MURAT SEVİNÇ
İki darbeci general müebbet hapse mahkûm oldu. Karar temyizde onanırsa, mahkûmiyet kesinleşecek, rütbeleri alınacak vs.
Darbe, savaş gibi olgu ve eylemler hukuktan çok siyaset biliminin alanındadır. İki ayrı düzey söz konusudur. Bir darbeci başarılı olursa olur; olmazsa ya mezara gider ya cezaevine.
Başarılı olduğu durumda ‘hukuk’ denilen, artık o darbenin yaratığıdır/sonucudur ve bu yeniden kurma, asli kurucu iktidar faaliyeti olarak adandırılır.
Darbeci, kendisinden önceki pozitif hukuk normlarıyla bağlı değildir. Kurucu iktidar sıfatıyla, anayasayı ve mevzuatı olduğu gibi çöpe atma gücüyle donanmıştır ve donatan, kendisi tarafından belirlenip yeni baştan yaratılan hukuktur.
Hadi Türkçe’sini yazalım: Darbeci, kendi çalar kendi oynar. Müziği de ritmi de belirleyen kendisidir. 12 Eylül 1980’de asli kurucu iktidar yetkisiyle donanan, beşi bir yerde idi (‘beşi bir yerde’nin resmi adı, Milli Güvenlik Konseyi’dir).
Apolet işin aksesuarıdır
Yargılama konusuna geçmeden önce şunları hatırlatmakta yarar var. Askeri vesayetin yalnızca askerle, darbelerin de yalnızca darbecilerle ilgili olmadığını düşünenlerdenim. Apolet, işin aksesuarıdır.
Peki darbeye yol açan olaylar yaratılır mı, oluşur mu? Sanırım ikisi de. Darbeciler, kuşkusuz tek başlarına değiller. Uygun bir siyasal atmosferin yardım ve katkısıyla hareket ediyorlar. Atmosfer uygun olmadığında, koşullar doğmadığında ve yeterli iç-dış destek olmadığında ise Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın trajedisiyle karşılaşılır.
Tabii uygun atmosfer de kaçınılmaz şekilde o ülkenin siyasal kültürü, toplumsal yapısı, siyaset yapma biçimleri, genel kabul gören değerlerin niteliğiyle ilgili bir konu. Nasıl her bitki, her bölge ve mevsimde yeşermezse, her toplumda da benzer koşulları yaratmak mümkün olmuyor.
Türkiye’deki darbeler aynı zamanda memleketin tarihini anlatıyor bize. 1980 darbesi de uygun iklim ve toprakta gerçekleştirildi.
Gençler büyüklerine sorsun darbeyi
Darbe hikâyesi anlatacak halim yok. Ancak örneğin 1982 Anayasası’nın halkoylamasında % 90’ın üzerinde bir oyla kabul edilmesi ve Evren’in bu kabulle cumhurbaşkanı seçilmiş sayılmasını, yalnızca o berbat anayasa yapım süreci ya da oy zarflarının şeffaf olmasıyla açıklamak mümkün mü?
Bu yazıyı okuyan genç insanlar ‘büyüklerine’ sorsun, Evren’i ve darbeyi. Doğrudan acı çekmiş bir kesim yurttaş dışında kalanların ortalaması, ‘Vallahi korkudan sokağa çıkamıyorduk, canımızı kurtardılar’ diyecektir. Kuşku var mı?
Çocukluğumu ve gençliğimi geçirdiğim ve bugün AKP’nin oy depoları olan Fatih, Eyüp, Taşlıtarla civarında, çevremdeki hemen herkesin darbeden memnun olduğunu hatırlıyorum.
Darbe olsa ilk desteği Erdoğan’ın çıkardığı gazda dahi şifa arayanlar verir
Sizce şu anda 60 yaş üzeri kaç yurttaş, Evren ve Şahinkaya’ya verilen cezayı ‘haksız’ buluyordur? Soruyu biraz daha ilerletelim. Türkiye’de bugün bir darbe olsa, sizce memleketteki desteği ne olur?
Umalım ve sevinelim, artık böyle bir ihtimal yoktur. Ancak ola ki bir darbe gerçekleşse, muhtemelen ilk destek yazılarını, bugün Erdoğan’ın (çok affedersiniz) çıkardığı gazda dahi şifa arayanlar yazacaktır. Ülkenin deneyimiyle sabittir.
Yere göğe konulamayan Özal ne yapmıştı peki?
