çelişkili durumlara sokan ortam, Egemen Bağış’ın yaptığı gibi hediye ile rüşvetin eşitlendiği, birbirine karıştığı ve rüşvetin hakim uygulama olarak yerleşip günümüze kadar serpilip gelişerek yol almasına sağlayan bir tür geçiş dönemiydi.

Bu mektup örneğini aktardığım Cornell H. Fleischer’ın nefis kitabı (Tarihçi Mustafa Âli, Bir Osmanlı Aydın ve Bürokratı), Âli’nin hikayesi üzerinden imparatorluktaki ‘çürüme’yi, başkalaşımı, yapı değişimini ele alıyor.

Fleischer, Âli’nin yukarıda söz ettiğim mektubundaki ‘hediye’ teklifi üzerine şunu diyor: “Nezaket ve dostluk çerçevesinde armağan vermekle rüşvet arasındaki çizginin birçok durumda çok ince olduğunu gösteriyor. Armağan vermek, Osmanlılar sınıfını birarada tutan kişisel ve siyasal ilişkilerin ayrılmaz parçasıdır, ama aralarında başka bir kişisel veya mesleki bağ bulunmayan bireyler arasında doğrudan para bağışları normal karşılanmazdı. İkincisi, mektup, resmi görevlerin sağladığı kaynakların nasıl hem kişisel hem de siyasal amaçlar için kullanılabildiğini ortaya koyuyor. Lala vezir olarak sisteme müdahale edebilir, araya girerek ve yetkilerini kullanarak himayesindeki kişilere çıkar ve ek gelir sağlayabilirdi.”

Ne kadar sık değişiklik, o kadar para!

Çok yabancı gelmiyor olsa gerek size de. Cumhuriyet tarihi boyunca ve şimdi de böyle liderlerle karşı karşıya değil miyiz?

Atama armağanları (pişkeş), başında, rüşvet sayılmıyordu. Ama işte, dediğim gibi, zamanla yaygınlaştı ve kurumsallaşmış bir yolsuzluk biçimine dönüştü. İltizam, yani vergi toplama yetkisi, pişkeşle veriliyordu, satılıyordu. Sadrazamlar da pişkeşle mevki satıyordu. Osmanlı aydınları da bu uygulamayı rüşvet olarak nitelemeye başladı.

Mesela Eflak, Boğdan ve Erdel voyvodaları Murad döneminde her yıl değiştirilmeye başladı. Nedeni basitti: yeni atanan voyvoda padişaha, vezirlere ve kendisini resmen görevlendirmek için gönderilen Kapı memurlarına para armağanları veriyordu. Ne kadar sık değişiklik, o kadar para!

Dudak uçuklatıcı bir örnek

Halil İnalcık da, mesela, Şeyhülislam’ın Kösem Sultan’a kethüda yapılmak istenen mimar Kasım Ağa’yı rüşvet alıp desteklediğini anlatıyor (Devlet-i Aliyye, Tagayyür ve Fesad 1603-1656). “Kethüdalar, hizmetleri sırasında efendilerinin nüfuzundan yararlanıp büyük servet sahibi olurlardı.”

Yine Halil Hoca’nın kitabında Naima’dan naklen dudak uçuklatıcı bir örnek daha var: “Avrupalılar, rüşvet verip kapitülasyonlara istedikleri maddeleri koydurmakta idiler.”

Uygulama o denli yerleşik bir hal almıştı ki, Âli’ye bakılırsa, “Hicri 1000 yılından sonra adaba uygun davranır gibi görünmeye bile çalışmamışlar, rüşveti sipahinin yasal hakkı olan öşür gibi bir hak olarak görmeye başlamışlardı.”

Rüşvet beşiğinin ilk bebeği yargı

Aslında, bu gibi eleştiriler çok daha gerilere gidiyor ve rüşvet beşiğinin ilk bebeği de yargı sistemi. Daha I. Bayezid döneminde kadıların yolsuzluklarına ilişkin kuvvetli şikayetler dile getiriliyordu. Kadıların hizmetleri karşılığında belli ücretler alması o dönemde başlamıştı.

Fleischer’a göre, “bu tedbirin amacı, yoksul kadıların rüşvet talep etmesini engellemekti [demek ki rüşvet geni çoktan varmış ve önüne geçilememiş], ama 15 ve 16. yy tarihçileri, o dönemdeki kadıların açgözlülüğü olarak niteledikleri durumdan kaygılanıyor ve Bayezid’in yargı işlemlerinden ücret alınmasını yasallaştırmasını ilmiye sınıfında kurumsal yozlaşmanın başlangıcı görüyorlardı”.

Tabii, yozlaşmayı en iyi gösteren örneklerden biri de şu, yine Hammer’den aktarıyorum:

Yine III. Murad devrinde, Sokullu Mehmed Paşa,  Defterdar Üveys Paşa hakkında bir soruşturma başlatır. Vezirlerin para torbasını izinsiz açmış ve içindeki parayı almış olmakla suçlanmaktadır. Sokullu Osmanlı İmparatorluğu tarihinin en kudretli veziriazamlarından biridir; Murad’ın babası II. Selim’e ve dedesi Kanuni Sultan Süleyman’a da veziriazamlık yapmıştır. Fakat Üveys padişahın himayesine güvenmektedir ve şunu deme cüretini gösterir: “O vakit de şimdiki gibi, defterdar bulunduğum cihetle hazineyi açıp kapamak hakkına sahibim. Eğer biraz para aldımsa bunu önemli işler için aldım [bizim örtülü ödenek vb geldi aklıma!]. Suiistimalim gerçekleşirse bin katını ödemeye hazırım.” Bu açıklama Sokullu’yu tatmin etmez ve soruşturmanın devamını talep eder, ama nafile. Üstelik, bu ısrarı koca Sokullu’nun nüfuzunu da azaltır. Arada 400 yıl var ama hiç de uzak sayılmayız galiba…

Derdim, bütün rüşvet örneklerini sıralamak değil (bunun için ayrı bir kitap yapmak mutlaka gerekir; ‘Osmanlı’da rüşvetin tarihi’ yani, var mı bilmiyorum), ben sadece Egemen Bağış’ın ‘klasik’ bir çürümeyi temsil ettiğini, hediye geleneği ile rüşvetin zaten başından beri son derece tehlikeli bir ilişkisi ve muğlak sınırları olduğunu göstermek istedim.

Ama son sözü söylemek bize düşmez, ‘reis’lere bırakalım:

“Tophane’deki Galataport’un ihalesini yaptık. İhale bitti, kazananı belli hepsi belli. Bakın ihaleden sonra iki yıl geçti. Şimdi yargı karar veriyor yürütmeyi durdurma. Böyle bir anlayış olabilir mi? (…) İşte burada bu proje neredeyse 1 milyar dolarlık proje. Böyle bir dev projeyi ne kadar rahat engelleyebiliyorsun ya, böyle bir şey olabilir mi?” (24 Kasım 2014, Kadın ve Adalet Zirvesi’ndeki konuşmadan)

Bu da Mustafa Âli’nin 1591’de yazmaya başladığı Künhü’l Ahbar’dan:

“[Padişah] ‘Adalet dediğin gelir kaybına yol açar, uyruklara merhamet saydığın dinarların ve dirhemlerin artmasını engeller’ diyordu.”