MURAT SEVİNÇ
AKP’ye ‘oy isteyen Cumhurbaşkanı’ ile bir Twitter hesabının, kamuoyu huzurunda polemiğe girdiği Türkiye, en sürreal dönemlerinden birini yaşıyor.
Ortalama dürüst yurttaş, yani hırsızlığın, yolsuzluğun, öldürmenin, hukuk dışılığın ‘günah-ayıp-suç’ olduğunu düşünen insanlar, bir yandan ne olup bittiğini izlemeye çalışırken, diğer yandan sürekli bir ‘inanamama’ ruh halini paylaşıyor. İktidar ve çevresindeki dalkavuklar halesi, apaçık gerçekleri çarpıtarak göstermekte ısrarlı ve seçmenin/toplumun bir kısmını ikna etme konusunda başarılı.
Son örnek, TBMM’de iç güvenlik tasarısı tartışılırken sahneye konulan ‘türbe parodisi.’
Böylesinin pek örneği yok
Siyasetçilerin yalan/inkâr yoluyla seçmenini yönlendirme çabası, kuşkusuz yeni bir şey değil. Sağcılar sokaklarda takır takır adam vururken Demirel, “Bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” diyordu. İyi hoş da, seçmenini ‘büyüleyemiyordu’ Demirel. Bir seçimde aldığı oyun bir kısmını, sonraki seçimde kaybedebiliyordu. Sendikal ve sol hareketler güçlüydü. Başka sağ partiler vardı. Yargı, tümüyle iktidarın kontrolünde değildi. Denge araçları mevcuttu. Hükümetler, devlet organlarını bu ölçüde ele geçiremiyordu.
Örneğin Ecevit, yaklaşık yüzde 42 oy aldığı 1977 seçimleri sonrasında hükümeti kurdu kurmasına (AP’den 11 kişiyi aşırıp!), buna mukabil öyle bir sermaye saldırısıyla yüz yüze kaldı ki patronlar kulübünün gazetelere verdiği ‘ilanlarla’ devrildi. Çok partili yaşamda örnek çok. Ancak bir partinin tüm organları/kurumları kendisine ‘itaat eder’ hale getirmesinin örneği pek yok doğrusu.
Şu anda yaşadığımız, 1936-39 arasındaki parti-devlet bütünleşmesinden daha vahim bir durum. O günkünün hiç olmazsa hukuksal bir temeli vardı ve yıl, 1936 idi! Türkiye’nin demokrasi iddiası vs. olmayan yıllar. Almanya’yı Hitler, İtalya’yı Mussolini yönetiyor, Franco İspanya’da solcu avlıyordu.
Büyüleme araçları
Her neyse, yazının ana konusu bunlar değil. Uzatmamın nedeni şu: Böylesine güçlü, kurumları tek merkeze itaat eder hale getirmiş bir yapı, toplumu ‘büyüleme’ araçlarına da sahip olabiliyor. Devlet organlarıyla, henüz en irilerine hakim olamasa da sermayesiyle, basınıyla, eğitim sistemiyle vs.
Yurttaş, uzun süredir baktığı her yerde ‘iktidar’ı görüyor. Trende, uçak dergilerinde, belediye otobüslerinde, TV’lerde, gazetelerde, mahkemelerde, parklarda, kaldırımda panolarında, kuaför gazetelerinde, camilerde, şurada burada… Devleti demiyorum, tek bir partiyi ve onun iktidarını/gücünü diyorum.
Bir yönetme/yönlendirme aracı olarak ‘yalan üretilmesi’ni de zorunlu kılan bu durum, yönetici ekibin toplumun bir kesimini ve o kesimin her hücresini kontrol edebilmesini sağlarken, kendisinden hazzetmeyeni, yalana inanmayanı, delirme noktasına getiriyor. Bir tür siyaset anlayışının kaçınılmaz sonucu olarak.
‘Almanya’da da parti kapatılıyor’du
Örneğin TBMM’deki iç güvenlik yasa tasarısı.
Herhangi bir ülkenin ortalama yurttaşı, doğal olarak bu işlerden anlamaz. Güvendiği kurum ve kişilerin ne dediğine bakar. Türkiye’yi yönetenler, Batı demokrasilerinde de benzer kuralların olduğunu söylüyor. Doğru değil. Peki bir önemi var mı?
Zamanında kapatma davaları nedeniyle şöhret olan kimi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıları, ‘Almanya’da da parti kapatılıyor’ derdi. Buna mukabil yalnızca iki örnek olduğunu ve sonuncusunun 1956’da kapatıldığını söylemeyi unutuverirlerdi! Hedefe varmak için eksik/yalan söylemekten çekinmezlerdi. Çünkü o yılların otoriterliğinde, başka yalanlara gereksinim vardı.
Aynı tornadan geçmişler
Eh, söz konusu savcılar memleket insanıydı da, AKP’liler Norveç’li değil ki. Aynı tornadan geçmiş tipler. Biri arada bir içki içiyor, diğeri ya içmiyor ya da gizli içiyor; fark bu.
Şimdi de, AKP ve dalkavuğu yazarlar yasayı (ve diğer her pek çok şeyi), bir araç olarak ‘yalan’a başvurarak öyle bir anlatıyor ki zannedersiniz İskandinav standardına kavuşacağız. Oysa söylediklerinin hemen hepsi zırva.
