
MİNEZ BAYÜLGEN
bayulgenminez@gmail.com
Türkiye’nin en önemli sinema etkinliklerinden Antalya Altın Portakal Film Festivali 1 Kasım’da çok tartışmalı bir şekilde sona erdi. Festival, 31 Mart’taki yerel seçimlerde CHP’ye geçen Antalya belediyesinin AKP’de olduğu yıllar boyunca çok sayıda yapıma uygulanan sansürle hatırlanıyor. Bu sene ‘öze dönüş’ temasıyla düzenlenen festival, jüri başkanı Zeki Demirkubuz’un konuşmasının yankılarıysa halen sinema çevrelerinde konuşulmaya devam ediyor. Evrensel ve Gazete Duvar yazarı, sinema eleştirmeni Şenay Aydemir ile festivali ve Türk sinemasını konuştuk.
Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde bir film neredeyse tüm ödülleri süpürdü. Bozkır adlı yapım 11 ödül kazandı. Eleştirmenler olarak festivaldeydiniz. Sizler Bozkır’a kaç puan vermiştiniz?
Eleştirmenlerin görüşüne ve yıldız değerlendirmelerine göre Bozkır’a biçilen puan düşüktü. Ben henüz izlemedim. Zaten Antalya’daki sorun bu değildi. Sorun jürinin bir filme bu kadar çok ödül vermesinde değil, tutumundaydı.
Ne yaptı jüri başkanı Zeki Demirkubuz ve diğer üyeler?
10 ödül verdikleri Bozkır filmine 11’inciyi de verecekler diye kural çiğnediler. Oysa kural netti. En İyi Film Ödülü ile En İyi İlk Film Ödülü aynı filme verilemez. Ama onlar verdi. Gece yarısı tüzüğü, kuralları hiçe saydılar ve festival yönetimini de hukuku çiğnemeye zorladılar.
Halen devam eden bir tartışma daha var. O da Bozkır’ın bu kadar çok ödül kazanmış olması. Festivallerde ‘bir filme birden fazla ödül verilemez’ diye bir kural var mı?
Hayır yok. Geçmişte de bazı filmlerin birçok ödül kazandığı festivaller oldu. 2004’te Uğur Yücel yönetmenliğindeki Yazı Tura, Antalya Film Festivali’nde 11 ödül kazanmıştı. Bir de 2006’da yönetmen Özer Kızıltan’ın Takva filmi yine Antalya’dan dokuz ödül almıştı. Yani jüri bir filme kurallar çerçevesinde istediği kadar ödül verebilir. Bazı festivaller ise tersini yapar. Örneğin Cannes’da her filme tek ödül kuralı vardır. Jüri bunu sevmese de gece yarısı kural değiştirmeye kalkmaz.

Jüride yazar Latife Tekin, oyuncu Şebnem Bozoklu, oyuncu Mert Fırat ve görüntü yönetmeni Emre Erkmen de var. Bozkır’ı neden sadece Zeki Demirkubuz ödüle boğmuş gibi eleştiriliyor? Sizce bu adil mi?
Değil ama Demirkubuz’un bir temsiliyeti var. Bir siyasi parti gibi düşünün bunu. Pek çok milletvekili arasında partinin başkanı sizsiniz. Jüri başkanlığı da bu tarz bir ağırlıktır. Kaldı ki zaten Demirkubuz dışında bu isimler çıkıp itiraz etmedi.
O halde Demirkubuz neden hedefe konuyor?
İki nedeni var. Birisi jüri başkanı olması, ikincisi bizzat kendisi yani Zeki Demirkubuz olması. Başka biri başkan olsaydı bu kadar ses çıkmazdı belki. Demirkubuz’un aslında bir şey söylerken neyi vurguladığı, festivallere olan tavrının ne olduğunu kestirmek daha kolay çünkü.
‘Demirkubuz kariyeri boyunca baskılar hakkında konuşmadı’

Biz kestiremiyoruz. Demirkubuz’un yaptığı konuşma kimi sinema çevrelerini çok öfkelendirdi. Niye?
Üslubu çok sıkıntılıydı. Konuşmasında ‘hükümetin sinema üzerinde baskı kurması’ gibi sözler kullandı. Bir jüri bunları söylüyorsa önce bu baskıları takır takır anlatacak. Hele ki kariyeriniz boyunca bir kere olsun sinema üzerindeki baskılar hakkında tek kelime etmemişseniz, yok öyle iki cümle kurarak, sinemaya yeni başlamış üç beş tane yönetmene abanmak. Bu haksızlıktır.
