MURAT SEVİNÇ
Gündemdeki değişiklik henüz resmen açıklanmadığı için, gazetelerde yer alan bölük pörçük bilgilerden hareketle doğru bir ‘teknik’ değerlendirme yapmak mümkün değil.
Üzerine konuşulan metin iki parti arasında gidip geliyor ve bu ‘hâl’ 12 Eylül dönemindeki ‘açıklığı’ fazlasıyla andırıyor.
İzin verildiğinde, izin verildiği kadar tartışılacak herhalde. Tabii bakmayın ‘tartışma’ dediğime, aklıma başka sözcük gelmediği için kullanıyorum.
Çoklukla tek ses duyulacak (12 Eylül gibi), medya tarafından maniple edilecek (12 Eylül gibi), kamu kaynakları ‘Evet’ için seferber edilecek (12 Eylül gibi).
Bir de zarflar şeffaf olursa, tadından yenmez.
Bu durumda ve aşamada doğrudan ‘öneri’ hakkında yazmanın bir değeri kalmıyor. Aslına bakarsanız açıklandığında da değeri olmayacak da, mesleki saplantılar ve gerekliliğinden pek emin olamadığım mesleki sorumluluk nedeniyle, yazacağım, yazacağız.
Yoksa elbette olup bitenin teknik anayasa bilgisiyle hiçbir ilgisi yok.
Yine de elimizdeki verilerle, önerilmesi düşünülen değişikliklerin anayasa tarihimiz açısından ne anlama geldiğine yönelik iki kelam edilebilir.
Konuşulanlar, ‘hükümet şekli’ kavramı çerçevesinde ele alınabilir. Yürütme organının yeniden biçimlendirilmesi, devlet başkanı ile bakanların, yasama organının ve muhtelif kurumların ilişkilerinin bir kez daha kurulması söz konusu.
Buna mukabil, koşullar ve öneriler düşünüldüğünde, bu yalnızca bir hükümet biçimi değişikliği değil. Açıkça yeni bir siyasal düzen önerisi. Türkçesi, ‘Halihazırdaki anayasaya aykırılıkların tümünün, anayasanın değiştirilmesi yoluyla, anayasal hale getirilmesi.’
Daha da Türkçesi: ‘Ben vergi ödemek istemiyorum. Önümde iki yol var; ya her yurttaş gibi vergi ödeyeceğim ya da anayasa ve ilgili yasalarda ‘uygun’ değişiklikler yapılacak ki, vergi ödemekten kurtulayım.’
Şimdi yapılmak istenen böylesi bir çaba. Fiili hale hukuksallık tanımak. Ziyade olsun!
Tarihimizde benzer bir eğilim II. Abdülhamit devrinde yaşandı. Sultan, ilk anayasamız olan 1876 Anayasası’nın yapım aşamasına katılıp istediği gibi bir metnin çıkmasını sağladı, sürgün yetkisi veren ünlü 113. maddeye dayanarak önce anayasanın mimarlarını sürgüne gönderip tasfiye etti, ardından yine anayasanın bir hükmünden yararlanıp ‘tatile gönderdiği’ meclisi 30 yıl boyunca geri çağırmadı!
1908’de mecbur kaldı.
Sonrasında da (1914 sonrası) örneğin İttihat Terakki tamamen kendi çıkarına yönelik değişiklikler peşinde koşmuştu koşmasına ama 1909 anayasa değişiklikleri ardından sistemde ‘güçlü’ olan, her zaman parlamentoydu.
Bu nedenledir ki 1876’da adı ‘heyet’ olan meclis parlamento kanatlarına ‘meclis’ adı verildi.
Meclis üstünlüğü geleneği 1921 Anayasası’nda (Teşkilat-ı Esasiye) zirveye çıktı. 1921 Anayasası, Kurtuluş Savaşı verilirken hazırlanmıştı ve koşullara uygun olarak ‘meclis hükümeti’ sistemi kurmuştu.
Fransızların devrim yıllarının konvansiyonel sistemi gibi (1792-95).
Cumhuriyet’in ilk anayasası olan 1924 metni, parlamenter sistem ile meclis hükümeti sisteminin karmasıydı. Çünkü bu dönemde meclis üstünlüğü sisteminin etkisi halen sürüyordu.
1924 Anayasasını kabul eden II. Meclis’ti ve rejim muhalifleri büyük ölçüde tasfiye edilmişti. Vekillerin çoğu Mustafa Kemal’in tercih ettiği isimlerdi.
Buna karşın ulusun temsilcileri kendi yetkilerine ‘sahip çıktı’ ve Cumhuriyet’in kurucusunun talep ettiği bazı yetkilerin verilmesini ‘reddetti.’
Şöyle ki: 1924 Anayasası’nın ‘tasarısında,’ cumhurbaşkanının Meclis ve millete bildirmesi koşuluyla seçimleri yenileme kararı verebileceği kuralı yer alıyordu. Parlamento söz konusu talebe şiddetle karşı çıktı.
