Futbol, bir oyun olmaktan çoktan çıktı.
Tribünler, toplumun en karanlık reflekslerinin prova alanına dönüştürüldü.
Bursaspor tribünlerinden Leylâ Zana’ya yönelik yükseltilen nefreti; geçmişte aynı dilin, aynı kinin dilinden dökülen ve katliamları meşrulaştıran tribün eylemlerini hatırlamaya vesile olarak daha geniş perspektiften yorumlamalıyız.
Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından stadyumlarda açılan “Hepimiz Ogün Samast’ız” pankartları hafızalarda duruyor. Cinayetin faili, tribünde alkışlandı. Mağdurun adı ise küfürle, suskunlukla silindi.
Roboski’den Suruç’a, Ankara Garı’ndan başka acılara katliamların ardından tribünlerden yükselen milliyetçi sloganlar, yasın yerini alan gürültü; ölülerin, kayıpların kimliğine göre değer biçen nefret iklimini besledi. Tribün, burada da devreye girdi. Yas tutmak yerine intikam dili üretildi. Bugün her köşede can alan ‘şiddet kültürü’ böyle böyle sokağa indi.
Leyla Zana’ya edilen küfür, bir toplum halinin özeti aslında. Kadın hakemlerin maruz kaldığı cinsiyetçi küfürlerle, kadın sporcuların bedenlerinin hedef alınmasıyla son derece uyumlu. Bu nedenle bazı siyasetçilerin; belki de kendi partilerinden kadınların da güvenliği için kendilerini iştahlandıran eylemleri alkışlamak ve tabanlarına oynamak yerine şiddete, kötülüğe, ayrımcılığa karşı duruşlarıyla hafıza ve kavrayış sorumluluklarını hatırlamaları gerekli.
Kadınlara, LGBTİ+’lara, Kürtlere, Alevilere, muhaliflere, sokaktaki tüm canlılara, masum ve mazlumlara, güçsüze dönük şiddetin prova alanı hâlâ tribünler. Tribün, erkekliğin sınandığı ve tahkim edildiği bir alan. Tribünlerde Leylâ Zana’yı hedef alan küfürler de Fenerbahçe kulübünün kaderini biçimleyen müdahaleler de Gezi Direnişi sürecinde “Çarşı herşeye karşı” sloganının kriminalize edilmesi, tribünlerin ya bastırılması ya da iktidar çizgisine çekilmesi, “Makbul taraftar / makbul olmayan taraftar” ayrımı gibi bütünlüklü bir çerçeveden okunmalı.