MURAT SEVİNÇ
Halihazırdaki devlet başkanından hemen önceki cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile ABD’de çalışan genç bir akademisyen arasında yaşananlar, üzerinden aylar geçmiş olmasına karşın sıklıkla gündeme geliyor.
Türkiye demokratik bir sisteme sahip olsaydı böyle bir olay yaşanmazdı. Ola ki yaşanmış olsa, uzun süre ve bu içerikte gündemde kalmazdı. Ancak olağan demokrasi yerine, ne yazık ki daha ileri bir demokraside yaşadığımız için, belli ki pek çok şeyden endişe duyan Emrah Altındiş, bir süre daha memlekete dönemeyecek.
Vahim bir hata
Çok vahim bir hata yaptı Emrah Altındiş. Gurbet ellerde, yani bir ömür haset ve kompleksle takip edilmiş bir medeniyette, kendi devletini küçük düşürdü. Soru sorup tepki gösterme yöntemiyle.
Öyle bir devlet ki haklı bir soru sorulup demokratik bir tepki gösterildiğinde, küçük düşüyor. Saygınlık ‘görmek’ istiyor ancak saygın ‘olmak’ için kılını kıpırdatmıyor. Necip devlete ve sahiplerine, ‘saygınlığın’ talep edilemeyeceği, hak edilmesi gereken bir nitelik olduğu belletilemedi, on yıllardır.
İşte, akademik yaşamının başlarında bir yurttaş, böyle bir devlete en yapılmaması gereken şeyi yaparak basit, çok basit ve haklı bir soru sordu. Ceberut, sıkışmış, haksız, kafası karışık insan ve kurumlar için büyük bir kâbustur, ‘basit soru’yla karşılaşmak. Çünkü olabildiğince ve özenle karmaşık gösterilen, belirsizliklerle malul bir dünyadan beslenirler.
Öyle bir dünya ki
Bizim yöneticilerin de en mahir olduğu konulardan biri, böylesi dünyalar yaratmaktır. Bol laf kalabalığı (çoğu zaman ‘kurt siyasetçilik’ olarak adlandırılır), o kalabalıktan nemalanmak için pervane olan çeyrek okumuşlar güruhuyla iktidara yanaşmazsa akşam evinin yolunu dahi bulamayacak ölçüde asalak sermayedarın desteği, uçakta koltuk kapmak için birbirini ezen sarı yaka kartlı perişan zevat, şu bu…
Öyle bir dünyadır ki yaşamaya mecbur kalınan, bir süre sonra en basit sorular dahi akla gelmez. Gelse de cesaret edilemez.
Oysa rezil yapıları darmadağın edecek yollardan biri, hiç kuşkusuz basit, en basit soruları cesaretle yöneltip yanıt talep etmektir. ‘Demokrasi olmadan barış olur mu?’ gibi. ‘Kupon arsaları dahi kendisi kontrol etmek isteyen bir idare anlayışıyla güçlü yerel yönetim ya da özerk yapılardan yana olan bir siyasi eğilim, neyi görüşüyor?’ gibi. ‘Barışa gidiyorsak o kadar gaz ve TOMA ihalesi neden yapılıyor, barış kutlamaları için mi?’ gibi.
Soru bol. Yeter ki basit olsun, soran bulunsun.
Cumhurbaşkanı deyip geçmeyin
Ancak okuduğunuz yazının konusu ‘diğer’ sorular değil. Emrah Altındiş’in sorusu ve sonrasında yaşananlar. Tabii Altındiş’in başına gelenler, büyük ölçüde ‘soru sorulan’ın niteliğiyle ilgili.
Emrah Altındiş’in tepki gösterdiği kişi, hem bir ‘insan ve yurttaş’ hem de ‘cumhurbaşkanı’ idi. Soru, devletin başına yani ‘devlet’e yöneltilmişti.
Cumhurbaşkanı sıradan bir idareci değildir. Anayasa’ya göre Cumhuriyet’i ve milletin birliğini temsil eder. Ona yönelik sorular, devlete sorulmuştur ve yanıtı verecek olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Diğer tüm idarecilerden farklı bir anayasal konumu vardır cumhurbaşkanının.
Şimdikinin yanına kimi koysan…
Dönemin cumhurbaşkanı Abdullah Gül, günümüzde devlet başkanı sıfatını taşıyan kişiden ‘çok farklı’ biri olarak algılanıyor. Daha doğrusu böyle bir algı, özenle yaratılıyor.
Söz konusu ‘olumlu bakış’a katılmak bir ölçüde mümkün olabilir. İki gerekçeyle: İlki, şimdikinin yanına kimi koysanız, daha demokrat ve normal görünüyor. Malumunuz, ölüm söz konusu olduğunda sıtma evladır. İkinci gerekçe ise Gül’ün zaman zaman verdiği demokrat tepkiler ve anlayabildiğim kadarıyla, gülümser halinin perçinlediği ‘mülayim/anlayışlı’ insan imajı.