Maddenin görüşülmesi esnasında, önerinin yeni baştan düzenlenmesi teklifi dahi kabul görmedi ve hakkını/gücünü korumaya kararlı milletvekilleri söz konusu düzenlemeyi iki kabul, iki çekimsere karşı 126 oyla reddetti.
Tutanaklarda yer alan sayfalar dolusu itirazlar, ulusun temsilcilerinin Mustafa Kemal’in büyük saygı gören kişiliğine rağmen yetkilerine nasıl sahip çıktığını ve egemenlik yetkisini kullanmakta sergiledikleri kıskançlığı gösteriyor.
Demek ki o dönemde büyük ölçüde Mustafa Kemal’in belirlediği isimler, ulusun temsilcileri olduklarının farkında insanlardı. Tutanak dergilerinde geçen tartışmaların niteliğinden haberdar olsalar, günümüzün Karate Kit vekilleri ne düşünürdü acep.
Neyse ki çoğunluğu herhangi bir şey okumamanın konforuyla yaşıyor, böyle dertleri yok!
1924 Anayasasının ‘karma’ niteliği 1946’dan, özellikle 1950’den sonra kavgaya neden oldu.
Ancak burada da temel sorun yalnızca iki sistemin bir arada yer alması değil, dönemin ‘çoğunlukçu’ anlayışı ve Demokrat Parti’nin 1955’ten sonra giderek sertleşip 1957 seçimleri ardından zıvanadan çıkan haliydi.
Klasik parlamenter sistemi kuran Anayasa, 1961’de kabul edildi. Cumhurbaşkanının partisiyle bağı koparıldı, seçim dönemi ile TBMM seçimleri birbirinden ayrıldı ve yansızlığını sağlayacak hükümlere yer verildi.
Bu dönemde üç cumhurbaşkanı da asker olmasına karşın, hükümet ile ciddi herhangi bir çatışma yaşanmadı.
1982 Anayasası ise her ne kadar anayasa tarihimize aykırı biçimde yürütmeyi güçlendirse ve hatta yürütmenin siyasal sorumluluğu olmayan cumhurbaşkanı ayağını gereğinden çok yetkilendirse de, parlamenter sistemden vazgeçmedi.
Hatta dönemin dalkavukları Kenan Evren’e başkanlık sistemini de önermişti. Malumunuz, sonrasında Evren’in cenazesine katılmaktan imtina edenler paşalarını çok sever, evlerinde davetler verir, darbenin ne denli gerekli olduğunu anlatır ve tablolarını almak için kuyruğa girerlerdi.
Cezaevine giren yazar ve gazeteciler için ise ‘Onlar gazetecilik faaliyeti nedeniyle tutuklanmadılar’ derlerdi. Evet, aynen böyle diyorlardı!
Her neyse… Daha önce de yazmıştım, Kenen Evren yıllar sonra gazeteci Yavuz Donat ile söyleşisinde şunları söylüyordu. Kısaltarak: “ Dedim ki… Beni düşünmeyin… benim için yeni bir sistem getirmeyin… zira benden sonra ne olur bilemem… Öyle ya, biri gelir diktatör olur… Onun için bu konuyu benim dışımda düşünün.”
Görüldüğü gibi 12 Eylül’ün katıksız faşist cunta lideri Kenan Evren, başkanlık sisteminin diktatörlüğe neden olacağını düşünüyordu.
Güler misin ağlar mısın! Hem o günkü hem şu anki halimize…
Bugün düşünülen anayasa değişikliği, 12 Eylülcülerin dahi cesaret edemediği bir sistemi öngörüyor.
Eğer kabul edilirse, anayasa tarihimize, anayasal geleneklerimize tamamen ters düşen bir ‘rejime’ geçeceğiz. Ayrıca söz konusu geçiş, hiçbir ‘anayasal’ sorunumuzun çözümüne yönelik değil. Bunu da herkes görüyor ve biliyor.
Artık nefes almakta dahi zorlanan akciğer kanseri bir hastaya aspirin tedavisine başlayıp onun da bayatını vermek gibi bir şey bu.
Çünkü hastanenin başhekimi öyle istiyor ve çevresindeki herkes ama herkes, bayat aspirinin yararlarına inanmasalar da inanmış gibi yapıp bizleri ikna etmeye çalışıyor.
Bir yanda da başhekim, hastane içi ve dışı faaliyetlerde bilimin değil, Tanrı’nın kurallarıyla hareket edilmesi gerektiğini ilan ediyor.
Henüz ölüm riski taşımayan hastalar ise acı çekenlere bakıp ‘o aspirini alsalar böyle olmazdı’ diyor!
Anayasa/hukuk konularına devam etmek iyi olabilir…