Neyse ki günümüzde yavaş da olsa dönüştüğünü gözlemleyebildiğimiz (örneğin Gezi olayları) siyasal kültür ve tarihsel birikimimiz, otoriter eğilimleri destekler yönde olduğu içindi ki, 1987’de Turgut Özal o rezil propagandayı yapabilmişti…
Malumunuz, Özal, Anayasa’nın siyasi yasaklılara ilişkin geçici maddesini Anayasa’ya aykırı şekilde halkoyuna sunmuş ve Ecevit/Erbakan/Demirel gibi siyasetçilerin ‘geri dönememesi’ yönünde propaganda yapmıştı. O tarihte İstanbul caddelerine, kanlı insan bedenlerinin olduğu broşürler serpiştirildiğini hatırlıyorum. ‘Eğer yasaklar kalkarsa, yeniden 12 Eylül öncesine döneriz’ endişesini yaratmak ve canlı tutmak için. Bu saçmalık yüzde 49 (neyse ki) destek bulmuştu. Şimdilerde yere göğe konulamayan Özal’dan söz ediyorum!
Yargılanan ’12 Eylül’ değil
Her neyse, tüm bu laf kalabalığının nedeni, darbenin arkasında, bugün azalmış da olsa hala var olduğunu düşündüğüm toplumsal desteğin altını bir kez daha çizmek. Çünkü bu destek hatırlanmazsa, bugün yapılanın ‘gerçek’ bir yargılama ve hesaplaşma olduğu zannedilebilir. Oysa gerek 12 Eylül iddianamesi, gerekse iki kişiye verilen ceza, ‘12 Eylül’ün yargılanmasına ilişkin değildir. Böyle bir yapıyla olamazdı da.
Hatta eğer sonrası gelmezse, toplum tepki göstermezse (ki muhtemelen göstermeyecek, nitekim doğru dürüst haber dahi olamadı), yargı süreci 12 Eylül ve sonrası faşizminin üzerini kapatacaktır. Buna mukabil, kapatılmaması, diğer sorumluların, işkencecilerin, idarecilerin, sıkıyönetim komutanlarının vb. yargılanması, ancak gerçek bir niyet ve demokrasi talebiyle, hesaplaşma arzusuyla mümkün olabilir.
Öyle bir arzu ve kararlılık yok
Oysa ne AKP’de, ne küçük ve mücadeleci bir kesim dışında muhalefette ve tabii ne de toplumun büyük kesiminde böyle bir arzu ve kararlılık olduğu kanısındayım. İki darbecinin aldığı cezanın yok sayılması doğru değil tabii. Cezalandırılmaları, cezalandırılmamalarından iyidir. O dönem acı çekenler, işkence görenler, yurdundan kaçanlar, işinden atılanlar, yakınları öldürülenlerin duygularını küçümsemenin izan dışı olduğu kanısındayım. Ancak biliyoruz ki, mağdurlar da yargılamadan tatmin olmuş değil.
İşin bu kısmını bir yana koyup halihazırda olup bitenin, verilen kararın, 12 Eylül’ü yargılamadığı, dolayısıyla demokratikleşme ve adalet açısından değeri olmadığı iddiasını sürdürelim. Unutmadan: İddianamede sayılan, darbeye imkân hazırlamak için yapıldığı iddia edilen pek çok fiil, yargılama konusu yapılmadı, sorumlular dinlenmedi.
Eğer darbeyle yüzleşilecekse
Peki hukuksal açıdan, yapılan neydi? Bu tip yargılamalar, sıradan bir ceza davasından farklı olarak, siyasal gerekçeleri ve sonuçları olan bir eylemin, kısa, orta ve uzun vadedeki sonuçlarının ele alınmasını gerektirir. Şöyle ki: Kısaca, ‘devlet içindeki bir gücün diğerini hukuk dışı yollarla alt etmesi’ şeklinde tanımlanabilecek darbenin kendisi; darbe sonrası dönem ve darbenin uzun vadeli etkileri, birlikte ele alınmalıdır. Eğer bir darbeyle yüzleşilecekse tabii.
Bugün yargılandığı varsayılan, büyük ölçüde ‘darbe’ eylemidir ki sorunun bir boyutu budur. Sonrasındaki üç yıl (Aralık 1983’te, TBMM işlemeye başlayıncaya dek) içinde çıkarılan yüzlerce yasa maddesi, alınan kararlar, idari uygulamalar vs. konu dışı kalmakta. Her ne kadar iddianame, bu dönemi de kapsama iddiasında olsa da.
Cumhuriyet anayasacılığının en ‘dalavereci’ hamlesi
Söz konusu üç yıllık süreçte yaratılan mevzuat, aynı zamanda, ‘uzun süreli etkinin de’ müsebbibidir. 2001’de kısmen değiştirilip 2010’da tümüyle kaldırılan Anayasa’nın Geçici 15. Maddesi nedeniyle. Meşhur madde, üç yıllık malum süreçte (Eylül 1980-Aralık 1983) yaratılan mevzuatı ve sorumluları korumaya yönelikti. Önce mevzuat (2001), sonrasında kişiler (2010) dokunulmaz olmaktan çıktı.