Konuşmasındaki, “Muhalif olduğunu söyleyen bazı güruhlar tarafından ucuz eleştirinin…” sözlerini kimlere söyledi yani?
Festivalde izlediği ve muhalif olduğunu düşündüğü birkaç filmi eleştiriyor sanırım. Bu filmler kötü olabilir, bunu söyleyebilirsiniz. Ancak ‘devletin sinemayı ehlileştirme çabalarını’ iki cümle ile geçiştirip sinemacılara yüklenemezsiniz. Şayet geçiştirecekseniz, o cümleleri o konuşmadan çıkaracaksınız. Herkes biliyor ki kendisi bu konularla, sinema üzerindeki dertlerle yakından ilgili bir isim değil.
İğneleyici sözler kullandı. Belli ki sinema çevrelerini eleştirdi. Demirkubuz’un öfkesini 2012’deki ‘Yeraltı’ filmine bağlayanlar var. Nedir ‘Yeraltı’ meselesi?
Aslında bir şey yok. ‘Yeraltı’ o yılki Adana Film Festivali’ne katıldı. Yarıştı ve büyük ödülü kazanmadı. Bu kadar.
Demirkubuz ne yaptı sonra?
“Ben bir daha ulusal yarışmalara katılmayacağım” dedi ve o günden beri filmlerini festivallere yollamıyor. Bence o yıl hem ‘Yeraltı’ hem de Yeşim Ustaoğlu’nun ‘Araf’ adlı filmi ödül almalıydı. Ancak jüri böyle düşünmedi. Festivaller böyledir.
Peki, bu yıl jüri tek bir filme bu kadar ödülü neden verdi sizce?
Bence diğer filmleri cezalandırmak için. Bunu yaparken de bu filmi bir araç haline dönüştürdü. Festivalde yarışmış diğer filmlere “O kadar kötüsünüz ki” demek istediler belki de kim bilir. Aynı zamanda geçmiş festivalleri, oradaki jürileri de eleştirdi açıklamasında. ‘Bozkır’ın iyi bir film olup olmamasının bu noktada önemi kalmadı bence. Jüri kendi görüşünü ispatlamak için bu filmi araçsallaştırdı diye düşünüyorum.
Jüri, Bozkır için “Biraz daha sürseydi hayatın anlamını bulacaktık” diyor. Film bu etkiyi geniş kitleler üzerinde bırakabilecek mi?
Çok zor. Bakın, film daha vizyona girmedi, seyircinin ve bütün eleştirmenlerin önüne çıkmadı. Siz beklentiyi ‘hayatın anlamını neredeyse buluyorduk’ noktasına getirirseniz filmin bundan sonraki yolculuğunu zora sokarsınız. Zaten sektörde dolaşan kulise göre ‘Bozkır’ filminin ekibi de bu kadar çok göz ününe çıkarılmış olmaktan rahatsız olmuş.
‘Türk sineması ciddi bir krizde’

Peki festivalde Bozkır dışında çoğunluğun beğendiği başka bir film oldu mu?
Hayır o da yoktu. Bu krizdeyken de çok zor. Bakın festivallerde yılın en iyi filmi ödüllendirilmez. Önünüze konan 10 film arasından en iyisini seçersiniz. Bozkır, eylül ayındaki Adana Film Festivali’nde ön jüriden bile geçememişti mesala.
Adana Film Festivali’ndeki ön jüriye göre ‘Bozkır’ festivalde bile yarışamayacak düzeyde. Antalya’daki jüriyse aynı filmi izleyince ‘neredeyse hayatın anlamını’ çözüyor. Biraz tuhaf değil mi?
Hayır tuhaf değil. Bunlar çok subjektif değerlendirmelerdir. ‘Bozkır’ın Adana’da ön jüriden bile geçememesi onu kötü film yapmaz. Tıpkı Antalya’da aldığı ödüller onu başyapıt yapmayacağı gibi… Jüri değerlendirmesinin objektif biçimi yoktur. Yani elinizde tik atacağınız bir liste yoktur filmleri izlerken. Şu olmuş, bu olmamış diye ilerlemezsiniz. Filmleri izlersiniz ve iyi bulduklarınızı seçersiniz o kadar.
Festivallerin çeşitli yönlerini eleştiriyoruz. Peki, buralara katılan diğer filmlerin kalitesi nasıldı?
