
MURAT SEVİNÇ
Siyaset ve siyasetçiler konusuna devam.
Bizler, milyonlarca yurttaş, kurtarılması gereken insanlar mıyız, kendi göbeğimizi kesemez miyiz, nedir bizleri mütemadiyen kurtarıcı bekleyen insanlara dönüştüren şey, kurtarılmak mümkün mü, sürdürülebilir mi… Kültür üzerine çalışanları kızdırmayı göze alıp siyasetçilere böylesine bel bağlamanın ve onları birer velinimet kabul etmenin de siyasal kültürle ilgili olduğunu varsaymak, çok mu yanlış olurdu?
Siyaset yalnızca meclis çatısı altında ya da partilerde sürdürülen bir faaliyet değil kuşkusuz, ancak burada söz edeceğim zümre, özellikle milletvekilleri ile genel başkanlar.
“Siyaset” denildiğinde çoğu zaman profesyonellerin anlaşılması, büyük ölçüde, yurttaşın siyasete-yönetime katılımının sınırlı oluşuyla ilişkili. Katılım dört-beş yılda bir sandığa gitmekten ibaret olduğunda, artakalan zamanda birilerine umut bağlama seçeneği kalıyor ve o birileriyle ilişkimiz genellikle partileri tarafından belirleniyor.
Kimdir milletvekili? Anayasaya göre seçildikleri bölge ya da kendilerini seçenleri değil ‘bütün milleti’ temsil ederler. Egemenliğin kaynağını gökyüzünden yeryüzüne indiren Fransız Devrimi’nden miras kalan, birkaç asırlık bir temsil hikâyesi. Soyut bir kavramı, millet/ulusu temsil ediyorlar. Soyut olanı temsil ediyorlar ki, somut olan bizler kendilerine olur olmaz rahatsızlık vermeyelim!
Ancak oy veren biziz, şehirlerimizden seçip gönderiyoruz meclise. Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlara soralım, “Şehrinizden seçip Ankara’ya gönderdiğiniz kaç vekilden haberdarsınız” Bazı isimleri, şu ya da bu nedenle öne çıkanları tanıyoruz, bu kadar. Peki, neden milletvekili olmak, ulusu temsil etmek ister bir insan? Ülkeye hizmet mi? Pek çok yolu var hizmetin. Bir şeyleri değiştirme isteği, eser miktar olduğunu biliyoruz. Hırs, olabilir. Güçlü, etkili olma isteği, herhalde. Zenginlik, pek sanmıyorum, vekiller çoğu zaman konu edildiği kadar çok kazanmıyor aslında, Türkiye koşullarında fazla görünüyor, çünkü biz yoksuluz! Ancak maaş yanında pek çok ayrıcalığa sahipler ve bunların tadını çıkardıkları malum.
Ülke hizmetinde helak oluyormuş izlenimi uyandırmaya çalışanlar var, fakat bugüne dek vekilliği sona erdiğinde bir kez daha olmak istemeyenlerin sayısı çok değildir, tahmin ediyorum. Kafalarına silah dayanmadığına göre, demek ki cazip bir yanı var orada olmanın. Göz önünde bulunmak, aslında yönetmeseler de yönetiyor gibi görünmenin hazzı, muhtemelen kendilerinin ve yakınlarının bazı işlerinin biz ölümlülerden daha kolay ve hızı görülmesi vs. Hakikaten vekillik yapan ve çok emek harcayan ‘azınlığın azınlığını’ ayrı bir yere koymaktan yanayım kuşkusuz. Onlar sağolsun, var olsun.
Eskisi kadar olmasa da vekilliğin hâlâ bir prestiji olduğunu kabul etmek gerekir. Ezcümle, vekillik, eğer mütemadiyen el kaldırıp indiren yüzlerce göbekli ve bıyıklı erkekle bir bina içinde kapalı kalmayı ve türlü ayrıcalıklara sahip olmayı dert etmiyorsanız, çekilmez bir iş değil.
Türkiye’de milletvekili olabilmek ve siyaseti profesyonelce yapabilmek, büyük ölçüde partilerin genel başkanlarına bağlı. Önseçim, örneğin CHP ve HDP’de az çok işlese de nihai olarak parti yönetimleri asıl belirleyici. Demek ki vekil olmak, hadi bu iki partide yer alan az sayıda vekili bir yana bırakalım, liderlerle kurulan iyi ilişkilerden geçiyor. Partiler yasasından ve yerleşik geleneklerden kaynaklanan bir durum. Liderler çok güçlü. Üstelik genellikle uzun süreler genel başkanlık yapıyorlar, bu durum birkaç dönem (yani binlerce) milletvekilinin aslında birkaç kişi tarafından belirlendiğini gösteriyor. Dolayısıyla bizler, seçeceğimiz temsilcilerin kimler olacağı konusunda da neredeyse yetkisiz haldeyiz.
