Hrant Dink'in vurulduğu yerde, başı kapalı kadın…
H

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

 

MURAT SEVİNÇ

Boş verelim şimdi anayasa yazısını. Nasıl olsa ölene, bilemediğim o güne dek yazacağım. Bu cumartesi günü içimden gelmiyor. Yüzlerce milletvekili, ulusun temsilcileri, benim vekalet verdiğim insanlar; neden o çatı altında bulunduklarının ve ‘aslında’ ne iş yaptıklarını bilemedikleri için, güle oynaya bir garabet metne oy verdiler. Bundan sonrasını hep birlikte yaşayıp göreceğiz…

Bugün, bir haftadır yazamadığım konu üzerine, Hrant Dink’in katlinin yıldönümüne dair yazacaktım. Ne yazabilirim diye düşündüm uzunca. Medyada yazdığım ‘ikinci yazı’ onun üzerineydi. Sevgili Radikal 2’mizde, ‘Hrant Dink ve hâkim vicdanı’ başlığını taşıyordu. Epey zaman geçti üzerinden.

O gün bugün neler olduğunu herkes izledi. Ayrıca, avukatı Fethiye Çetin, yargı süreci üzerine ‘Utanç Duyuyorum’ adlı bir kitap (Metis) yayınladı ki, bana kalırsa söylenebilecek her şeyi dile getirdi. Ders niteliğinde bir eser.

Ben ne yazacağım?

Bir video izledim internette. Türbanlı bir kadın, Dink anmasına katılmış. Belki başka katılanlar da olmuştur, bilemiyorum, ama onunla söyleşi yapmış muhabir. Elinde şu küçük yuvarlak pankartlardan var. Siyah. Ne hissettiğini, orada neden bulunduğunu anlatıyor.

Bu yazıyı okuyan herkes belki de izlemiştir. Yani boşa yazıyorumdur. Olsun, ilk ‘lüzumsuz’ yazım olmaz. Görüntü bir dakika. İki üç kez seyrettim. Gözlerim doldu. Sonra ‘çok mu abartıyorum’ diye düşündüm. Çünkü son zamanlarda bazen reklam seyrederken bile dolabiliyor gözlerim; ‘Herhalde sinirim bozuk’ diye düşündüm. Kıbrıslıların dediği gibi, ‘Asaplarım bozulmuş’ olabilir!

Bu kısa söyleşiden hemen önce, Ege Üniversitesi’nden ihraç edilen Nilgün Toker hocanın, eşyalarını toplamasına izin verilmediği haberini okumuştum. Nilgün Hoca şöyle yazmış sayfasına: “Bu sayfada nadiren duygu, düşünce bildiririm. Muhtemelen ilk kez öfkemi duygu olarak paylaşacağım; genellikle kavramlara sığınırım çünkü, şimdi kavramlar yetmiyor… Bir binada 30 yıldır aynı odada çalıştım, o binadaki herkesle en azından selamım vardır. Şimdi o binaya gidip veda etmek, eşyalarımı almak ve bunu yaparken de yalnız olmamak, arkadaşlarımla olmak istiyorum ama izin vermiyorlar…” Sonunda, “Unutmayacağım…” deyivermiş, otuz yılını o odada geçiren bilim emekçisi…

Bu yüzden mi, daha da kötü hissediyorum? Belki de. Ancak yalnızca bu gerekçeyle olduğunu sanmıyorum. Adını yazıda vermeyeceğim o dindar kadının her sözcüğünü dinledim. Son derece sıradan ifadeler. Üzerine çalışılmamış. Aklına ne gelirse onları söylemiş gibi. Biraz mahcup, biraz da kendi konumunu garantiye almak isteyen anlaşılabilir bir tedirginliği var. Kolay değil, bir saatliğine dahi olsa mahalle değiştirmek. Siz hiç değiştirdiniz mi?

Hrant Dink anmasına katılmasını, ‘kendi içine yaptığı bir yolculuk’ olarak tanımlıyor. İçindeki ‘bazı şeyleri’ tartmak için oradaymış. Ardından ‘acilen’ ekliyor; Türklüğünü, Sünniliğini, Hanefiliğini… En güzeli de, ‘Buralara biraz uzağım’ deyişi. Yıllarca ortak acıları ‘dert etmediğinden’ şikâyetçi. ‘Neden buraya daha önce gelip ağlamadım?’ Soruyor.

Şöyle bitiriyor: “Bu yüzden çok üzgünüm. Ermeni kardeşlerimizden de ben mensup olduğum mahalle adına çok çok özür diliyorum. Bu ülkede benim kadar rahat yaşama hakkına sahip olana kadar bundan sonra Allah’ın izniyle yanlış tarafta olmayacağım, doğru tarafta olacağım. Bir daha bu insanların kılına bile zarar gelirse ben inşallah onların yanında olacağım…” Bir ara yine ekleme gereksinimi duyuyor: “Çok bilmiyorum bu çevreleri.”

Ah güzel kardeşim, bilmez miyim senin ne hissettiğini. Ben de ‘Eyüp’ muhitindenim ya… Bu güzel sözcükleri dillendiren insan yabancıladığı ‘insanlara’ hiç uzak değil aslında. Vicdanlı, namuslu insanlar hemen yanı başında. O, yanıbaşındakileri tanıyamasın diye örülüyor bütün o yüksek ve kalın duvarlar, özenle. İnatla. Vurdumduymazlıkla. Acımasızca. Halk, halk olduğunu bilemesin, insan olduğunun, yurttaş olduğunun farkına varamasın diye. Eşit olduğunu düşünmesin, kafası hiç karışmasın diye.

Böyle yazılar hep biraz naif gelir okuyana. Hele ki ayrışmanın, kamplaşmanın bu denli boğucu olduğu, aklı başında insanların nefesini kestiği zamanlarda. ‘Yahu biz nelerle uğraşıyoruz,’ ‘Ülke elden gidiyor sen bir türbanlıyı anlatıyorsun,’ ‘Kardeşim böyle kaç kişi var zannediyorsun,’ ‘Ne enayi herif bu be…’

Bilmiyorum kaç kişi olduklarını. Belki iki üç kişidir; belki sesini duyuramayan büyük kitleler vardır. Belki, yalnızca bir kişi. Ayrıca canım, enayilik de suç değil ya. Henüz!

Her ne değişecekse, koşullar dönüştüğü için olacak. Her birimiz, toplumsal varlıklarız. Başkaca bir niteliğimiz yok. Bizleri, diğer canlılardan ayıran, toplum içinde, onun tarafından yoğrularak yaşıyor oluşumuz. Verili koşullar içinde de olsa, tarihi biz değiştireceğiz! ‘Sol’ değerler değiştirecek. İnatla, eşitliği savunmak değiştirecek. Herkesin onuruyla, hak ettiği saygıyı görerek yaşaması umudu değiştirecek. Küçümsememek, adam yerine koymak, dinlemek, değiştirecek…

Ve inatla ve inatla ve inatla, ‘eşitlik’ için emek harcamak…

O bir dakikalık görüntüde konuşan yurttaş, toprağını ölesiye seven Hrant Dink’in güzel ruhuna huzur verecek sözcükleri bulabildiği için, yazdım bunları…

Yazı önerileri: Tanıl Bora’nın, Ümit Kıvanç’ın ve Tayfun Atay’ın yazıları; birincisi ve ikincisi

Okuyunuz. Satırlarındaki kasvet, kızgınlık, hüzün ve bilgi iyi gelecektir!