Kendi adıma son birkaç yıldır festivallerde izlediğim yapımların genel ortalamasının çok düştüğünü söylemeliyim. Türkiye sineması son yıllarda ciddi krizde.
Niye? Özgün işler yapan yönetmenlerimiz yok mu?
Var hiç kuşku yok ki. Özellikle ilk filmlerini 2005’ten sonra çeken yönetmen kuşağının içinde çok önemli işlere imza atan isimler yer alıyor. Ancak onların da hem üretim hem de sanatsal anlamda devamlılık sıkıntıları yaşamaya başladığını görüyoruz. Son yıllarda ise kimi estetik arayışlar söz konusu olsa da büyük heyecanlar yaratacak işler görmek imkansız hale geldi. Belki dünyada da böyledir ama ben Türkiye sinemasının ciddi bir estetik ve entelektüel kriz içinde olduğunu düşünenlerdenim. Bunda memleketin son 15 yılındaki kültürel, ekonomik ve politik dönüşümlerin ortala çıkardığı durumun etkisi de var kuşkusuz.
İyi hikayeler de mi yazılamıyor sizce?
Hikaye problemi en büyük sorunlarımızdan. Bu dünyada da var. Ancak bizdeki çok yakıcı. Bu ülkede nasıl hikaye problemi yaşanır akıl alır gibi değil! İki ay önce düzenlenen Adana Altın Koza Film Festivali’nde en iyi film ödülünü kazanan Nuh Tepesi de, Antalya’daki Bozkır da aynı hikayeyi paylaşıyor. Antalya jürisi ödül verdiği film için “Ağacı, mezarı, hayatı izledik” güzellemesi yapıyor. Oysa ağaç da, mezar da, baba da, hayat da hepsi yirmi gün önce Adana’da en iyi film seçilen ‘Nuh Tepesi’nde mevcuttu. Jüri için bu hikaye çok yeni olabilir ama bizim gibi yıl boyu yerli yapımları izlemek zorunda kalanlar için ortada yeni bir durum yok. Taşra sıkıntısı, taşralı erkek halleri, baba-oğul hesaplaşmaları. Türkiye sineması, taşralı erkeğin dertlerinden, erkek çocuklarının babalarıyla olan sorunlarından, köy ve kasaba buhranlarından bir türlü kurtulamıyor.
‘Bizim sinema bir türlü kente gelemiyor’

Taşrayı anlatma trendi Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Bir Zamanlar Anadolu’da filmiyle mi başladı?
Aksine orada bitmeliydi. Çünkü ‘Bir Zamanlar Anadolu’da zirveydi. Ceylan bize zirveyi göstermişti zaten. Kaldı ki bugün çekilen hikayelerin toplumla ilgisi yok. Bugün bu ülkedeki erkeklik sorunu da böyle yaşanmıyor. Taşra krizi de… Kasabalılığa da böyle bakılmaz.
Sinemamızdaki taşra, kasaba hikayeleri gerçeği yansıtmıyor mu?
Yansıtmıyor. Bakın, memleketteki kasabalılık derdini ille de kasabaya giderek anlatamazsınız. Buradan toplumsal temsil inşa edemezsiniz. Kasabada yaşayan için kasabada yaşamının sizin düşündüğünüz kadar sıkıntısı, mutsuz yanları yoktur. Bunu eski bir kasabalı olarak anlatıyorum. Kasabalılık, insanı İstanbul gibi kentlerde rahatsız eder. Kaldı ki bu ülkenin 60 milyonu kentlerde yaşıyor. Bunun 30 milyonu kasabalıydı, kente geldi. Ve sen kentlerdeki kasabalılığı bir türlü göremiyorsun. Halen kasabaya gidiyorsun. Bizim sinema bir türlü kente gelemiyor.
Kent hikayeleri çekilmiyor mu?
Hayır. Kente geliyorsa da dönüyor dolaşıyor yine periferiye sıkışıyor. Ya da kişisel hikayelere odaklanıyor. O kadar. Taşrayı yapıyorsanız da kendinizi de içinizden çıkarıp ortaya koyacaksınız. Aynı anlatıda bu şekilde kalamazsınız.
Bu ne demek?
Zeki Demirkubuz’un ‘Yeraltı’ filmindeki gibi kendinizi adeta kusabiliyor, parçalarınızı ortalığa saçabiliyorsanız, Nuri Bilge Ceylan’ın ‘İklimler’indeki gibi kendi erkekliğinize çomak sokabiliyor, arızalarınızı kurcalayabiliyorsanız filmleriniz kıymetli olur. Hem bu yönetmenler gibi kendinizi açmıyorsunuz hem de onlar gibi olmak istiyorsunuz. Sanat biraz da kendinizi ortaya koyma işidir.
