Gezi, 'gelecekten' haber verdi… (2)
G

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

 

murat sevinc kelleMURAT SEVİNÇ

Bir önceki yazıda, Gezi eylemlerinin niteliği konusunda bir başlangıç yapmaya çalışıp devam edeceğimi söylemiştim. Daha çok olup biteni anlamaya ve demokrasi cephesi tartışmasına kenarından katılmaya dönük bu yazıların bir görüş alışverişi olarak kabul edilmesini dilerim. Devam…

Evet, Gezi, ‘başlamadı’ ve dolayısıyla ‘bitmedi.’ Bir sürecin, yalnızca bir, ancak gösterişli bir aşamasıydı. Çağımızın, bizlerin yaşam süresi içindeki alışkanlıklarımızın, düşünce kalıplarımızın kaçınılmaz biçimde ne ölçüde değişeceğinin görünür hale gelmesiydi. Türkiye özelini bir yana bırakırsak, benzer tespitler büyük bunalımlar ve kitle ayaklanmaları yaşayan her demokratik toplum ve devlet için yapılabilir. Gezi’nin gelecekten verdiği ilk haberlerden biri ‘siyasal temsil’ ilişkisinin artık eskisi gibi olamayacağı idiyse bir diğeri, katı ‘merkezi’ idari yöntemlerle ve azgın kapitalist politikalarla fazla yol alınamayacağıydı.

Kuşkusuz üç, beş, on yıl gibi zaman aralıkları bizlerin yaşamında hayli uzun süreler. Ancak tarih için pek değil. Konuşurken, Fransa’da 1789 burjuva devrimi yaşanmasaydı 1848 işçi devrimleri olmazdı diyoruz demesine de, arada bir insan ömrü var! İngiltere’de oy hakkının genişlemesi neredeyse bir yüzyılı buldu. Ya da örneğin Kurtuluş Savaşı yalnızca üç yıl, devrimler süreci altı yedi yıl sürdü; buna mukabil olup bitenin ve devrimleri gerçekleştirenler, II. Mahmut döneminde başlayan büyük dönüşümün meyvesiydi.

Dönüşüm dönemlerinde, çalkantının konusu olan her bir unsur aynı biçimde ve aynı hızda değişmez. Neo-liberalizm belası can çekişirken, sınıflar ve sınıfları kesen kimlikler, cinsiyetler arası ilişkiler vs. yeniden şekilleniyor. Ancak bir önceki yazıda da vurgulamaya çalıştığım gibi, her memleket meşrebince yaşıyor. Örneğin Türkiye’deki işçi ve kadın katliamını düşünelim. Hukuksuz, azgın ve arsız kâr elde etme isteği her yıl binlerce işçinin ölümüne neden oluyor. Böylesine pervasız bir sermaye biriktirme karşısında toplumun diğer bileşenlerinin sağlıklı kalabilmesi mümkün mü?

Öte yandan, toplumsal/kültürel ilişkilerdeki dönüşüme paralel olarak iş güç sahibi, ayakları üzerinde duran, ‘itiraz eden kadın’ ile ‘eski olanın’ temsilcisi erkek (tek kelimeyle müesses nizamın sembolü) arasında çatışma yaşanmaması ihtimal dahilinde mi? Katledilen kadınların tamamı, boşanmak isteyen ya da birlikte olmayı reddeden insanlar. 2040 yılında bugünler, kadın özgürleşmesinin tarihi içinde anlatılacak.

Uzatmayayım, her dönüşüm şu ya da bu ölçüde dirençle karşılaşır. Direncin rengini, kokusunu, şeklini belirleyen ise toplumların özgün nitelikleri. O toplumlar da uzayda olmadığı için, karman çorman siyasal/sosyal ilişkiler ağı içinde serpilir.