Yıllarca genel başkan olup da elindeki gücün etkisinde kalmayan bir siyasetçi/lider herhalde yoktur. Peki o liderler nasıl olup da diğerlerinin önüne geçebiliyor? Biraz pırıltı, biraz şans, biraz kumaş, biraz destek ve lehte propaganda, biraz doğru zamanda doğru yerde bulunmak, biraz kurulması gereken ilişkileri kurabilmek vb. Bir kez genel başkan olduktan sonra, artık başka bir yaşamları var. O yaşamda, en makul insanın dahi sıradan davranması, yaşaması mümkün değil. Erdal İnönü ya da Altan Öymen gibi istisnai örnekleri bir yana bırakırsak, makamında olabildiğince uzun süre kalmak için elinden geleni yapmayan, pek olmadı sanki.
Tabii, şeyhi uçuran müritleri ihmal etmeyelim, en aklı başında insanı kendinden geçirebilecek bir müritlik. Somut örnekler üzerinden gitmek daha iyi olur… Örneğin Erdoğan, belediye başkanlığını da sayarsak, çeyrek yüzyıldır yöneten konumunda. İngiltere’de, Norveç’te değil, burada. Çeyrek yüzyıldır makam arabasında, muhtemelen toplu taşımayı hiç kullanmadı. Çeyrek yüzyıldır, aracı eskortla, korumalarla hareket ediyor ve trafikte öncelikli. En sıradan işler bunlar. Çeyrek yüzyıldır, bizlerden tümüyle farklı bir boyutta yaşıyor ve çevresi onu takdir eden, çok seven, sürekli övgüye boğan, alkışlayan, ona dokunmaya ve ulaşmaya çalışan insanlarla çevrili.
Zamanında bir başbakanın en yakınında olan tanışımla telefonda konuşurken, başbakana ulaşmak için önce kendisine ulaşmaya çalışan şöhret sahibi insanlardan söz edip böyle bir gücün en aklı başında insanı zehirleme ihtimalinin yüksek olduğunu söylemişti. ‘Tehlikeli ve uzak durulması gereken‘ zaviyeler oralar, diye düşünüyordu. Ancak kendisi de çok etkilenmiş olmalı ki, uzun süre o görevlerde memnuniyetle bulundu, hiç eziyet çekiyor gibi değildi.
Yine isimler üzerinden gidelim… Aday gösterilmeden bir hafta öncesine dek Ekrem İmamoğlu adını işitmemiştim. Şu anda, yalnızca iki yıl içinde, memleketin en popüler siyasi figürüne dönüştü. ‘Kurtarıcı’ olarak algılanıyor kitlelerce, çünkü ‘kazanabileceği’ varsayılıyor. Ne demek bu? Şu ya da bu görev fark etmez, eğer büyük hatalar yapmazsa İmamoğlu önümüzdeki 15-20 yıl bu ülke siyasetinin bir tarafından yer alabilir. Ben bunu düşünebiliyorsam, herhalde yakınları, çevresindekiler ve örneğin iş insanlarıyla müteahhitler de düşünüyor.
Çevresi kalabalıklaşıyor artık. İltifat giderek artıyor, sevgi gösterileri, övgü. Gittiği her yerde dokunmak istiyor insanlar, fotoğraf çektiriyorlar, sarılanlar, heyecanla selam verenler, bir şey söylemeye çalışanlar. Korumasız gezmeyi çoktan unutmuştur tahmin ediyorum. Halihazırda en yakınında olanlar, önümüzdeki yıllarda ‘iktidar’ halesinde yer alacağını biliyor ve onların ilişkileri de bu bilgiyle şekilleniyor nicedir. Bundan böyle bizler gibi yaşama, bizlerin gördüğünü bizlerin gördüğü şekilde görme ihtimali giderek azalıyor. Gerisi kişiliğine, dayanma gücüne, sabrına, kumaşına kalmış halde. İyi bir insana benziyor İmamoğlu, hırslı olduğunu da kuşku yok, buna mukabil muhtemelen sekiz on yıl sonra, iki yıl önceki insanı pek andırmayan, aynı cümleleri kuramayan, daha sinirli ve tepkisel birine dönüşecek, muhtemelen.
Bu varsayımlar hemen her siyasetçi için geçerli tabii. Akşener’in yanındakiler müstakbel başbakanın hâlesinde olduklarını düşünüyordur, Mansur Yavaş Beypazarı’nda olmadığının farkında epeydir, her gün cumhurbaşkanı anketlerinde adını, yukarıda bir yerlerde görüyor.
Oysa hiçbiri, hiç kimse bizim kurtarıcımız değil, velinimetimiz değil, bizler kurtarılacak çaresizler değiliz. Kurtarılma beklentisinin çok onur kırıcı bir yanı var. Siyasetin kamusallaşması, her düzeyde yapılması, yönetime katılmak bu nedenle değerli ve gerekli. Yıldız isimler, yeni kurtarıcılar değil, kendi irademiz nefes aldırabilir bize.
Bu konuya devam edeceğim…