Bir bütün olarak Cumhuriyet anayasacılığının en ‘dalavereci’ hamlesi olan 2010 değişikliklerinin olumlu yanlarından biri buydu. Gerçi bu değişiklik yapılmasaydı da yargılanmaları mümkün olabilirdi ancak bu, son derece uzun ve karmaşık bir hukuk tartışması ve bu yazının konusu değil.
İleri demokratlara sormak lazım
2001’de Geçici 15. madde değişti değişmesine de siyasal yaşamı düzenleyen onlarca önemli yasanın, anti demokratik düzenlemelerin AYM’ye taşınması yıllar alacak. Tabii diyeceksiniz ki, bu yasaların neredeyse tamamı (30 yılda bazı değişiklikler elbette yapıldı) neden hala yürürlükte ve yeni yasalar ya da kapsamlı değişiklikler yapılmasının önünde ne engel olabilir?
Çok mantıklı/haklı bir soru ancak yanıtı bizlerde değil. Bunu, ileri demokratlara sormakta yarar var. Darbelerle hesaplaştıklarını söyleyip darbe mevzuatını kollayanlara! İşte orta ve uzun vadeli sorun bu. Darbe hukuku, büyük ölçüde yaşıyor…
Siyasal davalar tarihine geçecek çapsızlıkta bir metin
Gelelim yargılanan iki generale. İddianamenin yayınlandığı günkü düşüncemi, bugün de koruyorum: İddianame, siyasal davalar tarihine geçecek çapsızlıkta bir metin. Sonuç aldatıcı olmasın; müebbet kararı her iddianameyle verilecekti. Çünkü ‘Askeri vesayeti bitiriyoruz’ propagandasının süsü (ya da kreması), 12 Eylül davasıydı.
İddianame, Türkiye siyasetine, darbelere fazlasıyla ‘sağ’ cenahtan bakan bir metindi ve Türkiye’de olup bitene, Türkiye sağının yaklaşımını özetliyordu. Bu nedenledir ki, en büyük mağdurlardan Kürtlere hiç değinilmiyordu. İddianameye bakılırsa, (tahmin edilebileceği gibi) 12 Eylül’ün gadrine aslı olarak ülkücüler uğramıştı! Burada iddianameyi özetlemek olanaksız/gereksiz. Bu nedenle Ali Topuz’un o dönem Radikal’inde kaleme aldığı ve bana kalırsa konu üzerine yayınlanmış en nitelikli analize göz atılması, hararetle önerilir.
Gerçek bir iddianame ve yargılama olması biraz da, darbecilerin eylemlerini, kanunilik ilkesini gerekçe göstererek eski TCK’ya göre yargılamak yerine, yeni TCK’da yer alan ve zamanaşımı sorununu da ortadan kaldıracak ‘insanlığa karşı suçlar’ kapsamına almakla mümkün olabilirdi. Ancak bu yapılmadı ve iki general, eski TCK’nin 146. maddesinden (devlet kuvvetleri aleyhine cürümler) hüküm giydi.
Uzmanına sordum
Peki öncesindeki darbe hazırlıkları, cinayetler, suikastlar ve işkenceler ne oldu? Eğer savunmanın ileri sürdüğü, ‘Kurucu iktidar yargılanamaz’ iddiası kabul edilmediyse, o üç yıl içinde alınan yüzlerce karar, çıkarılan yasalar, sıkıyönetim komutanları, cezaevi komutanları, emniyetçiler buharlaştı mı? Eğer hüküm kesinleşirse, tümünün hesabını sormak için bir kapı aralanır mı? Belki…
Belki diyorum ancak bu benim uzmanlık alanım değil. Haliyle bir bilenden yardım alıp değerli meslektaşım ceza hukuku hocası Devrim Aydın ile konuyu görüşüp tartıştım. Görüşlerini özetliyorum:
“Kanunilik ilkesi; Evrensel Beyanname, AİHS ve Anayasa’da var. Dönemim fiillerinin bir bütün olarak insanlığa karşı suç olabileceğini düşünenlerdenim. Ancak kanunilik ilkesi açısından bakıldığında o dönemde hukuk düzenimizde ‘insanlığa karşı suç’ gibi bir suç yoktu. 2005’te konuldu…
Ancak uluslararası ceza hukuku açısından, darbe dönemimde işlenen öldürme, kaybetme ve işkenceler bir bütün olarak insanlığa karşı suç oluşturmakta. Haliyle failler, öldürme ve işkence suçlarından sorumlu tutulmalı. Buna mukabil iddianame, bunlardan bahsedip faillerini sorgulamadı!