Dünür adayı değil Cumhuriyet’in başı
Çok daha ‘konuşulabilir’ biri gibi göründüğüne de hiç kuşku yok. Ancak böylesi özellikler, daha doğrusu kişilik üzerine yürütülen tahminler, daha ziyade özel yaşam alanında anlam bulur. Eğer yetişkin bir kızınız varsa ve Gül’ün oğluyla evlenme ihtimali ortaya çıkarsa o zaman nasıl biri olduğuyla ilgilenmek gerekir.
Buna mukabil, sözünü ettiğimiz insan, bir önceki cumhurbaşkanı. Ülkede anormallikler, izan dışı yolsuzluk iddiaları, anti demokratik uygulamalar, hukuk dışılıklar, devlet şiddeti ve ihmali sonucu ölümler vs. yaşanırken, Cumhuriyet’in başındaydı. Bugün de, ‘devlet’i adına konuşuyor.
Kabul edilemez eylemler
Daha önce de yazmıştım. Gül’ün, son dönemine dek görevini yapma biçimi, parlamenter sistemin talep ettiği cumhurbaşkanı tipine uygundu. Hani ‘Çankaya noteri’ diyerek eleştiriliyordu ya, aslında eleştiri zannedilen, olması gerekendi. Noterliği kabul etmeyeni, şimdi görüyoruz!
Ancak son bir iki yılında imzaladığı bazı yasalar ve aldığı tavır, Gül’ün ‘kabul edilemez’ eylemleriydi. Çünkü ‘noterlik’ bir hukuk dışılık söz konusu olduğunda ‘onay vermeme’yi de içeriyordu. Gül, son dönemini T.C. cumhurbaşkanı olarak değil, ‘müstakbel AKP genel başkanı’ heveslisi olarak geçirmeyi tercih etti.
Bu heves, heveslenen açısından anlaşılabilir ancak yurttaşı ilgilendirmez. Kişisel olarak, Gül’ün ülkedeki perişanlığının baş sorumlularından biri olduğu kanısındayım. Sevgili ‘kardeşler‘inin, yollarda birlikte ıslandığı dava arkadaşlarının göz yaşartıcı ve göz çıkarıcı performansları ortada.
Hiç kimse aptal olmadığı gibi, ‘gülümseme’ ve ‘hayret etmeler’ de aklı başında insanlara bir şey ifade etmiyor. Herhalde Hindenburg da, küçümsediği onbaşıyı şansölyeliğe taşırken epeyce hayret etmiştir.
Sadece Altındiş’in hikayesi değil bu
Emrah Altındiş, demokrat olduğu varsayılan ancak bugüne dek söz konusu varsayımı doğrulamak için pek çaba harcamamış bir siyasetçinin temsil ettiği devlete gösterdiği tepki nedeniyle, mağdur. Dolayısıyla Atındiş’inki yalnızca onun hikâyesi olmaktan öte anlamlar barındırıyor.
Altındiş konuşurken, Gül’ün korumaları ‘tehditlerle’ katkı sundu toplantıya. Türkiye’de olsa, ağzı kapatılıp yaka paça dışarı atılacak ve muhtemelen dayak yiyecekti. Medeni bir ülkede olduğu için konuşabildi. Polis tarafından kör edilenlerin, katledilenlerin, Soma’nın hesabını sorabildi. ‘Devlet’e, “Rahat uyuyor musunuz?” sorusunu yöneltti.
Sonrasında, bildiğim kadarıyla kurumuyla sorun yaşadı. Hakkında örgüt üyeliği dedikoduları çıkarıldı vs. Neyse ki ‘yeteri kadar’ solcu görünüyordu da ‘paralel’ diyemediler. Başka örgüt ve suç icat etmek zorundalar! Ayrıca, kendisine o soruları sordurtan ‘örgüt’ hangisiyse, kabul etmek gerekir ki hayli kalabalık bir üye topluluğu var bizim memlekette…
Güler yüz, tutarlılık, cesaret ve haklılık
Altındiş’in tepkisi ve sorusu son derece haklıydı ve elbette demokratik bir hakkın kullanımıydı. Üstelik bunu, bağırıp çağırmadan, özgüvenle yaptı. Sonrasındaki tüm açıklamaları da tutarlıydı.
Gazetelerdeki fotoğraflarından gördüğüm kadarıyla, güler yüzlü biri. Muktedirleri sinirlendirmesinin nedeni de bu güler yüz, tutarlılık, cesaret ve haklılık olmalı. Ceberut devletleri her daim çileden çıkarmaya yeten, değerli nitelikler.
Not: Anayasal devlet, bir cinayetin hesabını yolda soramaz. Anayasal devlet, misliyle ceza veremez. Anayasal devlet, ‘fıtrat’ tanımlarıyla yönetilemez. Anayasal devlet, esnafın, polislik ve hakimlik taslamasını teşvik edemez.
Türkiye, olağan demokratik rejim açısından bir felaketle karşı karşıya. Çeşitli gerekçelerle gıkını çıkarmayanlar, yaşamlarının kalanını utanç içinde yaşarlar mı bilemeyiz. Buna mukabil paylarına düşen, bu olacaktır.