Yönetmenlerimiz edebiyat ve sinema gibi disiplinlerle kendilerini besliyorlar mı? Aynı hikayeye kaçmaları, kişisel birikimlerinin zayıflığından kaynaklanıyor olabilir mi?
Bu çok net. Edebiyat kısmını bilmiyorum ama geçenlerde artık usta sayılabilecek bir yönetmenle bu konuyu konuşuyorduk, yönetmenlerin bu eksikliğinin nedeninin çok az film izlemeleriyle alakalı olduğunu düşündüğümü söyledim. O da, “Aksine çok izliyorlar, kafaları karışıyor. Doğru filmleri izlemiyorlar” dedi.
‘Cem’in de Şahan’ın da devirleri bitiyor’

Peki seyircinin beklentisi ne sizce?
Komedi Türkiye sinemasının en güçlü damarıdır. O yüzden komediden gidelim. Bir kere seyircinin de bir doygunluğu var. İnsanlar aynı komediyi tekrar tekrar izlemek istemiyor. Şahan Gökbakar da, Cem Yılmaz da seyirciyi tek tipleştiriyor. İnsanlar bir taraftan artık bunlardan çok sıkılıyor ama bir yandan da sinemacıların kendilerine sundukları tek tip komediden dolayı paralize oluyor.
Cem Yılmaz da Şahan Gökbakar da sinemanın yıllardır en çok kazanan isimlerinden. Artık eskisi gibi gişe yapamıyorlar mı?
Hayır. ‘Recep İvedik 6’ en yüksek rakamı elde etti ama bu Gökbakar’ın kendi rekoru içinde ortalamasının altında kaldı. Cem Yılmaz’ın son filmi de beklentinin çok altında izlendi, seyircisi azaldı.
Yılmaz ve Gökbakar neden aynı hikayelerin devamını çekmekte bu kadar ısrarcı peki? Kaybetmekten korktukları ne?
İkisi de risk almıyor. Kolaycılık yapıyorlar ve korkuyorlar. Bu durum seyirciyi de tektipleştiriyor. Sinemacıyı da… Bakın Şahan Gökbakar çok yetenekli bir komedyen. Ancak ne vakit Recep İvedik dışında bir işe el atsa umduğu seyirciyi bulamıyor. Seyirci ondan durmadan Recep İvedik istiyor. Kayhan diye bir karakter yaratıyor örneğin seyirci yüz vermiyor. Bu aynı sadece seyirciyi değil, sinemacıyı da tektipleştiren bir kısır döngüye dönüşüyor böylecek.
Cem Yılmaz filmlerinde de mi aynı durum var?
Evet. ‘Gora’daki Arif tiplemesinin dışına çıkıp örneğin ‘Hokkabaz’ gibi bir film yaptığında 1 milyon 800 bin kişi izliyor. Bu rakam az mı Türkiye sineması için? Yılmaz için az geliyor. Dönüyor yeniden ‘Arif ve 216’nın hikayesine. Niye? İki milyon daha izlenmek için. Halbuki ‘Hokkabaz’ yolundan yürü git. Peki son filmi kaç gişe yaptı? Gişe baskısı altında kendinizi tekrarladığınızda da seyirci sizin istediğiniz kadar olamıyor. Cem Yılmaz’ın sinema sevgisinden ve çabasından şüphem yok ancak bazen çok seyirci ve iyi film aynı anda olmuyor. Hatta çoğu zaman olmuyor maalesef.
O zaman her ikisinin de komedi dalında kaliteyi artırmaları şart. Beklentiniz nedir?
Artık yeni bir şey çıkabileceğini düşünmüyorum açıkçası. Çünkü artık dönemleri bitiyor. Geç kaldılar. Her ikisi de risk alarak Türkiye’nin Peter Sellers’ları olabilirlerdi ama hep daha çok gişe istediler.
Cem Yılmaz ve Şahan Gökbakar’ın neden devirlerinin geçtiğini düşünüyorsunuz?
Şahan daha ne kadar Recep İvedik oynayabilir? Cem Yılmaz daha kaç yıl Arif’i canlandırabilir? Buna ne yaşları, ne fiziki özellikleri el verir. İkisi de çok yetenekli ama ben ikisinin de artık kendi yaptıkları komedi türünden filmler izlediklerini düşünmüyorum.