Gezi, Türkiye’de eski olan her ne varsa sarstı. Siz bakmayın iktidarın rutin saçmalıklarına, muhalefet de ne tepki vereceğini şaşırdı. Çünkü binlerce insan Boğaz Köprüsünü yürüyerek geçti. Çünkü milyonlarca yurttaş sokağa döküldü. Çünkü Gezi Parkı’nda bir komün deneyimi yaşandı. Çünkü mizah büyük bir silah haline geldi. Herkesin bildiği şeyler…

Çarpıcıydı çünkü yeni ve dönüştürücüydü. Toplumdaki ‘birikimin’ niteliğini çıkardı ortaya. Peki, nasıl karşılandı, neler söylendi ilk aşamada? Yeni bir savaş karşısında elinde eski stratejilerinden başka bir şeyi olmayanlar ne söyleyebilirse, o kadar. Kimi Türkler’in “Kürtler Gezi’de yoktu” deyişleri ile kimi Kürtler’in “Bize ne orada olup bitenden” deyişleri eşit derece sığ olduğu için bunu bir kenara bırakıyorum. Yalnızca bir iki örnek. Örneğin birileri çıkıp ‘gezi partisi’ kurulsun deyiverdi. İşte ‘anlamamanın’ en çarpıcı örneği. Yepyeni bir harekete, iki yüz yıllık kurumsal öneri! Tabii Türkiye öyle bir ülke ki, anarşizm akımını benimsemiş olanlara önce parti kurdurup üç yıl sonra CHP ya da HDP ile birleştirirler.

Birileri de çıktı ve darbe girişiminden söz etti. Bana kalırsa darbe iddiası zırvasını, yalnızca iktidarın ‘bilinçli yönlendirmesi’ ile açıklamak yetersiz kalır. Anlamıyor olmaktan, şaşkınlık ve telaştan kaynaklanan tepkilerdi büyük ölçüde. Öyle bir tarihimiz var ki, kitlelerin sokağa çıkması ile askeri müdahaleye zemin hazırlandığı ihtimali, hemen birleştiriliyor. Tabii bu birleştirme, masum bir çabanın ürünü filan değil.

Gezi’de yeni bir yaşam formu denendi. Dindar olan ve olmayan birlikteydi. Biri namaz kıldırırken diğeri megafonu tuttu. İsteyen içti, isteyen ibadet etti. Şarkı türkü söylendi. Kitap okundu. İstanbul’un göbeğindeki küçücük bir yeşil alanda. Öyle bir manzara ki, hem etnik kimliklerin, farklı inançların bir arada olmasını hazmedemeyenleri hem de dinci yobazları çileden çıkardı.

Gezi Parkı’nda yaşanan deneyim ve özellikle park forumları, heyecan verici olmasının ötesinde, sonu gelen kurumları afişe etmesi açısından çok ama çok değerliydi. Katı üniter sistemlerin miadının dolduğunu gösterdi. Tek merkezden alınan kararların artık meşru kabul edilmeyeceğini gösterdi. Yurttaşlık için ‘katılımın’ ön şart olduğunu, olacağını gösterdi. Böyle bir çağda parlamentoların, karar vermek için bir araya gelmek zorunda olan ‘temsilcilerin’ ne denli gereksiz hale geldiğini gösterdi. Hiyerarşisiz örgütlenmenin yeni bir gelecek vaat ettiğini gösterdi. Barışçıl karşı çıkışların ve sivil itaatsizlik eylemlerinin olağanüstü gücünü gösterdi. Günümüz dünyasında örneğin bir ‘duran adam’ın, binlerce şiddet yanlısı eylemciden daha çok ses getirdiğini gösterdi.

Eh, Milli Görüş geleneği içinde yetişmiş ve bildikleri 1970’lerin insan tavlama taktiklerinden ibaret olanlar ne tepki verirse, memleketin tepesindekiler de o tepkiyi verdi ve veriyor. Hatırlayın, hocaları Erbakan da yıllar önce Susurluk’a tepki gösteren yurttaşa “Gulu gulu dansı yapıyorlar” demişti. Tekrar edelim: Son derece doğal bu. Çünkü başka yol bilmiyorlar ve yeni olanı doğru bir biçimde algılayacak deneyim, öngörü ve bilgiden yoksunlar. Yoksun oldukları içindir ki, 2016 dünyasında, potansiyelini göstermiş bir toplumun her ferdini ‘dinci (pazarlamacı!) sadık seçmen’ haline getirmeye çalışıyorlar. Ya da gerçekleri ‘interneti yavaşlatarak’ gizleyebileceklerini düşünüyorlar. Çaresizlik böyle bir şey. Ve ne yazık ki şiddet tekelini elinde bulunduranların çaresizliği, çok can yakıcı…

Devam edecek…