‘Tape’ye inanmayanlar fanteziye inandı
Ayrıca bunu yaparak, kendi kitlelerini de küçük düşürüyorlar. Seçmenlerinin her söylenene inanacağını varsayıyorlar. Tarihin belki de en geri zekâlı yalanı olan Kabataş hikâyesi gibi mesela…
Onlarca üstü çıplak ve deri pantolonlu erkeğin, güpegündüz, Kabataş gibi bir yerde, türbanlı bir kadını tartaklayıp üzerine bilmem ne yaptığını, aylarca anlattılar. Hala savunanlar var. Fantastik film yapımcıları için dahi fazla cüretkâr olan böyle bir saçmalığa ikna etmeye çalıştılar toplumu. İnanan çıktı mı? Çıktı. Yüzlerce ‘tape’ye inanmayanların bir kısmı, bu fanteziye inandı!
Dolayısıyla bunlar, boşa giden yalanlar değil. Bir siyaset biçimi olarak benimsenmiş durumda. Otoriter/totaliter rejimlerin klasik/bildik yöntemi aslında. Bu açıdan herhangi bir özgünlüğü yok. Büyük ve ürkütücü yalanlar üretir ve sürekli tekrarlarsan, bir süre sonra inandırıcı gelmeye başlar. Son aylarda çok örnek var. Şu matrak suikast iddiaları vs.
Gerçeğin ne olduğunun hiçbir önemi yok
Şimdi aynı şey, güvenlik yasası için yapılıyor. Muhalefetin, ‘molotof kokteyli’ni ve yüzü kapalı ‘teröristler’i savunduğu iddia ediliyor. İddianın sahipleri, en tepedekiler. Onlar söyleyince, besledikleri ne kadar yazar/akademisyen/hukukçu varsa, aynı iddiayı tekrar etmeye başlıyor.
Bu arada kimi CHP’liler ya da örneğin Demirtaş, Molotof ve yüz kapama meselesini ayrıca düzenleme konusu yapmayı öneriyor. Dinleyen var mı? Nafile. Çünkü sorun bu değil. Öneriler hiç yapılmamış gibi, muhalif vekiller/ulusun temsilcileri terörü teşvikle, Molotof savunusuyla itham edilmeye devam ediliyor. Çünkü bu bir yöntem ve işe yaradığını biliyorlar. Gerçeğin ne olduğunun hiçbir önemi yok.
Tasarının maddeleri TBMM’de jet hızıyla, söz vermeden geçirilmeye çalışılırken, Molotof meraklısı cani ruhlu vekiller (!) kürsü önünde oturma eylemi yapıyor. Dayak yiyor. ‘Kabataş’ gibi görkemli bir senaryonun yazar ve oyuncuları, kendi seçmenini, kürsü eylemi yapan vekillerin şiddet yanlısı olduğuna iknada çok zorlanırlar mı dersiniz? Sanmam.
Bu insanlar için mesele, ‘gerçekte’ ne olduğu değil. Kendi gerçeklerini yaratma ve anlatma konusunda ise en küçük bir duraksama yaşamıyorlar.
Onlar için, memleketi tüm muhalifler için biraz daha yaşanmaz hale getirecek tasarı, demokratik standartlara, Batı’yı dahi özendirecek ölçüde uygun.
Onlar için, karşı çıkanlar terör isteyenler.
Onlar için, Batı’dan gelen tepkilerin nedeni haset…
Hangisini sayalım?
Her bir muhalif, potansiyel suçlu
Oysa öyle bir ‘tasarı’yla karşı karşıyayız ki ülkede AKP’li olmayan ve sesini duyurmak isteyecek her bir muhalif, potansiyel suçlu konumuna sürülüyor. Tabii gündemdeki yasa, söz konusu sürgünün yalnızca ‘bir’ aracı. Ancak hayli güçlü bir araç ve henüz, başlangıç…
Bunun bir de seçim sonrası var! Devlet, ‘muhalif olan’a çullanacak. O muhalif, her kimse.
Gezici bir tercih
Peki, hazır AKP, muhalefeti ‘yakıp yıkmaktan yana’ caniler gibi göstermeye çabalıyorken, o muhalefet birleşse ve seçime farklı görüşteki caniler (!) olarak birlikte girse, fena mı olur? Kürsü önünde ittifakla eylem yapıp ittifak halinde dayak yiyen insanlar, bir kereliğine seçim ittifakı yapsalar, incileri dökülür mü dersiniz? Hiç olmazsa kendi seçmenlerinin olası bir ittifak konusunda ne düşündüğünü merak edip ‘yoklama’ yapsalar mesela, olmaz mı?
Hani, ‘Bu hayatta bizim de bir sözümüz var’ diyen milyonlarca insanın sokaklara döküldüğü Gezi’yi desteklemiş ve çok iyi anladıklarını iddia etmişlerdi ya. Hani hepsi Gezi’ciydi ya. İttifak konusunu kendi kitlelerine danışmaları, böyle hayati bir kararı koltuk sever yönetici seçkinlere bırakmadan seçmene ‘kulak’ vermeleri, çok daha ‘Gezici’ bir ‘tercih’ değil midir?
Seçim ittifakı, bir zorunluluktur. Gezi ruhuna/deneyimine uygun olan da, o parktan siyasal parti çıkarma zevzeklikleri değil; o parkta birlikte yaşayanların, hemen her konuda birlikte hareket edenlerin ittifakı ve birlikte yaşama, birlikte karar alma konusundaki özlemine/kararlılığına uygun hareket edebilmektir.
Gezi ve seçim konusuna devam edeceğim…