Kimi uluslararası ceza hukukçularına göre o yıllarda işlenen sistematik kaybetme, öldürme ve işkence suçları en ağır suçlar (core) olduklarından pozitif hukukta açıkça kanunla yasaklanması da gerekmiyor. Nitekim Pinochet, Milosevic yargılamalarında kanunilik ilkesi bu şekilde görmezden gelindi. Çünkü bu tarz fiiller o kadar ağır ve toplum düzeni açısından o denli tehlikelidir ki faillerin cezalandırması için mutlaka suç haline getirilip ceza öngörülmesi gerekmeyeceği kabul görmüştür.
Sorun şu: Fiiller, bir bütün olarak insanlığa karşı suçsa, hangi ceza verilecek? Bu durumda, öldürme ve işkence gibi suçlarından ceza verilmesi yoluna gidildi. Kısacası durum, uluslararası ceza hukuku açısından da karmaşık.”
‘Kendi çalıp kendi oynayan iktidar’
Özellikle bu iktidar döneminde, tüm sorumluların yargılanması için gerekli kapıların aralanmayacağı, böyle bir niyet olmadığı kanısındayım. Zaten diğer pek çok hukuksal içerikli konuda da gerçek bir hesaplaşmanın pek mümkün olmayacağı açık.
Yukarıda hatırlatılmaya çalışılan ‘kurucu iktidar’ ya da bir başka deyişle ‘kendi çalıp kendi oynayan iktidar’ biçimi/sorunu nedeniyle. Bırakın mevzuatı bir kenara, darbenin anayasası, halen yürürlükte. Başka söze gerek var mı?
Her neyse, daha fazla uzatmadan: 12 Eylül’ün yetkili ve işkencecilerinden hesap sormak, hukuksal açıdan belki mümkün olmasına mümkün de halihazırdaki iddianame ve kararın, ‘12 Eylül’ü mahkûm ettiğini ileri sürmek, gülünç.
Balyoz arsızları
Son sözler, Balyoz davasına dair olsun. 2010 halkoylamasında ‘Evet’ oyu verenler, yeniden yargılama kararının ‘sayelerinde’ verildiğini iddia ediyor ve bir teşekkür daha bekliyorlar!
Ne diyeceğini bilemiyor insan. 2010 değişiklikleriyle başta HSYK olmak üzere yargı yeniden dizayn edildi. AKP, memleketin cevval münevverinin desteğini de arkasına alıp yeni yargıyla ‘işbirliği’ içinde, çok sayıda usul sorunu olan yargılama sürecini başından sonuna destekledi.
Birileri bu davaların ‘savcısı’ olduğunu açıkladı. Arsız basın, hukukçu ve TV yıldızları, adil yargılamaya ilişkin tüm itirazları görmezden, duymazdan geldi. İnsanların yaşamlarından yıllar çalındı. Sonunda AYM, yıllardır her aklı başında ve dürüst insanın iddiasını dile getirip ‘adil yargılanma’ hakkının ihlal edildiğine karar verdi.
Kararın ardından aynı arsızlar, ‘Gördünüz mü, sayemizde çıktılar’ deyiverdiler! Ya sabır demeli…
Her neyse, şimdi tümü yeniden yargılanacak. Ancak bu kez, adil yargılanma ilkesine uygun şekilde, deliller doğru dürüst değerlendirilerek ve kimi talep edilen tanıklar dinlenerek yargılanacaklar. Sonucun ne olacağını hep birlikte göreceğiz.
Yargılama faaliyeti adil olmazsa, o dava çöptür
Ne kadar yinelense azdır: Ben, kişisel olarak Balyoz sanıklarının önemli bir kısmının darbe planı yapabileceğini düşünüyor olabilirim. Bir kişinin suçluluğu ya da suçsuzluğu konusundaki kanımız, yalnızca bizi ilgilendirir. Hakkında dava açılanları ilgilendirir hale gelmesi ise yargı kararıyla olur. Yargılama faaliyeti adil olmazsa, iddia ve eylemin çapı ne olursa olsun söz konusu dava artık çöptür. Bir kez daha: Çöptür. Bu kadar basit.
Zaytung’dan gelsin
Bu aşamada artık söze, ‘Bazı hatalar olabilir ama…’ diyerek başlamak, hafif tabirle kendini bilmezliktir.
‘Sayemizde çıktılar’ buyuranların ciddiye alınacak yanı yok. Bu nedenle onların yanıtını, Zaytung versin: Balyoz sanıkları, Türk demokrasisine tutuklanırken ayrı, tahliye olurken ayrı hizmet etmenin gururunu yaşıyor…